MIME-Version: 1.0 Content-Type: multipart/related; boundary="----=_NextPart_01C60C02.248B1380" This document is a Web archive file. If you are seeing this message, this means your browser or editor doesn't support Web archive files. For more information on the Web archive format, go to http://officeupdate.microsoft.com/office/webarchive.htm ------=_NextPart_01C60C02.248B1380 Content-Location: file:///C:/F84EB2C9/23GazeteKoseYazisi.htm Content-Transfer-Encoding: quoted-printable Content-Type: text/html; charset="us-ascii"
23 GAZETE (KÖŞE YAZIS=
I) :
1. =
“Merhaba” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
04;
Yıl: 8 Sayı: 356 ADANA, 05-11 KASIM 2003
2. =
“Akademisyen” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 8 Sayı: 358 ADANA, 19-25 KASIM 2003
3. =
“Yapabilmek yada Yapabilmemek” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 8 Sayı: 359 ADANA, 26 K=
ASIM
– 09 ARALIK 2003
4. =
“Victor Gomel” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 360 ADANA, 10-16 ARALIK 2003
5. =
“Çukurova Üniversitesinin 30. yılı ve
Sayın Prof. Dr. Erdal İNÖNÜ” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 361 ADANA, 17-23
ARALIK 2003
6. =
“Kararı Siz Verin” Akademisyen Gözüyle, =
SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 362 ADANA, 24-30 ARALIK 2003
7. =
“2004” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 363 ADANA, 31 ARALIK 2003 – 06 OCAK 2004
8. =
“Hekimler…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 364 ADANA, 07 – 13 OCAK 2004
9. =
“Burçin Bircan ve Uyuşturucu…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 365
ADANA, 14 – 20 OCAK 2004
10. =
“Aday…R=
21;
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 366
ADANA, 21 – 27 OCAK 2004
11. =
“Tarih İnti=
kam
Almak için Değil Ders Almak içindir…”
“Hercules MILLAS” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
04;
Yıl: 9 Sayı: 367 ADANA, 04 – 10 ŞUBAT 2004
12. =
“Kıssadan
Hisse…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yı=
;l:
9 Sayı: 368 ADANA, 11 – 17 ŞUBAT 2004
13. =
“Nihat
Restaurant…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 369 ADANA, 25 ŞUBAT – 02 MART 2004
14. =
“Pardon
Mösyö!...” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 370 ADANA, 03 – 09 MART 2004
15. =
“08 Mart Dü=
nya
Kadınlar Günü…” Akademisyen Gözüyle, S=
ES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 371 ADANA, 10 – 16 MART 2004
16. =
“28 Mart 2004 Ye=
rel
Seçimler…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
04;
Yıl: 9 Sayı: 372 ADANA, 17 – 23 MART 2004
17. =
“Vatan Sevgisi S=
adece
Nutuk’la Olmaz…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 373 ADANA, 24 – 30 MART 2004
18. =
“Adana’dan
Öyküler…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 374 ADANA, 31 MART – 06 NİS=
AN
2004
19. =
“Yağma yok,
kazanda ye…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 375 ADANA, 07 – 13 NİSAN 2004
20. =
“Bir yıld=
305;z
daha kaydı…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
04;
Yıl: 9 Sayı: 376 ADANA, 12 – 20 NİSAN 2004
21. =
“Yorumsuz…=
”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 377
ADANA, 21 – 27 NİSAN 2004
22. =
“El ele
verelim…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 378 ADANA, 28 NİSAN – 04 MAYIS 2004
23. =
“Değiş=
en bir
şey yok…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 379 ADANA, 05 – 11 MAYIS 2004
24. =
“Kanuni Sultan
Süleyman ve Medya…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 380 ADANA, 12 – 18 MAYIS 2004
25. =
“Bir avuç
hekim…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yı=
;l:
9 Sayı: 381 ADANA, 19 – 25 MAYIS 2004
26. =
“Ülkü
ADATEPE ve ATATÜRK… ve ben.” Akademisyen Gözüyle,
SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 382 ADANA, 26 MAYIS – 01
HAZİRAN 2004
27. =
“Sak Üst&uu=
ml;nde
Damdağan, Kaz Beline Vurmayı…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 383 ADANA, 31 M=
AYIS
– 08 HAZİRAN 2004
28. =
“Bu ne
çelişki Tanrım ! …” Akademisyen Gözü=
yle,
SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 384 ADANA, 09 – 15 HAZİ=
RAN
2004
29. =
“Üniversite=
Kanun
Tasarısı, ETİK ve BİAS…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 385 ADANA, 16
– 22 HAZİRAN 2004
30. =
“Kurumlar ve
İnsanlar …” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
4;
Yıl: 9 Sayı: 386 ADANA, 23 – 29 HAZİRAN 2004
31. =
“Onurlu İns=
anlar
ve Görev…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 387 ADANA, 30 HAZİRAN – 06 TEMMUZ 2004
32. =
“Kardeş
Kardeşi Yar’dan Atmış, Koşmuş Yar
Başında Tutmuş…” Akademisyen Gözüyle, =
SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 388 ADANA, 07 – 13 TEMMUZ 2004
33. =
“İğne =
ve
Çuvaldız…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 389 ADANA, 14 – 20 TEMMUZ 2004
34. =
“Lüküs
Hayat…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yı=
;l:
9 Sayı: 390 ADANA, 21 – 27 TEMMUZ 2004
35. =
“Söyleyecek=
lerim
Hatal Değil…” –I– Akademisyen Gözüyl=
e,
SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 391 ADANA, 28 TEMMUZ – 03 AĞUSTOS =
2004
36. =
“Söyleyecek=
lerim
Hatal Değil…” –II– Akademisyen Gözüy=
le,
SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 392 ADANA, 04 – 10 AĞUSTOS 2004
37. =
“Üniversite=
ler…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 393
ADANA, 11 – 17 AĞU=
STOS
2004
38. =
“Ev Danası
Büyümez…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 394 ADANA, 18 – 24 AĞUSTOS 2004
39. =
“Transfer: Sporc=
u,
Bilim Adamı Hatta Politikacı…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 395 ADANA, 25 – 31 AĞUSTOS 2004
40. =
“Olgunken
Yaşlanıp Hantallaşmak…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 396 ADANA, 08 – 14 EYLÜL 2004
41. =
“Yazılı
İmtihanla Futbolcu Almak…” Akademisyen Gözüyle, =
SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 397 ADANA, 15 – 21 EYLÜL 2004
42. =
“Yurtdı#=
1;ı
Yayın…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 398 ADANA,
22 – 28 EYLÜL 2004
43. =
“Cyrano De
Bergerac…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 9 Sayı: 399 ADANA,
29 EYLÜL – 05 EKİM 2004
44. =
“Hiç
Konuşanla Yapan Bir Olur mu ?…” Akademisyen Gözü=
yle,
SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 400 ADANA, 06 – 12 EKİM 2004
45. =
“Adanalıl=
305;k
Ruhu…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yı=
l: 9
Sayı: 401 ADANA, 13 R=
11; 19
EKİM 2004
46. =
“Bir Yabancı
Gözü ile Anadolu İnsanı…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 402 ADANA, 20 – 26 EKİM 2004
47. =
“Ramazan…&=
#8221;
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 403
ADANA, 27 EKİM – 09
KASIM 2004
48. =
“10 Kasım,
Atatürk ve Safiye Ayla…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 404 ADANA, 10 – 23 KASIM 2004
49. =
“Padişah An=
neleri…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 405
ADANA, 24 – 30 KASIM 20=
04
50. =
“Jacques Chirac&=
#8230;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 9 Sayı: 406
ADANA, 08 – 14 ARALIK 2=
004
51. =
“Milletvekili=
230;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 407
ADANA, 15 – 21 ARALIK 2=
004
52. =
“Zafer Değil Ama Büyük İş
Başardın Sayın Başbakanım…” Akademi=
syen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 408 ADANA, 29 ARALIK 2004 – 04 OCAK 200=
5
53. =
“Yeni Paramız…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 409 ADANA, 05 – 11 OCAK 2005
54. =
“Sosyal Demokrat=
lar,
Silkinme Vakti Geldi…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 410 ADANA, 12 – 18 OCAK 2005
55. =
“Yargıs=
5;z
İnfaz…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 10 Sayı: 411 ADANA, <=
/span>19
– 25 OCAK 2005
56. =
“Çift&cce=
dil;iler
ve Sayın Murat KARAYALÇIN…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 412 ADANA, 02 – 08 ŞUBAT 2005
57. =
“Sağlık
Bakanlığı ve Tüp Bebek…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 413 ADANA, 09 – 15 ŞUBAT 2005
58. =
“Viyana Kafeleri=
…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 414
ADANA, 16 – 22 ŞUB=
AT 2005
59. =
“Bize Ne Oldu ?&=
#8230;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 415
ADANA, 23 ŞUBAT – =
01 MART
2005
60. =
“Beni Türk
Hekimlerine Emanet Ediniz… ATATÜRK.” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 416 ADANA, 02 – 08 MART 2005
61. =
“İktidar Ol=
mak
Zor, Muhalefet Olmak Kolay mı ?…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 417 ADANA, 09 – 15 MART 2005
62. =
“18 Mart…&=
#8221;
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 418
ADANA, 16 – 22 MART 200=
5
63. =
“Töre…=
;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 419
ADANA, 23 – 29 MART 200=
5
64. =
“Ah Şu
Gençlik…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
4;
Yıl: 10 Sayı: 420 ADANA, <=
/span>30
MART – 05 NİSAN 2005
65. =
“Siyaset Nereye
Gidiyor ?…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 10 Sayı: 421 ADANA, <=
/span>06
– 12 NİSAN 2005
66. =
“Kadın
Hastalıkları ve Doğum Kliniği…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 422 ADANA, 13 – 19 NİSAN 2005
67. =
“Atina Kongresi&=
#8230;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 423
ADANA, 20 – 26 NİS=
AN 2005
68. =
“Rıza Efend=
i 2
Ekmek 1 Süt…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
304;
Yıl: 10 Sayı: 424 ADANA, <=
/span>27
NİSAN – 03 MAYIS 2005
69. =
“Gerçek D=
ostluk…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 425
ADANA, 04 – 10 MAYIS 20=
05
70. =
“19 Mayıs=
8230;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 426
ADANA, 11 – 17 MAYIS 20=
05
71. =
“Kahramanmara=
51;
Sütçü İmam Üniversitesi…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 427 ADANA, 18 – 24 MAYIS 2005
72. =
“Kıyafet De=
vrimi…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 428
ADANA, 25 – 31 MAYIS 20=
05
73. =
“Altın Koza
Festivalinde Buluşalım…” Akademisyen Gözüyl=
e,
SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 429 ADANA, 01 – 07 HAZİRAN 2005
74. =
“Aldatırsa =
Beni
Karım…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 10 Sayı: 430 ADANA, <=
/span>15
– 21 HAZİRAN 2005
75. =
“Emaneti
Bırakanlar ve Biz…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 431 ADANA, 24 – 28 HAZİRAN 2005
76. =
“Öğren=
cilerin
Önünü Açalım…” Akademisyen
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 432 ADANA, 04 – 10 TEMMUZ 2005
77. =
“Terör̷=
0;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 433
ADANA, 11 – 17 TEMMUZ 2=
005
78. =
“Bakalım,
Görelim ve Kavrayalım…” Akademisyen Gözüyle,
SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 434 ADANA, 25 TEMMUZ – 01 AĞUSTOS =
2005
79. =
“Barış=
a ve
Sevgiye Yardım Eden Herkese Destek Olalım…” Akademisy=
en
Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 437 ADANA, 29 AĞUSTOS– 04 EYLÜ=
;L 2005
80. =
“Etik ve Yasa=
230;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 438
ADANA, 05–11 EYLÜL=
2005
81. =
“Şef Seatle=
…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 439
ADANA, 12–18 EYLÜL=
2005
82. =
“Hastane
Kapılarında…” Akademisyen Gözüyle, SES
GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 440 ADANA, 19–25 EYLÜL 2005
83. =
“Hayırsever=
lik…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 441
ADANA, 26 EYLÜL–02=
EKİM
2005
84. =
“Gerçekle=
rden
Korkmayalım…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETES=
304;
Yıl: 10 Sayı: 442 ADANA, <=
/span>03–09
EKİM 2005
85. =
“Hakemlik Kolay
Değil…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ
Yıl: 10 Sayı: 443 ADANA, <=
/span>10–16
EKİM 2005
86. =
“Tarih 03 Ekim 2=
005…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 444
ADANA, 17–23 EKİM =
2005
87. =
“Yaralı Asl=
an…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 445
ADANA, 24–30 EKİM =
2005
88. =
“Yorumsuz…=
”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 446
ADANA, 31 EKİM–13 =
KASIM
2005
89. =
“Eğitimin M=
illeti
Yoktur…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Y=
5;l:
10 Sayı: 447 ADANA, 14=
8211;20
KASIM 2005
90. =
“Atlar ve Balkar=
oğlu…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 448
ADANA, 21–27 KASIM 2005=
91. =
“Teşekk&uum=
l;rler
Sayın Aytaç DURAK…” Akademisyen Gözüyle, =
SES
GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 449 ADANA, 28 KASIM–04 ARALIK 2005
92. =
“Bakan Eşi =
Olmak…”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 10 Sayı: 450
ADANA, 05–11 ARALIK 200=
5
93. =
“G.W.F. Hegel=
230;”
Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 11 Sayı: 451
ADANA, 19–25 ARALIK 200=
5
94. = “Sayın A= 86;AR Gümbür Gümbür Geliyor…” Akademisyen Gözüyle, SES GAZETESİ Yıl: 11 Sayı: 452 ADANA, 26 ARALIK 2005–01 OCAK 2006<= o:p>
001 SES GAZET=
ESİ
YIL 8 SAYI 356 5-11 KASIM 200=
3
Merhaba…=
;
Hayat&= #305;m boyunca hep bir gazetede köşe yazarı olmak istedim. Gençliğimde Çetin ALTAN ve Hasan PULUR’u okudukça hep moralim bozulurdu. Sonunda hiçbir zaman onlar= 05; geçemeyeceğime karar verdim. Son yıllarda bir de bu bilge yazarlara Serdar TURGUT, Bekir COŞKUN, Abbas GÜÇLÜ gi= bi yazarlar katıldı, moralim daha da bozuldu.
Hep = 351;unu düşünürüm…&= nbsp; Bu yazarlarımızın geçmişi, günümüzü ve geleceğimizi bize bu denli göstermelerine karşın insanlarımız hala neden gerçeği göremezler, birçok saçma dogmalara inanırlar ? Haldun TANER’in dediği gibi : “Küçüklere emzik daya, büyüklere mevki-paye ki hakikati görmeyeler.”<= span style=3D'mso-spacerun:yes'> Peki mevki ve payesi olmayanlar ne= den görmez ? Ya okumuyorlar,= ya da okurken bu mükemmel yazarların her cümlesinin hangi sorumuza cevap olduğunu düşünmeden geçiştiriyorlar.<= /p>
Bana S= es Gazetesinden köşe yazarlığı teklif edildiğinde önce paniğe kapıldım. Sonra ülkemizdeki bu sayg= 05;n beyin ve kalemlerin belki erişemedikleri, düşünüp = de zaman bulup yazamadıkları, yazıp da anlatamadıkları demiyorum, henüz anlayacak olgunluğa erişemediklerimizi yazm= aya karar verdim. Beni okuyanlara bir şey söylemek istiyorum: Lü= tfen cüretimi mazur görün.
Ay= 5;’nın dokuz şiiri varmış, sekizi armut üstüne, kalan bir= i de armut ağacı. Ben de doktorum, hep mesleğimle ilgili konularda yazdım ve düşündüm. Ama takdir edersiniz ki mesleğim gereği insanı sadece basit hastalığı= ile değil, bir bütün olarak düşündüğümden birçok sosyal konuyu bilinçli bir şekilde öğrenmeye çalıştım.
1948 yılında Dünya Sağlık Teşkilatı’nın tarifine göre hastalık; fiziks= el, ruhsal ve sosyal açıdan iyi olmama hali. Öyleyse biz hekimler sadece fiziksel hastalıkları değil, insanların ruh yapıları ve sosyal konumlarını da anlamalı ve düzeltmeliyiz. Tüm bu gerçekler bana, olaylara bir de bu açılardan bakılmasının yararlı olacağını ve görüşlerimize ayrı bir boyut getireceğini düşündürdü ve yazmaya karar verd= im.
Bug&uu= ml;nkü yazım sadece yazma nedenimi açıklamak içindi. 01 Kasım 2003 tarihinde Şili’de yapılacak Uluslararas= 5; Kadın Hastalıkları ve Doğum Hekimleri Federasyonunun (F= IGO) kongresine katılmak ve genel kurulda Türkiye’yi temsil etmek göreviyle gidiyorum. Umarım hekimlik dışı yazabileceğim birçok yeni konuyla karşılaşırım ve görüşlerimi sizinle paylaşırım.
Tü= ;m köşe yazımı okuyanları saygıyla selamları= ;m. İnşallah yazılarım amacına ulaşır.
002 SES GAZET=
ESİ
YIL 8 SAYI 358 19-25 KASIM 2003
Akademisyen
Gözüyle…
Sevgil= i SES GAZETESİ yöneticileri benim yazdığım köş= eye “Akademisyen Gözüyle” adını lay= 05;k görmüşler. Aslında akademisyen kelimesi iddialı görünmesine karşın son derece basit bir yaklaşımı anlatır.
Yaz= 05; yazmaya ısınmadan bugün size “Akademi” adının nereden geldiğinden sö= ;z etmek istiyorum. M.Ö. 400’lü yıllarda yani aşağı-yukarı 2400 yıl önce Atina sokaklarında gördüğüm&uum= l;z gençlerin büyük bir çoğunluğu bilgi açlığı içindeydi ve bir dershaneden geliyordu.= O günkü öğretmenler son derece iyi niyetli olmalarına karşın olaylara dar bir açıdan bakıyorlardı. Öğrencilere bildiklerini anlatıp aynen öğrenmeleri= ni istiyorlar, kendi açılarından doğru bulduklarını herkesin de kabul etmesini istiyorlardı.
Oysa k= i, bilim bir okyanus gibidir. Günümüzde bile bilmeyen bir fincan, çok bilen ise bir sürahi kadar biliyordur. Fincandan bakın= ca sürahi çok büyük gibi görülür. Ama okyanustan bakıldığında ikisi de “vızık” yani bir hiçtir.
Sokrat= es bunun farkına varmış, bildiğini zannedenlere sorular sorarak kendi kendilerine bilmediklerini kabul ettirmiştir. Günümüzde de ince sorular sorarak aynı işi yapanla= ra “lafebesi” denir. Bu sözcük taaa Sokrates gününden gelmektedir. Zira o günlerde Sokrates’e lafebesi diyorlardı ve sora s= ora herkese bilmediğini yavaş yavaş doğurtup kanıtlama= sından bu ismi koymuşlardı.
Sokrat= es’in annesi ebe idi ve bu yöntemi annesinden öğrendiğine ina= nıyorlardı. Sokrates kısa boylu, oldukça çirkin, patlak gözl&uu= ml; bir kişiydi. Kendisine “at sineği” adını takmıştı. “Atina uyuyan bir at, ben de onu uyandı= rmaya çalışan at sineğiyim.” Derdi. Tüm öğrencileri kendisine hayrandı. Diğer öğretme= nler zaaflarını ortaya çıkardığı için biraz kızıyorlardı. O günlerde insanlar bir de falcılara inanırlardı. Delphi’deki bir falcıya, “Atina’daki en bilge kişi kimdir ?” diye sormuş= lar. Falcı da, Sokrates’in olduğunu söylemiş. Bu tespi= ti Sokrates’e söylediklerinde Sokrates çok gülmüş. Bilgisine çok güvendiği bir öğretmenle konuştuktan sonra “Falcı çok haklıymış, ben en azından hiç bilmediğimi biliyorum.” demiş.
Ve Sok= rates, öğrencileri hariç hiçbir yazılı eser bırakmadan, bilinen yargılamadan sonra ölüme mahkum edilmiş ve baldıran zehiri içerek intihar etmiştir.= p>
Ö= ğrencisi Eflatun bir kahramanın adının verildiği Akademia adl= 05; ormanda bir okul açmıştır. Bu okulda herkes bilmediğini bilir. Öğretmen o güne kadarki bilgileri ve deneyimi ile, öğrenciler ise henüz şartlanmamı#= 1; sonsuz hayal güçleriyle beraberce doğruyu sonsuza dek araştırmayı kural edinmişlerdir. O günden sonra bu tür sonsuza dek doğruyu aramak için araştırma yapılan okullara “akademi” ve bilmediğini bilen, bilgi açlığı içinde olan öğretmen ve öğrencilere “akademisyen” adı verilmiştir.<= /p>
Bu öyküden anlaşılacağı gibi akademisyen olmanın iki şartı vardır: 1) Bilmediğini bilmek, 2) Hayal gücüne sınır koymaksızın bilgi aramak.<= /p>
Bu iki şartı yerine getiren herkes akademisyendir. Akademisyen olman= 5;n en zor tarafı, kişinin bilmediğini kabul edebilmesidir. Akad= emik aşamanın en büyük şartı ise, kişilerin h= ayal gücüne ve düşüncelerine sınır koymamaktır. Pink Floyd, Duvar (The Wall) adlı albümünde “Hey öğretmen, çocukların hayal gücüne sınır koyma, serbest bırak..” (Hey Teacher Leave the K= ids Alone) demiştir.
Gö= ;rüldüğü gibi akademisyen olmak zor değildir. Olaylara akademisyen gözüyle bakmak ise hiçbir peşin fikre saplanmaksızın mümkün olduğu kadar doğruyu görebilmektir.
003 SES GAZET=
ESI YIL
8 SAYI 359 26 KASIM-09 ARALIK 2003
Yapabilmek ya=
da
yapabilmemek…
Bir şeyler yapmak kolay, ancak her nedense doğru bir şeyler yapm= ak, her zaman yanlış bir şeyler yapmaya oranla çok daha z= or olmuştur.Örneğin ; elli milyar lira kazanmak çok zor ama harcamak çok kol= ay, bir insanı yetiştirmek çok zor ama yok etmek bir kurş= un fiyatı kadar ucuz. Bir bıçak darbesi ile bir çok organı bir saniyede tahrip etmek kolay ama tamir etmek saatlerce sürer. İyi bir şeyler keşfederek unutulmaz olmak &ccedi= l;ok zor ama saygın bir kişiye suikast teşebbüsünde bulunarak, lanetlenerek ölümsüzleşmek çok kolay.=
Baz= 05; kişiler doğru yönde bir şey yapmakla, yanlış = bir şey yapmak arasındaki farkı kavrayamazlar. Çevrenize bakın ne kadar yanlış yapan kişi var ise, doğru ya= pma yeteneği olmadığındandır. Bu kişiler daima ya= pmak isteyenlere yapmak istediklerini yaptırmamakla bir şey yaptıklarını zannederler. Tanrı toplumu böyle kişilerden korusun.
Sö= ;zünü ettiğim kavram karmaşasına bir örnek vermek isterim : B= ir iş yerine yeni atanmış genç, herkes işe her gün saat 8’de gelirken o 10̵= 7;da gelir. Herkes 5’te giderken o 3’te gider. Son derece çalışkan, iyi giyimli, güven veren bu kişiyi müdür bir müddet süre sonra odasına çağırır ve sorar: “Neden diğer arkadaşlarından 2 saat geç gelip 2 saat erken gidiyorsun?<= /i>” Cevap: “Efendim, sabahları erken gelemiyorum bunu akşam erken gid= erek telafi etmek istiyorum” der.
Kı= ;saca doğru bir şeyler üretemeyenler, üretene engel olur, iyi= lik yapamayanlar kötülük yapar ve bu çelişkiyi sonsu= za dek uzatabilirsiniz.
Bug&uu= ml;n biraz kısa yazmak istedim çünkü sizlerle paylaşm= ak istediğim bir şeyler var.
Adana&= #8217;da deprem olduğunda biz hastanedeki tüm hastaları hemen bahçeye indirdik. Bildiğiniz gibi Balcalı Hastane’si ciddi hasar görmüştü. Ortalık sakinleşip hastaları tekrar kliniğe taşırken korkumuz çok büyüktü. Çünkü yatakları da indirmiştik. Onları tekrar yukarı aldığımızda toprak üzerinde kalmış olan = bu yataklarda, tetanos mikrobu gibi oksijensiz ortamda üreyebilen ve toprakta uzun yıllar canl= 5; kalabilen mikroplar da kliniğe taşınacaktı. Bu nedenle yatakları taşı= mak istemiyorduk. Hemen Yataş Bölge Müdürlüğü= ;ne telefon ettim ve onlara özellikle doğumdan sonra şartlar= 5;n bu tür mikropların üremesine çok elverişli olduğunu ve bu durumun hasta ölümlerine yol açabileceğini bu nedenle genel merkezle görüş&uu= ml;p kliniğe yatak göndermesini istedim. Yatakların ücretini, çok iyi tanıdığım hayır seven dostlardan kolayca, belli bir süreç içinde temin edebileceğimi söyledim.
Yata= 351; Bölge Müdürü, “40-50 yatak için bölge müdürlüğüne haber vermeye değmez, müsaad= e et ben hemen göndereyim” dedi ve altı saat için= de kliniğimize ihtiyacı olan tüm yataklar geldi.
O günkü çok sevgili sorumlu hemşiremiz Ayşe Demir yataklar konduktan sonra “Peki bunların çarşaf = ve yastıkları nerede ?” diye sormuş. Adamlar özür dileyip hemen onları da göndermiş.
Bu sözünü ettiğim kişi 18 Kasım 2003’de el= im bir trafik kazasında kaybettiğimiz sevgili dostum, büyük hayırsever Metin ALPAT idi. Bu gibi insanlar çok büyük şeyler yapıp sanki hiçbir şey yapmamış gibi davranan, h= atta teşekkür ettiğimizde mahcubiyet duyan şövalye ruhl= u kişilerdir. Kendisine Kliniğimiz ve Dekanlığımız adına gönderdiğimiz teşekkür mektupları karşısında o da böyle davrandı. Allah, Metin kardeşimizin mekanını cennet eylesin ve geride kalan ailesin= e ve tüm dostlarına sabır versin.
O yata= klarda yatan tüm hastalar adına kendisine teşekkür edip rahmet diliyorum. Eminim Tanrı da ona rahmet edecektir. Huzur içinde yatsın.
004 SES GAZET=
ESI YIL
9 SAYI 360 10-16 ARALIK 2003
Victor GOMEL&=
#8230;
Dr. Vi= ctor GOMEL, İzmir’de doğup İstanbul Tıp Fakültesi= ni bitirdikten sonra Kanada’ya yerleşmiş bir Türk doktoru. Yalnız biz değil bütün dünya onu Türk olarak tanır. Örneğin Kanada’nın en saygın bilim dergisi, Dr. GOMEL’le yaptığı röportajın bir yerinde şöyle yazmıştı: “Ne çelişki! Bir Türk doktoru ve emrinde çalışan üç Avustralyalı.” Avusturalya’lılar Anzak gününü kutlarken “Dr. GOMEL acaba bize Çanakkale’de ne işiniz vardı?” sorusunu sorar mı diye çekinirdik demişlerdi.
&n= bsp; Dr. Victor GOMEL, dünyada ilk tüp bebeği düşünenlerden biri ve Kanada’da 1982 yılında= ilk tüp bebeği yapan doktordur. Ayrıca laparoscopic cerrahi ve m= ikro cerrahiyi kuran kişidir. Yine aynı dergi kendisinden “süper star” diye bahsetmektedir.
&n= bsp; Dr. Victor GOMEL’in dünyanın her yerinde, yetiştirdiği öğrencileri vardır ve her biri ülkesinin en iyi doktoru= dur. Türkiye’deki öğrencileri de öyledir ve ömrünün yarısı dünyanın her yerinde konferans vermekle geçer. “En büyük zenginliğim öğrencilerimdir.” diyen Dr. GOMEL “Dünyanın en zengini benim.” diye gururlanır. Onu bu yılı= ;n başlarında Adana’ya Tıp Fakültesi 3. sın= 5;f öğrencilerinin yaptığı kongreye davet ettik. Kongre Irak savaşının başladığı günlerdeyd= i. O Kanada’dan geldi öğrencilere Atatürk hakkında ve Dünyada tıp hakkında konferans verdi. Masraflarını karşılamayı önerdiğimizde, “Sevgili öğrencile= re armağanımdır.” diyerek kabul etmedi. Ülkemizde Kadın Hastalıkları ve Doğum hekimliğinin dünya standartlarına ulaşmasında en büyük katkı Dr. Victor GOMEL’in dir.
&n= bsp; Birkaç yıl önce Fransa’ya davet edilerek, Fransız tıbbına katkıda bulunması istenmişti. Kaldığı bir yıl zarfında öylesine yararlı oldu ki Fransız Devleti kendisine Légion d’Honneur nişanının en yükseği olan Chevalier unvanın= 305; vermeyi kararlaştırdı ve 10 Aralık 2003 Çarşamba günü yapılacak törene tüm dünyadaki öğrenci ve dostlarını davet etti. Adana’dan da sayın hocam Prof. Dr. Nihat ARIDOĞAN ve ben bu törene katılmak için gidiyoruz. Kendisini öğrencilerim adına kutlayıp kucaklayacağım. Hepimiz onunla iftihar ediyoruz.
005 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 361 17-23 ARALIK 2003
Çukuro=
va
Üniversitesi’nin 30. Yılı ve Sayın Prof. Dr. Erdal
İNÖNÜ…
Ü= niversitemizin 30. kuruluş yılı kutlamalarına davet edilen Sayın Erdal İNÖNÜ, yaptığı konuşmada yalnı= ;z öğrencilere değil hepimize ders verdi. Bugün Sn. İ= NÖNÜ hakkında 1-2 öykümüzü ve verdiği dersten birkaç örneği tüm Adana halkıyla paylaşmak isterim.
1999 yılında Türk ve Yunanlı doğum hekimleri platformun= un Türkiye Başkanı ben, Yunanistan Başkanı Dr. Tchingounis idi ve her iki yönetim kurulu toplanarak 2 yılda bir verdiğimiz Soranos Barış Ödülü’nü = Sn. İNÖNÜ’ye ve Venizelos Vakfı Başkanına v= erme kararı aldı. Toplantı için Türk Hekimleri olarak Yunanistan’a gittik. Uçaktan indiğimizde Sn. İNÖNÜ’yü Büyükelçi ve Yunanl= 5; yetkililer karşıladı. Hepimiz gururlandık. Toplantı Atina’ya 7-8 saatlik uzaklıkta, ilk olimpiyatların yapıldığı Olimpia Köyünde idi. Sn. İNÖNÜ’yü diplomatik teammüllere göre özel bir vasıta ile götüreceklerdi. Polis kontrolü= nden çıkıp otobüse vardığımızda Sn. İNÖNÜ ve eşi Sevinç Hanım’ı otobüste bizi bekler bulduk. Sn. İNÖNÜ tüm ısrarlara rağmen, “Beni hekim dostlarım davet etti, = koşullar ne olursa olsun onlarla beraber giderim.” diyerek otobüs= te bizi beklemiş. O uzun otobüs yolculuğunu fıkralar anlatarak, tadı= na doyulmaz sohbetler ederek.tamamladık. Hayatımın en güzel yolculuklarından biriydi.
Sn. Er= dal İNÖNÜ’nün bilgeliği, vefası, dostlu= 7;u, samimiyeti ve alçakgönüllülüğü konusun= da kitaplara sığmaz öykü vardır. Örneğin Ad= ana konuşmasında: “Beni konuşma yapmak için öyle sık davet ediyorlar ki hayret ediyorum. Tabi hazırlanıp zevkle gidiyorum. Ama politikacıyken hep en kötü konuşan lider olarak ben gösterilirdim.= 221; demişti. Yine aynı konuşmasında: “Ankara Üniversitesinde Fizik Bölümünde asistan iken kurucumuz Alman Fizik Profesörü sınıfa geldiğinde çok şaşırdı. Asistan ve öğretim üyeleri, öğrencilerden daha çoktu ve sadece 2 öğrenci var= dı. Profesör sordu; neden fizik bölümüne rağbet yok ? Efendim dedik, herkes doktor, avukat, mühendis gibi bilinen meslekleri seçiyor. Bu nedenle fizik bölümüne rağbet az. Profesör : Öyleyse bölümün adını ‘= Fizik Mühendisliği’ o= larak değiştirelim dedi. Ertesi yıl sınıf tıklı= ;m tıklımdı.” diye anlatmıştı.
Sn. Er= dal İNÖNÜ’yü eşimle birlikte bir Cumartesi günü Ceylan Intercontinental Otelinde gördük. Bizi görünce hem çok sevindi hem de üzüldü. Çünkü bir toplantı için akşam Ankara̵= 7;ya gidecekti ve bizi ağırlayamayacaktı. Ancak sabah uyandığımızda eşi sayın Sevinç Han= 5;m bizi aradı ve evine davet etti. Çünkü Sn. İNÖNÜ bizi ağırlamak için sabah erken uçakla geri dönmüştü.
Sn. İNÖNÜ’nün yazılarını okumak, kendi= ni derste dinlemek ve özel sohbetlerinde onun engin bilgi ve görgüsünden yararlanmak başlı başına bir hayat tecrübesidir.
Sn. İNÖNÜ’yü davet edenlere sonsuz teşekkür ederim.
006 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 362 24-30 ARALIK 2003
Kararı S=
iz
Verin…
Her zaman olduğu gibi Sayın Ali KIRCA yine
mükemmel bir konuyu televizyonda ilgililerle tartıştı :
Eğitim Türkçe mi, Yabancı dilde mi olsun ?
Bu konuda karar vermek çok zor. Ancak ben size
başımdan geçen 2 öykü ve çevremde
gördüğüm bazı gerçeklerden söz etmek
istiyorum. Kararı siz verin…
Öykü 1 : Babam orta ta=
hsilini
Kastamonu Lisesinde yatılı olarak yaptıktan sonra İstan=
bul
Üniversitesi Tıp Fakültesinde Devlet bursuyla okuyup doktor
oldu. Tıp fakültesinin son sınıfında okurken
Dünya Sağlık Örgütünden üst düzey b=
ir
yetkiliyi İstanbul’da gezdirmekle görevlendirildi. Babam=
05;n
anlattığına göre: “Yetkili beni o kadar be=
7;endi
ki beraber çalışmak için İsviçre’=
ye
davet etti. Ancak yabancı dil şart olduğundan, orta
eğitimini İstanbul’da yabancı bir okulda tamamlayan bir
başka arkadaşım bu kadroya geçti ve
yükseldikçe yükseldi.” Ben kendimi bildim bileli babam he=
p bu
öyküyü anlattı ve benim yabancı dil öğre=
nmem
için elinden geleni yaptı.
Öykü 2 : 1976
yılında Üniversite bursuyla Londra Üniversitesine mezun=
iyet
sonrası eğitimi için gittim. Benimle birlikte bir de
Mısırlı hekim arkadaşım vardı. Ben iyi
İngilizce biliyordum ve çok kişi aksanı nedeniyle onu
anlamıyordu bile. İlk hafta birlikte 3 günlük Menopoz
Kursu’na gittik. Mısırlı arkadaşım her
konuşmayı anlamış, bense anlamakta büyük
güçlük çekmiştim. Bunun nedeni,
Mısırlı arkadaşım ülkesinde İngilizce
eğitim yapan Tıp Fakültesinden mezundu ve mesleki terminaloj=
iye
o öylesine yakındı ben öylesine uzaktım ki
anlayamadığımdan utandım ve hemen yabancılar
için Tıbbi Terimler kitabı alıp 2 ay sadece bu konuda
yoğun bir şekilde çalıştım.
Gerçek 1 : Yakın
çevrenize bakın. İmkanı olan herkes hatta eğitim
Türkçe olsun diye ısrar edenler dahil
çocuklarını hangi okula gönderiyor veya göndermek
için çaba sarf ediyor ?
Gerçek 2 : Gazete ilanlarına bakın. Hangi okuldan mezun olanlar ve hangi özelliklere sahip olanlar aranıyor ?
Gerçek 3 : Ülke i&c= cedil;i ve ülke dışı yabancı okuldan mezun olanlar Türkçelerini unutuyor ve daha mı az vatanperver oluyorlar = ?
Gerçek 4 : Neden beriki Türkiye’dekiler çocuklarına yabancı okulu önerirken öteki çocuklara farklı konuşuyorlar ?<= /span>
Gerçek 5 : Giessen T=
5;p
Fakültesi ve Avrupa Jinekoloji Derneği Başkanı Prof.
Künsel emekli olurken Almanya'da yetiştirdiği
öğrencileri Künsel adına Almanya'da bilimsel kongre
düzenledi. Dr. İbrahim Ürünsak gibi Türkiye’=
de
de yetiştirdiği öğrenciler olduğundan, dekanı=
mız
Prof. Dr. Erbuğ Keskin ve Prof. Dr. Atilla Tanyeli onur konuğu, b=
en
de konuşmacı olarak davet edilmiştim, kongre
katılanlarının tamamına yakını Alman
olmasına ve bilimsel konuşma yapan 30 kişi Alman Üniver=
sitelerinden
ve yalnız ben Türkiye’den olmama rağmen tüm kongr=
enin
resmi dili İngilizceydi, tartışmalar dahil tüm
konuşmalar İngilizce yapıldı.
007 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 363 31 ARALIK 2003 - 06 OCAK 2004
2004
2003 yılı bitiyor ve yarın 2004
yılına gireceğiz. Eski yılın bitmesi, yeni
yılın başlaması dünyanın her yerinde
büyük bir coşku ile karşılanır. Oysa ki her
geçen gün bizi ölüme bir parça daha
yaklaştırır. &nb=
sp;
Eksi sonsuzdan artı sonsuza giden zaman dilimi içerisinde
80-90 yıllık insan ömrü bir nokta bile değil.
Eğer takvim yaprakları şu an 2104 olsa hemen hemen hiçbi=
rimiz
yokuz. Oysaki güneş yine doğacak, mevsimler yine birbirini t=
akip
edecek. Belki sadece, eğer unutulmaz bir eser bırakmış =
isek
onunla adımızı sürdüreceğiz.
Dün Adana Tabip Odası Lokaline girerken
kapının sağ tarafında biraz eskimiş bir plaket
gördüm. “BU BİNA Sayın, AHMET
SAPMAZ TARAFINDAN 1968 YILINDA YAPTIRILMIŞTIR ve T.E.D. BEKİR SAP=
MAZ
TALEBE YURDUNA HİBE EDİLMİŞTİR.”
Sayın Ahmet SAPMAZ çok sevdiğim,
önünde saygı ile eğildiğim ve kendisinden ç=
ok
şey öğrendiğim, Adanalı deyimiyle “Delikanlı” bir adamd=
305;.
Bana o binanın öyküsünü anlatmıştı.=
Henüz Türk Eğitim Vakfı kurulmadan
önce bir grup öğrenci, Ahmet SAPMAZ Akbank yönetim
kurulunda iken yanına gelmiş, vatansever ve öğrenmeye
aç birçok kişinin çok sıkıntı
içinde eğitim yaptığından söz etmiş.
Sayın Ahmet SAPMAZ da Vehbi KOÇ ile görüşüp
gençlere nasıl yardım edebiliriz diye
düşünmüşler. Türk Eğitim Vakfı
kavramı ilk olarak o zaman oluşmaya başlamış.
Sayın SAPMAZ bu tür organizasyonların yavaş
yürüdüğünü düşünmüş =
ve
kendisi gecikmeden ağabeyi adına Adana’da ‘Bekir Sapmaz Öğre=
nci
Yurdu’nu’ yaptırmış. Yurdun kendi yokluğund=
a da
devam edebilmesi için gelir getirecek mülke ihtiyacı
olduğunu düşünüp şu anda Atatürk Caddesi=
nde
Adana Tabip Odası Lokalinin olduğu o muhteşem binayı
yaptırmıştır. Ben bu tabelayı her
gördüğümde bu öyküyü hatırları=
m ve
o tabelanın sonsuza dek bulunduğu yerde orijinal haliyle kalmas=
305;
için dua ederim. Hayırsever insanları yüreklendirmek
için bu tür eserler korunmalı ve bakımlı bir
şekilde yaşatılmalıdır.
Sayın Ahmet SAPMAZ’ın ülkemize
bıraktığı birçok eser vardır.
Örneğin; Güney Sanayi. Ancak en büyük eseri,
Genç Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlarına, giriş=
;imci
ve sanayici olabileceği felsefesi ve güvencesini kabul ettirmi=
51;
olmasıdır. Bugün Türkiye’nin tekstilde
dünyanın liderlerinden oluşunun temelinde Ahmet
SAPMAZ’ın koyduğu harç ve katkının pay=
5;
çok büyüktür. Umarım tekstille uğraşan=
lar
onu ölümsüzleştirecek bir şeyler yaparlar.
İleride fırsat buldukça
anlattığı ve dinleyenlerin düşündük&cced=
il;e
büyük dersler alabileceği öykülerden yazmak istiyo=
rum.
Adana Türkiye’nin hiçbir yerinde kolay kolay rastlanmayac=
ak
oranda büyük adam yetiştirmiştir. Adanalı olmak bir
ayrıcalıktır. Yaşamımın
⅔’ünü geçirdiğim bu yörede biraz
Adanalı olabildiysem ne mutlu bana.
2004 yılı tüm Adanalılara, tü=
;m
Türkiyelilere, tüm Dünya insanlarına ve doğada
yaşayan tüm canlılara mutluluk getirsin.
008 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 364 07-13 OCAK 2004
Hekimler̷=
0;
Hekim olmak için daha ilk öğretimde =
iyi
bir liseye gitmek amacıyla yaz tatili dahil kurslara gitmelisiniz. Yani
çocukluğunuzu yaşamayacaksınız…
Tıp fakültesini kazanmak için lise
yıllarında tüm boş zamanlarınızı öz=
el
dershanelerde geçireceksiniz. Yani ergenliğinizi
yaşamayacaksınız…
Tıp fakültesine girdiğinizde diğer
fakülte öğrencileri eğlenip, tatil yaparken siz
çalışacak ve gece nöbetler tutacaksınız. Ya=
ni
gençliğinizi yaşamayacaksınız…
Mezun olduğunuz andan itibaren ihtisas yapmak
için gerekli TUS sınavını kazanmak
zorundasınız. Diğer bir değişle mezuniyetinizin
tadını çıkaramadan yeniden öğrencilik
yılları başlayacak. Daha sonra zor bir asistanlık,
askerlik, mecburi hizmet ve 40 yaşlarında hekim olarak kabul edil=
meye
başlarsanız ne mutlu. Belki tüm bu nedenlerle hekimler zaman
zaman çocuk, zaman zaman gençlik özlemi içinde il=
eri yaşlarda
çılgınlıklar yapıyorlardır.
Hekim olduktan sonra önce bir vatandaş olar=
ak
ülkenin anayasa ve yasalarına bağlısınız. Mes=
lek
gereği özel yasalara, hekimliği düzenleyen
tüzüklere, tamimlere, yönetmeliklere, hastane kuralları=
na,
devlet memuru iseniz, memurluğu düzenleyen yasalara
bağlısınız. Hekimlik görevini tam yapabilmek
için araç, gereç ve yardımcılarını=
za
bağlısınız. Daha sonra da hasta ve yakınların=
ın
anlayışına bağlısınız. Örneğin;
Sayın Milletvekilimiz ve büyük hukukçu Uğur
AKSÖZ’ün ifade ettiği gibi “Hekim,
yardımcılarını çok iyi seçmeli,
seçmekle kalmamalı onları sürekli eğitmelidir. Z=
ira
yasalarımıza göre hekim, yardımcılarının
eyleminden sorumludur. Hekim araç ve gereçlerini, teknik
donanımını en iyi şekilde bakımlı ve faal ola=
rak
bulundurmak zorundadır. Zira yasalar, hekimin veya
yardımcılarının kullandığı aletlerin
hatasını hekime fatura etmektedir.” Hekimlerimizin =
ne
böyle bir yetkisi ne de araç-gereç tamir edecek zaman=
05;
ve becerisi vardır. Tüm bunlara karşılık hekimler
çok az para alırlar ve ailelerini geçindirmekte
zorlanırlar. Oysaki toplum çok kazanan birkaç hekimi
görüp tüm hekimlerin çok kazandığın=
05;
düşünür.
Hekim fedakardır. Bu fedakarlık, toplum
tarafından da istenir. Örneğin; gecenin bir yarısı
ağlamakta olan bebeğinin aç olduğunu
düşünen anne bakkala saat 02:00’de mama almak iç=
;in
gitse ve bakkalda kalkmasa herkes kadını suçlar, “Gündüz
aklın neredeydi ?” diye anneye yüklenilir. Fakat
ağlayan çocuk için saat 02:00’de bir hekim
uyandırılırsa (Tüm hekimler seve seve kalkar) hekimin k=
alkmayacağı
düşünülemez bile.
Annem, “40 doğum yaptıran şartl=
ar ne
olursa olsun cennete gider.” demişti. Bizler de hekimleri
dünyada rahat ettirmeliyiz.
009 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 365 14-20 OCAK 2004
Burçin=
Bircan
ve Uyuşturucu…
Zavallı kız doğanın kurbanı
oldu Acaba biz erişkinle=
rin bu
ölümde hiç mi suçu yok ?
Ergenlik sorumsuz çocukluktan
sorumluluklarının bilincinde erişkin hale geçiş
için geçen süredir. Aşağı yukarı 10
yaşında başlar ve 20 yaşında biter. Bu süre&c=
cedil;te
gençler ne çocuk yani sorumsuz ne büyük yani
sorumludur. Sevgili Burçin’inde serüveni 16 yaşı=
;nda
başlamış ve 20 yaşında bitmiş.
İnsanlar bir gece çocuk olarak yatıp
ertesi sabah erişkin olarak uyanmazlar. Olgunlaşmak bir
süreç ister ve bu biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak de=
vam
eder.
Amerika’da 15 yaşında her 4 gen&ccedi= l; kızdan biri cinsel ilişkiye başlamıştır. 18 yaşındaki her 4 genç kızdan biri en az bir kere gebe kalmıştır. Her 5 lise öğrencisinden biri sigara bağımlısıdır. Ve her 12 lise öğrencisind= en biri intihar girişiminde bulunmuştur. Tüm bu gerçekle= rin bilincinde olan ülkeler bu dönemdeki gençlere akılc= 305; yardım için sistemler oluşturmaktadır. Ancak hiçbiri tamamen başarılı olamamıştır. = Bu konuda dünyada en çok takdir edilen çalışmalar= dan biri Milli Eğitim Bakanlığı Sağlık Dairesi, Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı Genel Müdürlüğü ve Çukurova Üniversitesi Kadın Doğum Kliniğinin birlikte başlattığı çalışmadır ve= Adana’da I no’lu Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezi (AÇSAP) bu amaca yönelik kurulmuş, ergenlik dönemindeki gençlere hizmet aşkıyla dolu en bilinçli kurumdur. Bu kurum örnek alınarak Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun (UNFPA) büyük desteği il= e bu yıl 9 merkez daha kurulmuştur. Ve 20 yıl içinde ülkemizde erişemediğimiz genç kalmayacaktır. Amacımız ergenlik döneminin getireceği sorunlardan gençlerimizi korumak ve bir sorun getirmişse gençlerimiz= de ileride hiçbir leke bırakmayacak şekilde çözmektir. Sağlık Bakanlığı ve onun bu tür kuruluşlarının güvenli ilk çalışmalarının sonuçları şunlar= dır:
1)&n= bsp; Ergenlik dönemi gebeliklerde % 22 azalma,
2)
Ergenlik dönemi doğumlarda % 88
azalma,
3)
Uyuşturucu kullanımı,
ümitsizlik, depresyon ve intihar girişiminde % 50 azalma,
4)
Sağlık sorunlarında % 91 azal=
ma,
5)
Sağlıkla ilgili konularda %91
bilinçlenme,
6)
Koruyucu hekimlikte % 88 düzelme,
7)
Okula devamda % 30 artma
saptanmıştı= ;r.
&n= bsp; Olaylara bilimsel yaklaşım akılcı çözüm bulmak = pek kolay değil. Biz kliniğimizde ergenlik dönemindeki kişi= lere yardım amacıyla1989 yılında ergenlik kliniğini kur= duk. Ancak 15 senede bu kadarcık mesafe alabildik ve çok iyi yoldayız. Gönül isterdi ki bu tür girişim 50 sene önce başlamış olsun ve bu tür klinikler her yerde tüm gençlerin erişebileceği kadar çok olsun. Globalleşen dünyada çok yakın bir gelecekte Amerika’daki oranlar bizde de olacak. Yani hiç kimsenin çocuğu ayrıcalıklı değil. Sorun hepimizin kapısında. Bu nedenle sorunun bilincine varmış herkesi bilgi üretmeye ve yardıma davet ediyorum.
&n= bsp; İlkokuldan sonra ergenlik dönemindeki 6 yıl boyunca bir gencin 11.000 saati sınıfta öğretmenle, 14.000 saati televizyon karşısında geçiyor. Ailesi ile geçen süre= ise günde sadece 15-20 dakika ve bu da çoğu kez eğitim dışı konuşma. Çocuklarımızı neyin= eğittiği ortada. Yazılı ve görsel medyaya büyük görev düşüyor.
&n=
bsp; Ana
Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezi
Müdürü Sayın Rıfat KÖSE ve Müdür
Muavinleri Sayın Münip ÜSTÜNDAĞ, Sayın Uğ=
;ur
AYTAÇ, Milli Eğitim Bakanlığı Sağlık
Dairesi Başkanı Sayın İsmail KARATAŞ ve
yardımcısı Sayın Tanju ALTUNSU’ya ve Adana I
no’lu Ana Çocuk Sağlığı ve Aile
Planlaması Merkezinde çalışanlara sevgi, saygı ve
hürmetlerimle.
010 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 366 21-27 OCAK 2004
Aday…
Bugünlerde tüm yurtta belediye reis adaylar=
ı
belirlenecek. Bu vesile ile adaylıkla ilgili bir anım aklıma
geldi ve bunu sizinle paylaşmak istiyorum.
12 Eylül 1980’den sonra kurucu meclis
üyeleri belirlenecekti. Bir akşam Adana’da görevli sev=
gili
dostum Tümgeneral Kutlu SEKBAN Paşa ile beraberdik. Sohbet
sırasında Sayın Turgut YEĞENAĞA’dan söz
ettim. Parlamento tecrübesi vardı. Çok iyi bir aileden
geliyordu ve çok iyi bir eğitim yapmıştı.
Ayrıca hayal gücü, ileri
görüşlülüğü, bulunduğu topluma
hakimiyeti, genel kültürü ve mesleki bilgisi beni çok
etkilemişti.
Ertesi gün Adana Kulüp’te adaylık
için müracaat etmesini söyledim. Bana “Oktaycığım;
çocuklar daha genç, işlere ben bakıyorum. Üste=
lik
Ankara’da ev de yok. Kira ve birçok masraf…̶=
1;dedi.
Daha sonra ayrıldık. Akşam saat 21:30 civarı evin
kapısı çaldı, kapıyı eşim
açtı. Heyecanla “Oktay, Turgut abi geldi.”
dedi. Salona geçtik. Her zaman ki gibi elleri titriyordu. Sayın
Recai AKINCI, tavla oynarken “Abi sen zar tutuyorsun.”=
diye
şaka yapardı. O’da “Ben zarı doğru bile
tutamıyorum, zar tutmak nerde.” der ve gülerdik. Bir
gün tavlada zar atma sırası kendindeydi ve üç pu=
lu
vardı. Rakip oyuncunun iki pulu vardı. Rakip 2 – 1 bile atsa
oyunu alıyordu. Turgut ağabey her zamanki
şakacılığıyla “Vido diyoomm, vido diyoom=
8230;”
diye vido çekti. Oyunu kazanması için en az 4 – 4
atmalıydı. Tabi atamadı ve oyunu kaybetti. Daha sonra kendis=
ine
“Abi o durumda vido çekmek hatalı değil miydi ?=
”
diye sordum. Yüzüme gülerek baktı ve “Ya
kazansaydım, rakibin suratını görmeye değmez miydi=
?”
dedi. Gülüştük. Bu muziplik benim aklıma
gelmemişti.
Turgut ağabey ile hemen birer kadeh viski ald=
05;k.
Sonra bana döndü “=
Oktay sen gittikten sonra canım
çok sıkıldı. Nice yiğitler bu vatan için
canını verdi. Ben küçük hesap yaptım. Hizmet
için gün bugündür. Ben yarın müracaat
edeceğim.” dedi.
Ertesi sabah büyük eseri Çukurova
Elektriğe gittik. Sayın Süleyman İZGİ, Turgut
ağabeyin müracaat dilekçesini yazdı. Turgut ağab=
ey
daha sonra Kurucu Meclis Üyesi oldu. Meclisin en devamlı ve en
üretken üyesiydi.
Turgut ağabey seni çok özlüyoru=
z.
Daha Adana için yapacağın çok şeyler vardı=
;.
Ama inan çocuklarınız bıraktığınız
yerden devam ediyor. Huzur içinde uyu.
011 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 367 04-10 ŞUBAT 2004
Tarih İn=
tikam
Almak İçin Değil Ders Almak İçindir…
“Hercules MILLAS…”
Yıl 1960…
Robert College’de inşaat mühendisli=
287;i
bölümünde okuyorum. Sınıfımızda ç=
ok
tatlı bir mozaik var. Örneğin; iki tane üsteğmen, =
bir
tane interpolden polis, Ermeni, Rum, Yahudi…
Hayatımın en tatlı günleri orada
geçti. Değişik kültür ve disiplinlerden yeni yeni
şeyler öğreniyorum. Küçükken dar
çevremde öğrendiklerimle gerçekler öylesine
farklı ki birbirimize kardeşten öte bağlanıyoruz.
Yatılı okullardaki bu kardeşlik inanılmaz derecede
güçlü. Tüm yaşamımızda birbirimizi
özlüyoruz. O yıllarda okulda hayranlık duyduğum
kişilerden bir tanesi Hercules MILLAS. Allah kendisine birçok
yetenek vermiş. Ama bunlar içinde en önemlisi insanlara ol=
an
sevgisi insanlık için feda etmeyeceği hiçbir ş=
ey
yok. O yıllarda 400 metre ve 800 metre de Türkiye rekortmeni.
Çok iyi bir düşünür ve çok iyi bir yazar.
Hercules’e göre insanlar dil, din, ırk gibi hiçbir
sonradan olma kavramla ayrılmaz. O, kişileri sadece yürekler=
ine
göre ayırırdı. Bu nedenle kendisine çok derinden
hayranlık duyardık. Hoşgörüsü ve
affediciliği ve her koşulda insan sevgisi bizleri hep
etkilemiştir.
Hercules şu an tahmin ederim 63-64
yaşlarında. Yaşamının yarısı
Türkiye’de yarısı Yunanistan’da geçti.
Türkiye’den Yunanistan’a gidişi inanın çok
acı olmuştur. Çok eziyet çekti ve neredeyse kovular=
ak
gitti. Ama Hercules’in insanlık sevgisi ve Türk insanı=
na
olan aşkı hiç azalmadı.
İnşaat mühendisi olarak eğitimini
tamamladıktan sonra politik bilimler üzerine doktora yaptı. =
G.
SEFERIS, K. KAVAFIS gibi Yunanlı yazarların eserlerini
Türkçe’ye tercüme etti. 1991-1994
yılları arasında Ankara Üniversitesinde Modern Yunan
araştırmaları bölümü kurdu ve burada eği=
tmen
olarak çalıştı. Şu anda Rodos adasında
Üniversitede Türk Edebiyatı ve Tarihi dersini okutuyor. Ve
bütün yaşamını Türk-Yunan kardeşliğ=
inin
sonsuza dek sürmesine adamış.
Hayatımda ondan duyduğum ve hiç unutmayacağım ve dünyada herkesin bilmesini istediğim ve dünya barışına en büyük katkısı ola= cağına inandığım cümle şu: = &nb= sp; “TARİH İNTİKAM ALMAK İÇİN DEĞİL, DERS ALMAK İÇİNDİR.” <= o:p>
Geçmişteki insanların
hatalarının faturasını neden gelecekteki masum insanlar
ödesin ?
En son İngilizce olarak
yayınladığı “Do’s & Don’ts”
adlı kitabını daha iyi Türk-Yunan ilişkilerine
adamış ve hiç kimse gücenmesin diye de İngilizce
yazmıştır. Eğer müsaade alabilirsem kitabı
Türkçe’ye tercüme edeceğim.
Allah koşullar ne olursa olsun dünya
barışına katkıda bulunanları korusun.
012 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 368 11-17 ŞUBAT 2004
Kıssadan
Hisse…
Ü= ç kafadar arkadaş aylarca iş aramış, bulamamış. Aç ve çaresiz, karın tokluğuna çalışmaya razı, başlarını sokacak yerl= eri yok. Limanda dolaşırken gördükleri gemi kaptanına yaklaşıp yalvarmışlar: “Ne olur bize bir iş ve= r, para istemeyiz, karın tokluğuna çalışır, bir köşede birbirimize sokulur kimseyi rahatsız etmeden yatarız. Genciz, dürüstüz ama iş bulamadık.= i>” Kaptan sormuş: “Elinizden ne iş gelir?= 221; Uzun boylu ince olanı atılmış: “Valla aslında her i= 51;i yaparız ama benim bir özelliğim var, baktım mı uzağı görürüm.” Biraz kısa boylu sarışın olanı: “Ben de uzakları duyarım<= /b>.” diye ilave etmiş. Hafifçe toplu ve kısa boylu olanı i= se gülerek: “Kaptan Amca benim de hep canım sıkılır.” diye tamamlamış. Kaptan bu üç sıra dışı yetenekli ve sevimli gence: “Hemen gemiye gidin, yerleşin.” demiş. Bir gün korkunç bir sis bastırmış. 10 metre ilerisi görünmüyor ve gemi Çanakkale Boğazından yeni çıkmış. Kaptanın aklına hemen bu ü&cce= dil; genç gelmiş. Onları çağırtıp uzağı görene, “Bak bakalım ne görüyors= un?” diye sormuş. Uzağı gören, avuç içi yere dönük elini kaşlarının üzerine koyup eğilerek bakmış: “Kaptan Amca, buradan İran Şahının Sarayını görüyorum. Bahçesinde 3 – 4 yaşlarında bir kız çocuğu oynuyor. Şu anda kulağına bir sinek kondu= ve eliyle onu kovalıyor.” Ardından uzağı duy= an atlamış: “Kaptan Amca ben de sineğin vızıltısını duyuyorum.” Üçüncü ise gülerek kaptana dönmüş: “İşte Kaptan Amca… Bunlar sabahtan akşama kadar böyle. Bense ne görüyorum ne de duyuyorum, bunlar böyle yaptıkça sadece canım sıkılıyor.= 221; demiş.
&n= bsp; Yıllardır okumama, çalışmama ve deneyimime rağmen kendi konumda bile bildiğime inandıklarımın yanlış olabileceğini düşünüyorum ve daha çok ş= ;ey bilmem gerektiğine inanıyorum. Ama yakın çevrenize bakın. Bazı kişiler her konuyu öylesine biliyor ve ahkam kesiyor ki benim de canım sıkılıyor. Çok kiş= ;i insanların beynini okuyor, niyetlerini biliyor ve neyi ne amaçla yaptığını öylesine tahmin ediyor ve hatta bu geyik muhabbetinden para kazanıyor. Bu kişilerin yetenekleri karşısında saygıyla eğilmeli miyim, yoksa gülüp geçmeli miyim, henüz karar veremedim.
&n= bsp; Kıssa ilk paragrafta, yorumu ikincide, hisseyi de siz çıkarın.= p>
013 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 369 25 ŞUBAT - 02 MART 2004
Nihat
Restaurant…
Bu haf= ta İstanbul’dan gelen bir heyeti karşılamak için havaalanına gitmiştim. Hava muhalefeti nedeniyle biraz geç kalan uçağı beklemek için Nihat Restaurant’a çıktım. Uzun zamandır gitmiyordum. Oysa ki ne kay= 5;p… Eski günlerde haftada en az üç kere giderdik. Sadık ELİYEŞİL, Ahmet SAPMAZ, Turgut YEĞENAĞA gibi bilge kişiler, konu akşam yemeği olunca ilk akıllarına N= ihat gelirdi. Yemeklerinin olağanüstü mükemmel olması yanında gerçek bir sanat olan garsonluğun en güzel &o= uml;rnekleri oradaydı. Seviyeli, ne yaptığını bilen, hizmeti as= il bir sanat gibi sunan sanatkar insanlar… Nihat’ın yeri restaurant olmaktan öte bir Gurme’nin vazgeçemeyeceği yetenekleri ve bilgiyi tüm çalışanlarına öğreten bir okul hatta bir üniversite gibiydi. Tüm bu büyük özellikler yanında Adana kültürünü yaşatan ve tüm Türkiye’ye tanıtan örnek bir kuruluş olmuştur. Kaç defa büyük köşe yazarları; örneğin Hasan PULUR köşesinde örnek kuruluş olarak yer vermiş, o günkü İstanbul’daki restaurant’lara örnek göstermiştir. Günümüzde İstanbul Gurme’= ler için muhteşem bir yer ve bunda hiç şüphem yok = ki sevgili Nihat’ın önemli bir katkısı var.
Nihat&= #8217;ın yeri aynı zamanda seviyeli bir sohbet yeri ve geleneksel Adana muzipliğinin beşiği idi. Yüzlerce muhteşem şakadan ikisini sizinle paylaşmak istiyorum.
BİRİNCİSİ : Bir gece Nihat Restaurant’taki muhteşem yemekten sonra sevgili ağabeyim ve baba dostum Celal SERİN, Hüseyin AĞAGİL ile zamanın en iyi gece kulübü olan Divan Oteline (Şimdiki adı Mavi Sürmeli’dir.) geldik. Lokanta kapanınca Nihat’ta gelecekti ve geldi. Müziğin heyecanına kapılan Nihat, sanatçıyla oynamaya başladı ve Celal SERİN durmaksızın Nihat’= 05;n alnına para yapıştırdı. Kardeşim Nihat o kadar mutlu oldu ki bizi paça içmeye davet etti. Ancak çantasında hiç para kalmamıştı. Zira yapıştırılan tüm paralar onun çantasındandı. Gülerek döndü, “Helal olsun, gerçek dostlar cüzdanlarını ayrı tutmazlar beni onurlandırdınız.” diyerek hepimizi öpt&uu= ml;. Bu asil davranışı zaten bekliyorduk. Aksi halde böyle b= ir şaka yapılamazdı.
İKİNCİSİ
: Bir gün sevgili Nihat’ın arkadaşları
restaurant’a gelmişti. Kendi ifadesi: “Gelip oturdular. En pahal=
305;
şeyleri her zaman olduğu gibi bol bol ısmarladılar. Hat=
ta
başka masalara konfor bile gönderdiler. Hesap kabarık gelince
mızıkçılık yapacaklarını biliyordum.
Şef garson kibarca geldi ve abi seni istiyorlar dedi. Gittim. Bana Nih=
at’cığım
imkanlarımızı biliyorsun, biz bu hesabı nasıl
ödeyelim dediler. Bende bol keseden ısmarlamasaydınız
dedim. Sonra bana senet verdiler.” Ertesi gün Nihat Bey
bankaya gider ve banka memuruna, “Senedi zamanında tahsil edin, e=
287;er
ödemezlerse hemen protesto edin.” der. Biraz sonra yetki=
li
memuru gelir ve “Nihat Bey siz senedi verenleri tan=
5;yor
musunuz ?” diye sorar. Nihat Bey sert bir ifadeyle “Hayır,
asla acıma yok. Gereğinde hemen protesto edin.” der.
Memur sıkılarak senetteki tarihi gösterir. 02 Mayıs
2094…
Sevgili Nihat muhteşem yemekleri zarif insanlarla
sundun ve herkese en asil dostluk örneklerini verdin. Tanrı seni
korusun.
NOT: Öyküleri anlatmam i&cced=
il;in
verdiğin izine teşekkür ederim.
014 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 370 03-09 MART 2004
Pardon
Mösyö !
Beni tanıyanlar bilir. Bugüne kadar hiç kimsenin aleyhinde konuşmadım. Hatta konuşulan yerde bile hemen bir fırsat yaratıp kaçtım. Çok sevdiğim daha da öte saygı duyduğum Prof. Dr. Yunus EVLİCE ve Erbuğ KESK= 4;N gibi adalet duyguları gelişmiş arkadaşlarım hakl= 305; olarak beni tenkit ettiler. Nedeni de “İyi ile kötüyü ayırt etmemek, iyiye haksızlık değ= ;il mi?” diye sorarlar. Ancak annemin bana lise yılları= nda anlattığı öyküyü okuduğunuzda bana hak vereceksiniz. Annem çok bilge bir kadındı, sufiydi.
Fransa= , Almanya harbi sırasında Fransızlar Almanlara A noktasında saldırmak üzere plan yapmaktadırlar ve bütün istihbaratı Almanlara yanlış bilgi versin diye donatır, sanki B noktasından saldıracakmış gibi yalandan hazırlık yaparlar. Olayı bir Genel Kurmay Başkanı = ve onun emir subayı Yüzbaşıdan başkası bilmez. Almanl= ar da bütün tedbirlerini B noktasında almışlardı= r. Gelen istihbarat doğrudur.
Frans&= #305;zlar gafil avladıkları Almanlara saldırırlar. Ancak olay planlandığı gibi gelişmez. Çünkü Alman= lar da asıl hazırlıklarını A noktasında yapmışlardır. Fransızlar yenilgiye uğrarlar ve Almanların doğru istihbaratı nereden aldıkların= 05; araştırırlar. Gerçeği 2 kişi bildiğine= ve General söylemeyeceğine göre emir subayı yüzbaşı suçlanır ve sürgün edilir.
Yü= ;zbaşının çocukları, babaları vatan haini olarak bilindiğinden okulu terk eder, iş bulamaz, perişan olurlar. Karısı kederinden ve yoksulluktan ölür. 20 yıl sonra Generalin kişisel sekreteri öldüğünde hatıraları açılır ve istihbaratı çok güzel bir kadın olan sekreterin, bir Alman subaya aşık olduğu için sevgilisine verdiği ortaya çıkar. Fransa mahke= mesi toplanır. Sürgündeki perişan ve yaşlanmış yüzbaşıyı 20 sene sonra mahkemeye çağı= rıp, hep birlikte ayağa kalkarak gözleri yaşlı “Pardon Mösyö” derler.
Bu öykü beni çok etkilemiştir. Hiç kimseye bu den= li gecikmiş “Pardon= 221; demek istemem. Yine annem söylerdi; adını bilmediğim büyük bir Fransız hukukçusu şöyle demiş= ;: “Bir hapishanede 100 mahkum olsa ve bu 100 mahkumun 99’u azılı katil olsa ve içlerinden biri masum olsa ve ben hangisinin masum olduğunu bilmiyor olsam, hepsini serbest bırakırdım.” Ama ne yazık ki tarih bö= ;yle yargısız infazlarla doludur.
Bu öyküyü niye yazdım diye düşünebilirsiniz. Adana şanslı. Çok güzel insanlar Belediye Reis adayı. Lütfen seçim öncesi gerçekliği kanıtlanmamış hiçbir öyküye inanmayın. Eğer ortalıkta herkes kötülükler saçarsa bir gün birisi de sizin ayağınıza çarpar. Ama iyilik saçarsa çarpan iyilik olur.
Not: Bugüne kadar yazdığım bütün
yazıları büyük bir heyecanla eleştirmesi iç=
in
çok saygı duyduğum Sinan TANYILDIZ’a
götürdüm. Bana hepsini tek tek akşam sakin kafayla
okuyacağını söyledi. Heyecandan uyuyamadım. Sabah
erkenden telefon ettim. Beni öylesine yüreklendirdi ki önce
şaka yapıyor sandım. Ama bana Hürriyet’te yaz=
5;
yazmamı teklif edince ciddi gibi geldi. Sinan’cığı=
;m
çok teşekkür ederim.
015 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 371 10-16 MART 2004
08 Mart D&uum=
l;nya
Kadınlar Günü…
Bü= ;yük bir düşünür aynen şöyle diyor; “Eğer kadın isen, üstelik bir de yaşlı isen hem sağl= 5;k sorunun fazla olacak hem de sağlık hizmeti sana zor erişecek.”
Ne gar= ip değil mi ?.. Her gün doktora giden 100 hastanın 70’i kadın, sağlık için harcanan 100 TL.’nın 65 TL.’sini kadınlar harcıyor. Buna karşın sağlık hizmetine yön veren 100 kişinin 7’si kadın. Diğer bir deyişle kadınların sorunları= na hep erkek gözüyle bakılmış ve erkek gözü= yle düzenlenmiştir. Oysa ki tüm nutuklarda hep kadına bir şeyler vermekten ve sayg= ı duymaktan söz edilir. Bu sözün bile altında erkek egemen yaklaşım vardır. Sadece erkekler verir ve kadınlar alır. Üstelik gerçek de böyledir: Bizler ve onlar. = p>
Bü= ;yük gözlemci ve büyük kalem Nazım HİKMET kadınlar için “Anamız, avradımız, yarimiz…” demiş ve soframızdaki yerinin öküzümüzden son= ra geldiği gerçeğini gözümüze soka soka, biraz yüreği olanların yeter demeleri ve kadınların hak ettikleri gerçek saygı ve hizmeti bir lütuf olarak vermemiz değil de, onurlu bir şekilde almaları gerektiğini ve bu eylem karşısında saygıyla eğilmemizi vurgulamıştır.
Kad= 05;nlarımızın ve de yaşlı kadınlarımızın sağlık sorununa bağlı yaşam kalitesini artırmak amacıyla kliniğimizde (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları= ve Doğum Anabilim Dalı) başlattığımız akılcı ve bilinçli yaklaşım, Adana Sağl= 5;k Müdürlüğü başta olmak üzere Sağl= 05;k Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı Genel Müdürlüğü ve Sayın Müsteşarımız Prof. Dr. Necdet ÜNÜVAR’ın desteği ile daha da gelişmişt= ir ve bu hizmeti tüm Adana ve Türkiye’deki kadınlarımıza ulaştırmak için Adana Çukurova Kalkınma Enstitüsü Derneği ile birlikte Avrupa Birliğine sunulmak üzere bir proje hazırlanmaktad= 5;r. Projenin adı; “40 yaş ve sonrası kadınlarımızın sağlık sorununa bağlı yaşam kalitesini artırmakta demokratik kitle örgütleri, hekimlerimiz ve kadınlarımız el ele.” dir.
Art= 05;k günümüz boş konuşmak ve nutuk atmak günü değildir, gözle görülür hizmet günüd&uum= l;r. Her kadın ya birinin anası ya birinin ana adayı, bacısı veya birinin kızıdır. Hepimiz bir olduğumuza göre her kadın saygı değerdir. Onuru, onurumuzdur. Biz erkekler güçlü birer şövalye olduğumuza göre, gün gereğini yapma günüd&uum= l;r.
Bu çabalarımızdan hepinizi zaman zaman haberdar edeceğiz= .
016 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 372 17-23 MART 2004
28 Mart 2004Y=
erel
Seçimler…
28 Mart 2004’te yerel yönetim seçimleri var ve bizler kimler tarafından yönetileceğimizi belirleyeceğiz. Son derece etkin ve saygın olan bu mevkiler, yeni yerel yönetimler kanundan sonra yaşamımız için daha da belirleyici olacak. Bu nedenle bugün seçim hakkında yazmak istedim.
Ger&cc= edil;ek demokratik kurallar içerisinde bir jüri Socrates’i yargılar. Ancak o günlerde seçme ve seçilme hakk= 05; sadece Atinalılarındır ve köleler oy kullanamaz. Socrat= es gençlerin beynini yıkadığı ve Atina’nı= ;n tanıdığı tanrılara inanmadığı gerekçesiyle suçlanır ve kalabalık bir halk mahkeme= si Socrates’i ölüme mahkum eder. Socrates’te inançlarından taviz vermez. Daha az ceza alma ve hatta ka&ccedi= l;ma olasılığı varken “Baldıran Zehiri” içerek intihar eder. O zaman Eflatun; “Dünyadaki en iyi ikinci rejim Demokrasi’dir.R= 21; der. Peki birincisi ne diye sorulduğunda verdiği cevap; “Bilmiyorum.” olur.
Se&cce= dil;im her zaman iyi gibi görünse de, yerinde ve bilinçli uygulan= dığı zaman anlam taşır. Örneğin bir ameliyatı 5 kişi yapar; 1 operatör= , 2 asistan ve 2 hemşire. Eğer bu 5 kişi bir seçim yapar = da, ameliyat yapma yetkisini hemşirelerden biri kazanırsa ne olacak ? Bu tip teknik konularda yapılan hata hemen görülür. Oysa ki idari hataların sonucu çok geç ortaya çıkar. Hatta bir sonraki yöneticiye bile kalabilir.
Tü= ;m bu gerçekler ışığında yöneticileri de seçerken tıpkı batılı ülkelerde bir işe yönetici seçerken olduğu gibi adayların önceki başarı ve talip oldukları görevi yapıp yapamayacağı iyice değerlendirilmelidir. Bu nedenle yerel yönetimlerde partilerden ziyade kişiler ve karar meclisleri oldukça önemlidir. Birimizin oyu hepimizi ilgilendireceğin= den çok özenle kullanalım. Dedikodular yerine aklı-selim = bize yön versin. Sonuçta kim seçilirse seçilsin, oy vermemiş dahi olsak, yeni bir seçime kadar destek olalım. Hiç kimse başarısız olmak istemez. Mutlaka çalışma sürecinde engel olucu ve heves kırıcı tutumlardan kaçınalım. Batan bir gemide ayrıcalıklı olmak, hatta geminin lüks kamarasında bile olmak bizi kurtarmaz.
017 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 373 24-30 MART 2004
Vatan Sevgisi=
Sadece
Nutukla Olmaz…
Tarih = : 19 Mart 2004… Ağ= ;abeyim kadar sevdiğim Sayın Yaşar KEMAL, hocam Prof. Dr. Victor GOM= EL ve Prof. Dr. Timur GÜRGAN ile Ankara’da Sheraton Otelinin barındayız. Muhteşem bir kültür ziyafeti yaşıyorum. Bir ara canım sigara –yaklaşık üç senedir içmiyorum- içmek istedi. Töreleri= mize göre saygı duyduğumuz kişilerin yanında böyle= bir şey yapmak mümkün değildi. Arka masada hiç tanımadığım üç gerçek delikanlı oturuyordu. Yerleri de öyle soteydi ki, o masada sigara içsem k= imse görmeyecekti. Masaya yaklaştım ve durumu anlattım. Hemen beni gizleyip sigara verdiler ve sohbete başladık. 60 yaşında bir adamı= ;n büyüklerine saygısı masadaki gençleri çok etkilemişti. Sohbet ilerledikçe yürekleri vatan sevgisi ile dolu bu gençlerin, vatanı ve dostları için yapamayacakları hiçbir şeyin olmadığını anladım. Bu sohbet bana bundan 5 yıl önce yaşadığım bir olayı anımsattı.
Bir g&= uuml;n eşimle birlikte Ankara’dan Adana’ya dönüyorduk. Uçakta yanımıza Van’da askerlik hizmetini yapan ve izinli olarak memleketi Tarsus’a gelen bir genç oturdu. Askerl= ik hatıralarını öyle coşkuyla anlatıyordu ki, görevini yapmanın ve ülkesine borcunu ödemenin onurunu yaşıyordu. Sonra gururla bize döndü ve bak dayı; “Sen Ankara’dan Adana’ya uçakla kaç liraya gidiyorsun, ben senin kaçta kaçını ödüyor= um ?” dedi. Ben de “Görevden dönen askerlere uçak ücretsiz değil mi ?̶= 1; diye sordum. Hayretle yüzüme bakıp, “Ne diyon dayı ? Kaç kişiyiz biliyor mu= sun ? Devlet hangi birimize yetişsin ?” dedi.
Eş=
;imi
tanıyanlar bilirler, baktım gözlerinden yaş geliyor.
Masada= ki sohbet bir an eğitimin hangi dil’de olması konusuna geldi. Gerçekleri anlatınca, biliyorum bana biraz kızdılar a= ma hak’ta verdiler. Sonra sohbete Sayın Prof. Dr. Victor GOMEL de katıldı.
Victor GOMEL : “= Bakın çocuklar, büy&u= uml;k Atatürk Nutku’nu 1920’li yıllarda 6 günde meclis= te okudu ve Cumhuriyetimizin oluşumunu kendi deneyimleri ve değer yargılarıyla anlattı. Bu muhteşem eseri bile genç nesil tercüme etmeden zor anlar. Oysa ki, onu asıl haliyle dinlet= ip kulaklarını Atatürk’ün sesiyle çınlatsalar iyi olmaz mıydı ? Sizlere büyük görev düşüyor. Türk Bayrağı altındaki herkes çok çalışmalı, her konuda öylesine inanılmaz güzel eserler yaratmalı ki, önce yabancı= lar tercüme etmeli sonra keşke bu eserleri yazıldığ= 05; gerçek diliyle okuyabilme özlemi duymalı. Ben yüzlerce eser yazdım. Hepsi İngilizce ama en son eserim Türkçe. Herkes or= adan okumak isteyecek. Bakın, Yaşar KEMAL’in eserleri hemen hemen tüm dillere tercüme edildi. Homeros’tan sonra destansı yazan ve Nobel’e aday gösterilen bu büyük insanın eserlerini kendi dilinde okuma özlemi duyan milyonlarca insan var.= ”
&n= bsp; Tüm bu sohbetten sonra üç genç bana “Hocam görev size de düşüyor. Öyle öğrenciler yetiştirin ki o= nlar kavgasız, tıpkı bir sportmen gibi uluslararası platformlarda yarışsınlar. Öylesine iyi, öylesine değerli eserler üretsinler ki hem dünya faydalansın hem= de herkes o eserlerin yazıldığı dilde okumanın özlemini duysun.” dediler.
&n= bsp; Vatanperverlik çalışmaktır, boş lafla vakit geçirip nutuk atmak değil. Beni seven öğrencilerim artık görev sizin. Ben bildiğim her şeyi coşkuyla sizlere öğrettim. Beni geçmeyene yazıklar olsun. Ama biliyoru= m ki hepiniz beni geçeceksiniz. Ben de her gün yüzlerce ameliyat yapıyorum diye övüneceğim.
Benim = bu yazıyı yazmama neden olan, bizi Ankara’da ağırlam= ak için elinden gelen her şeyi yapan ve bizi ağabey olarak ka= bul eden Mahir YILDIRIM, Mustafa ERKEKLİ ve Metehan ŞAHİN’= e teşekkür ederim.
Ya#= 1;amım boyunca kütüphanemde Yaşar KEMAL ve Victor GOMEL’in imzalı kitapları olsun istedim. Victor GOMEL Ankara’ya bu gidişimde, kitabındaki etik ile ilgili benim yazdığ= 5;m bölümü imzalamamı istedi ve imzaladım. Yaşar KEMAL’e de dedemin en son çıkan kitabını (Serbestzade Ahmet Hamdi İskilibi- Divan-ı Hamdi) imzalayıp gönderiyorum. Böyle büyük düşünürle= rin kütüphanesinde imzamın olmasından daha güzel ne olabilir ?..
018 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 374 31 MART – 06 NİSAN 2004
Adana’d=
an
Öyküler…
Hukuk = bilgisi, nükteleri ve şiirleri yanında arkadaşlığı= ;yla da hepimizin saygısını kazanan Sayın Fikret SEZGİN aynı ailede, üç nesile yol göstermiş ve üç nesille de aynı frekansta dost olabilmiş ender kişilerden biridir.
Ö= yküleri ile Adana’nın yetiştirdiği değerleri tanıma fırsatı bulduk ve çoğunun kolayına büyü= ;k olmadıklarını anladık. Bu öykülerden ciddi ha= yat dersleri aldık. Adana’da başlattığı sanayi hamlesiyle daha ikinci nesilde Türkiye’yi geçip, dün= ya devleri arasına katılan Sabancı Holding’in yaratı= cısı Sayın Hacı Ömer SABANCI ile ilgili birkaç öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum. Umarım sizler= e de yön verir.
Öykü 1 : Fikret ağabey ve Hacı Ömer SABANCI bir bakandan randevu almışlar ve Ankara’ya gitmişler. Bakanlığa biraz erken gittiklerin= den, özel kalem makamında aşağı-yukarı 40 dakika k= adar bekledikten sonra, Hacı Ömer SABANCI birden ayağa kalkmış ve “Hadi Fikret gidiyoruz.” demiş. Fikret Bey de “Ömer Bey randevu saatimize az kaldı, niye gidiyoruz ?” diye sormuş. Sayın SABANCI şu yanıtı vermiş: “Fikret, buradan iş çıkmaz, vaktimizi boşa harcamayalım. Dikkat etmedin m= i ? 40 dakikadır içeriye defalarca çay, kahve, meşrubat servisi yapıldı boş bardaklar çıktı. Hi&cce= dil; evrak girip-çıktığını gördün m&uu= ml; ? Ben hiç görmedi= m.”
Öykü 2 : Bir gün
Sayın Hacı Ömer SABANCI’ya; “Nasıl zengin olunur ?<=
/i>”
diye sormuşlar. Sayın SABANCI da “İlk yıl kazanaaca=
aan,
yiğmiyeceenn. İkinci yıl kazanaacaaan, yiğmiyeceenn.
Üçüncü yıl da kazanaacaaan, yiğmiyeceenn. Sonra alışırsı=
n.”
demiş.
Öykü 3 : Hacı &Ou=
ml;mer
SABANCI yerinde tutumlu olmasına rağmen son derece cömert bir
kişiydi. “Ağalık vermeyle, Efelik vurm=
ayla
olur.” Türk Atasözünde ifade edildiği gib=
i,
Sayın Hacı Ömer SABANCI’ya Adana’lı, “=
;Hacı
Ömer Ağa” ünvanını hak ettiği
için, saygıyla vermiş ve bir sonraki nesil de babaları=
; ve
annelerinin izinden giderek Sabancı Vakfı
aracılığıyla Türkiye’de erişilmedik
yardıma muhtaç yöre ve kişi
bırakmamıştır.
Şimdi anlatacağım öyküyü
Sokratesçi İroni olarak düşünüm…
Öykü 4 : Sayın Ha=
cı
Ömer SABANCI sık sık Tarsus Amerikan Kolejinde okuyan oğ=
;lu Sayın
Özdemir SABANCI’yı (Kendisini saygı ve rahmetle
anıyoruz.) ziyaret eder ve her gidişinde cebinden bir topar para
çıkarıp Sayın Özdemir Bey’e verirmiş.=
Bir
gün Sayın Özdemir Bey babasına “Baba, herkesin içind=
e bana
tomar tomar para veriyorsun iyi ama, bir de eve gidince geri almasan.=
b>”
demiş.
&=
nbsp; Toyotasa
Bayiler toplantılarında Sayın Özdemir SABANCI’y=
305;
yakinen tanıma fırsatı buldum. Beraber çektirdiğ=
im
resim, çalışma odamı süslüyor. Ama inan=
5;n
keşke sağ olsaydı da, çok iyi bildiğim hayalinde=
ki
yatırımları gerçekleştirip ülkemi
süsleseydi.
&=
nbsp; Toyotasa
Fabrikasının temel atma gününde söylediği =
51;u
cümle hiç aklımdan çıkmaz: “Bundan
sonra ülkemizde otomotiv sanayi yepyeni bir ivme kazanacak ve bir daha
eskisi gibi olmayacak.”
&=
nbsp; Türkiye’de
otomobil üreten fabrikaların, Toyota gibi, Ford gibi, dünya
pazarlarındaki başarısını gördükç=
e,
Sayın Özdemir SABANCI’nın ne kadar haklı
olduğunu anlıyorum.
019 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 375 07 – 13 NİSAN 2004
Yağma yo=
k, kazan
da ye…
&=
nbsp; İyi
bir hekim hastalığı değil, hastayı tedavi eder.
Hiç kimse sonsuza dek yaşamaz. Hekim herhangi bir durumda hasta=
ya
bir girişimde bulunduğunda hastanın sağlık sorununa
bağlı yaşam kalitesi artmalıdır. Hekimin
başarısı batılı ülkelerde sonuca bağl=
05;
göstergeçlerle kolayca ölçülür. Diğer
bir deyişle hekim girişimden önce neyi hedeflediğini
belirler. Eğer o hedefe varamamışsa ya tanısı
yanlıştır ya da tedavi yöntemi.
&=
nbsp; Pozitif
bilimde sonuçlar büyük bir oranla önceden tahmin edil=
ir.
Ancak pozitif olmayan bilimlerde kişi doğruyu yanlış,
yanlışı da doğru gösterebilir. Buna bir örnek
vermek isterim. Eski SSCB Başkanı Kuruçev Amerika ziyareti=
nde
Kennedy ile tenis maçı yapar ve Kennedy maçı 6 R=
11;
0 kazanır. Sıralama;
maç hakkında Pravda Gazetes=
inin
yorumu:
Amerika’da yapılan tenis turnuvasında
Kuruçev büyük bir başarı ile 2. olmuş, Kenn=
edy
ise ancak sondan 2. olabilmiştir.
Bilgi iletişim çağ=
5;nda
bu tür kelime oyunlarıyla bir yere varmak mümkün
değildir.
Bazı kişiler ne kadar fedakarlık yapar=
larsa
yapsınlar, ne kadar iyi ve başarılı olurlarsa olsunlar =
ya
kendilerini ifade etmeyi bilmediklerinden ya da iyi niyetsiz kişilerin
olayı çarpıtmasından kendilerini topluma tam
anlatamazlar. İhracat artar, enflasyon düşer, milli gelir
yükselir, ne bileyim çevrenize bakın sadece sonuca
bağlı göstergeçle farkları görmeye
çalışın.
Memleketin birinde çok çalışk=
an ve
çok başarılı bir kral varmış. Ama ne yaparsa
yapsın kendini halkına beğendiremez ve herkes onu beceriksiz
olarak bilirmiş. Bir gün becerilerini kanıtlamak için
halkını göl kenarına toplamış ve herkesin
gözü önünde yürüye yürüye göl
kenarına gelmiş, hayret göl üzerinde de yürüy=
erek
ve zaman zaman koşarak karşıya geçmiş. Ertesi
gün gazetedeki başlık: “Koca Kral Ne Yazık ki
Yüzme Bilmiyor.”
Gün geçtikçe ve dünya
küçüldükçe hem teknoloji ilerliyor hem herkes =
her
şeyi kolayca biliyor ve görüyor. Gün
çalışarak hak etme günüdür. Babam ben
lisedeyken Milli Piyango bileti aldığımı
görmüş ve bana, “Yağma yok, kazan da ye.=
8221;
demişti. Umarım yakın bir gelecek, laf cambazları
için pek parlak görünmüyor.
020 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 376 12 – 20 NİSAN 2004
Bir yıld=
ız
daha kaydı…
&=
nbsp; İki
ressam aynı manzaranın karşısında resim yapar. Bir
tanesinin başında yüzlerce kişi ve ressam ciddiyetle re=
sme
konsantre, diğerinin başında kimse yok. Ama o iki elini
açmış “Ne döktürdüm be.”
diyor. Hiçbir şey
söylemeye gerek yok. Eserleri de ortada, o eserleri
hayranlıkla seyreden 7’den 70’e, işçiden patro=
na,
en küçük memurdan başbakana, ne bileyim hemen herkesin
içten gözyaşları ortada. Atatürk’ten sonra=
bu
denli tüm ülkeyi yasa boğan en acı ölümlerden
biri.
&=
nbsp; Bir
şey sorulduğunda, kendine has üslubu, coşkulu vücut
hareketleri ve gerçek Anadolu şivesiyle vurgulaya vurgulaya ne
güzel anlatırdı. Hep kravatını çok iri
bağlar, güzel gülümsemesini yüzünden hi&ccedi=
l;
eksik etmezdi. Tüm yazılı ve görsel medya Sakıp
SABANCI hakkında her şeyi yazıyor, bende Fikret Beyin
anlattığı bir gerçekten söz edeceğim. Bir
gün Fikret Bey’e “Sakıp Bey her konuya öyle ha=
kim ki
bunu nasıl başarıyor?” diye sordum. O da, o konuyla ilgili tüm
uzmanlara önce tek tek danışır, sonra hepsi bir arada
konuyu tartışırlar. Ondan sonra hepsinin
karşısına geçer, kendine has üslubuyla “Söyleyin
bakalım ağnamış mıyım ?” diye
baştan sona anlatır. Keşke başta politikacılar her=
kes
böyle yapabilse…
&=
nbsp; Bizler
yokluğuna zor dayanacağız. Allah başta tüm ailesin=
e ve
yardım elini uzattığı herkese ve Milletimize sabır
versin.
&=
nbsp; Mekanın
cennet olsun “SAKIP AĞA”. Seni çok arayacağız=
.
021 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 377 21 – 27 NİSAN 2004
Yorumsuz̷=
0;
Ü= lkenin en ünlü avukatlarından biri oğlunu avukat olmak üz= ere en iyi okullara yollar ve çocuk ilkokul, ortaokul ve liseyi hep birincilikle bitirir. Dünyanın en iyi hukuk fakültesini bitirdikten sonra, master ve doktora yapmış ve sonra babasıy= la çalışmaya başlamıştır. Baba bakar ki çocuk çok iyi, eşini de alıp bir aylık seyahate çıkar. Gözü arkada değildir, kafası rahattır. Seyahat dönüşü oğul babayı havaalanında karşılar ve yolda büyük bir gururla: = “Baba hani bir toprak davası vardı 25 senedir sürüyordu ya, h= ah o davayı 10 günde bitirdim.” der. Sonra “Hani fabrikayla ilgili bir dava vardı 25 senedir sürüyordu, onu d= a 5 günde bitirdim, yine 30 senedir süren bir miras davası vardı, onu da 1 haftada bitirdim.” Baba kaşları çatık oğluna döner: “İyi halt ettin der, sen ortaokul, lise, yüksekokul, dünyanın en iyi okullarında okuduysan, o davalardan gelen parayla okumuştun, şimdi neyle geçineceğiz ?”
&n= bsp; Bir gün Bektaşi yanından geçen görkemli kıyafetleri, süslü atları, pırıl pır= 5;l parlayan kılıçlarıyla gururlu sipahileri gör&uum= l;r. Sonra yanındakilere döner, ilk defa gördüğü bu kişilerin kim olduğunu sorar, yanındaki “Onlar Padişahın kulları.” der. Sonra Bektaşi iki avucunu yukarı açıp, Tanrıya döner, “Ey büyük Allah’ım, bir kendi kuluna bak, bir de Padişahın kuluna.”
&n= bsp; Bizler hep nutuk attık ve sadece beriki Türkiye’yi kalkınd= 05;rdık. Öteki Türkiye hala açlık sınırında bir gelirle ama yine de büyük bir vatan sevgisiyle hizmet ediyor. Şöyle bir bakın hiç garibanlardan erken uyanıp h= em Türkiye’de yaşayan, hem de ne olur ne olmaz diye Kıbrıs pasaportu olan var mı? Acaba kaç kişi sad= ece Kıbrıs pasaportuyla yaşamak ister?
&n= bsp; Kanuni Sultan Süleyman Mohaç Zaferinden döndüğünde Hürrem Sultan’a:
“Mustafa’m harp=
te
muhteşemdi herkes onu dedesi Yavuz’a benzetti. Onu bir de Sulh de
vali yapıp denemek isterim.” der. Sulhu idare etmek, harbi idare etm=
ekten
zordur. Harpte herkes düşmana karşı birlik olur da, sulh
zamanı dostlar birbirine düşer. İki dostun arasına
girmek de hiç de kolay değildir. Anlaşmada eğer iki t=
araf
da bir şeyler kaybediyorsa iki taraf da bir şeyler kazanıyor
anlamına gelir. Adil olduğu sürece kayıplar değil =
de
kazançlar görülmelidir. Sevginin ve barışın
bırakın bu kadar da eziyeti olsun.
022 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 378 28 NİSAN-04 MAYIS 2004
El ele vereli=
m…
Bu haf= taki yazımı 23 Nisan günü yazdım ve kendi çocukluğumu hatırladım. Ne coşkuyla kutlardı= ;k ve o gün Atatürk gözümüze bir başka güzel görünürdü.
Kı= ;zım Ayşe 14 yaşındayken Rotary kulübünün yaptığı bir yarışmaya girmiş ve ödül almıştı. Konu bir dünya büyüğüne barış için mektup yazmaktı. Bugün tam zamanı= ;, size o mektubu özetlemek istiyorum.
Mektup İsveç kralına yazılmıştı ve şöyle başlıyordu:
“= ;Sevgili amcam Gustav, size kral hazretleri veya ekselansları yerine amca diye hitap etmem sizi şaşırtmış olabilir ama Adem ile Havva’dan geldiğimize göre zaten hepimiz aynı kök= ten gelmiş kardeşler, amcalar, dayılar değil miyiz ? Bu nedenle terörizm nedeniyle= her ölen kişi beni derinden yaralar ve sanki bir yakınım ölmüşçesine üzülürüm. Bu mektubum= da size yazmamın nedeni Olaf Palme’nin talihsiz bir şekilde aramızdan ayrılışıdır. Bir an aramızdan = Olaf Palme’yı ayıran kişiyi düşündüm. Ne cani değil mi ? Oysa ki aynı insanı üç aylık bebekken görseydik, o = temiz yüzlü bebeğin gülüşü ve bizim ona co#= 1;ku ve sevinçle bakışımız… Peki bu masum çocuğu böylesine canavar yapan neydi ? Hiç kimse kötü ol= arak doğmaz. Bak ben ne düşündüm biliyor musun ? Birbirine düşman, çocukluktan çıkmış tüm insanları unutalım. Çocukların gözünde prensler ve krallar hala iyi kalpli birer melektir. Siz tüm dünya çocuklarının kralı olun, onlara sevgi ve kardeşl= iği aşılayın. Tarih kitaplarından insanları birbirine düşüren kısımları çıkartın. Eskiden yaptığımız savaşların nasıl binl= erce çocuğu babasız bıraktığından söz edin, her öldürülen askerin evinde bekleyen ailesi ve nişanlısı olduğunu hatırlatın. Bunu politikac= ılar yapamaz. Koltuk kavgası, politikada nice dostlukları ebedi düşmanlığa ve nice düşmanlıkları dostluğa çevirmiştir. Ama krallar öyle mi ? Prens olarak doğar, özel yetiştirilir ve kral olarak herkese yardım eder. Böyle olmasa bile biz çocukların gözünde böyledir. Şu an= da çocukluğunu bitirmiş kişiler belli bir süre sonra yok olacak ve tüm dünya’yı sizin barış, sevg= iyle bütünleştirdiğiniz çocuklar anne ve baba ve yönetici ve politikacı…&nb= sp; olacaklar ve onlar yönetecekler. Sevgi dolu bir ortamda yaşayacağız ve siz sadece İsveç’in değ= ;il tüm dünya çocuklarının ve barışın= da kralı olacaksınız.”
Bu yukarıdakiler kızımın yazdığı mektubun kısa bir özeti ve ben bugün Atatürk’ün t&uum= l;m dünya çocuklarına armağan ettiği bu coşkulu günde birbirinden farklı dünyalardan gelmiş, değişik dilleri konuşan ama birbirlerini anlayan yüzler= ce çocuğu televizyonda gördüm. Burada sanki üstünde biraz durulursa kızımın hayali gerçekleşecek gibi geldi. Zaten kızım kendini barışa öylesine adadı ki şu an Washington’da American Üniversitesin’de Uluslararası ilişkilerde kişilerin neden savaştığı ve bunun nasıl çözülebileceği konusunda dersler veriyor. Biz bu fırsatı kaçırdık, hep beraber çocuklar= 05;mızın ve torunlarımızın böyle bir dünyada yaşamaları için gelin el ele verelim.
023 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 379 05-11 MAYIS 2004
Deği#=
1;en bir
şey yok…
27 Nisan 2004’te Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’ta Kral Faisal Yüksek İhtisas ve Araştırma Hastanesinde konuşma yapmak üzere davet edild= im. Havaalanında beni bir Türk doktor karşıladı ve çok güzel bir otel olan Khozama oteline yerleştim. Hekim arkadaşımın sıcak ilgisi beni evimde gibi hissettirdi. Ertesi gün hastaneyi gezdim ve oradaki Türk doktorlarla tanıştım.
Kral Faisal Yüksek İhtisas ve Araştı=
;rma
Hastanesinde 67 değişik ülkeden sağlık
çalışanı vardı ve hastanede resmi dil İngil=
izce
idi.
İlk akşam Hacettepe Üniversitesi Tıp
Fakültesi kurucularından ve ilk dekanlarından Prof. Dr.
Pınar OZAND çok güzel bir restoranda yemek verdi.
Odasında bir yanda Atatürk Portresi diğer yanda da Sayın
Prof. Dr. İhsan DOĞRAMACI’nın resmi vardı. Prof. =
Dr.
Pınar OZAND hocamız 70 yaşın üzerinde olmasın=
a ve
emekli olmak istemesine rağmen deneyimi ve bilgisinden istifade etmek
için kendisini bırakmamışlar ve tüm
araştırma merkezinin sorumlusu olarak her istediğini
karşılamışlar.
Son de=
rece
mütevazı olan arkadaşım Serdar, Tüp Bebek
Ünitesinin Embriyoloji ve Genetik Tanı
Laboratuarı’nın şefiydi ve bana laboratuarı gezdi=
rdi.
Olağanüstü etkilendim. Sonra burada ne araştırmalar
yapılır diye imrenerek kendisiyle sohbete başladık. Bana
yaptığı araştırmaları ve yayınları
gösterdi. Dünyanın en iyi birinci sınıf tıp
dergilerinde 10 tanesi 1. isim olmak üzere 25 yayını vard=
05;.
İmrenerek baktım ve biraz da kızgın, “Neden
ülkemizde değilsiniz ?” diye sordum. Bana güle=
rek
bir kağıt çıkardı. Geçen yıl
Türkiye’ye dönmek için doçentlik
sınavına girmiş ve yayından başarısız
olmuş. Söyleyecek bir şey bulamadım, utandım.
Yayın listesini ve cevabı hatıra olarak evimde saklıyor=
um.
Türkiye’de bu kadar mükemmel bir CV ile imtihana giren o ka=
dar
az ki. Ayrıca uluslararası kongrelerde birbirinden kıymetli =
30
bildiri sunmuş ve 2 tane uluslararası saygın kitapta
bölüm yazmış. Veteriner Fakültesinden 1985
yılında birincilikle mezun olmuş, 1988’de TUBİTAK=
ve
NATO’nun yurtdışı doktora bursunu kazanmış v=
e doktora
yaptığı yıllarda uluslararası ödüller
kazanmış. Böyle bir kişi, doçentlik
imtihanlarında uzun yıllar jüri üyesi olarak görev
almış bir kişi olarak, bana göre doçentlik
imtihanının her safhasında kalabilir ama yayından asla
kalamaz. Sonra herkesin tanıdığı, dünyanın
önünde eğildiği ve iftihar ettiğimiz Beyin
Cerrahı Prof. Dr. Gazi YAŞARGİL’in başına
gelenleri düşündüm ve hiçbir şey değişmemiş dedim. S=
on
derece tutucu bir ülke olan Suudi Arabistan bile dünyanın her
yerinden beyin transfer ederken biz değişik ülkelerden beyin
transferi şöyle dursun, kendi beyinlerimizi bile
yıldırıyoruz.
Temel =
sabah
arkadaşı Dursun’un yanına gider ve üzgün bir
şekilde, “Ya, Dursun dün gece seni rüy=
amda
gördüm. Rüyamda sen öldün. Seni yuduk, yıkadu=
k,
namazını kılıp gömdik. Aradan ay geçti,
yıl geçti… Şu bizim Dursun ne yapıyor dedim ve
mezarına geldim. Baktım mezarında ot bitmiş, otu bir in=
ek
yiyor. Sonra inek biraz ileri gidip pisledi. Bir pisliğe baktım, =
bir
seni düşündüm. Ula Dursun dedim neydin ne oldun=
.”
Dursun bozulur ama belli etmez. Temel’e döner “Ula
ne tesadüf ben de aynı rüyayı gördüm. Seni de
yıkaduk, gömdik. Yıllar sonra mezarına geldim baktı=
;m
ot bitmiş otu da bir inek yedi. O da biraz ileriye pisledi. Bir
pisliğe baktım, bir seni düşündüm.Ula Temel d=
edim
hiç değişmemişsin.”
Bu öykü dam üstünde saksağan mı yoksa yukarıdaki konu ile bir ilişkisi var mı ? Ben çözemedim, siz çözün.
024 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 380 12-18 MAYIS 2004
Kanuni Sultan
Süleyman ve Medya…
Şehzade Mustafa’nın
Moğaç’ta gösterdiği kahramanlık ve
üstün askeri deha, Kanuni Sultan Süleyman’ı
çok etkiler ve babası onu bir de sulh zamanı denemek
için Amasya’ya vali olarak gönderir. Şehzade Mustafa
orada da yalnız çevresinin değil tüm Osmanlıda
hayranlık uyandıracak adalet ve başarı dolu bir
yönetim sergiler. Ne yazık ki Mustafa, Hürrem
Sultan’ın üvey oğludur ve Hürrem Sultan kendi
çocuklarından Selim’in padişah olmasını
istemektedir. Bu nedenle Mustafa’yı babasının
gözünden düşürmek için, damadı Rü=
stem
Paşa ile komplolar kurar ve tıpkı dedesi Yavuz’un
babası II. Beyazıt’a yaptığı gibi
Mustafa’nın da babasını tahttan indireceği dediko=
dusu
yayılır. Kanuni bu işin doğru olup
olmadığını anlamak için Rüstem Paşay=
305;
araştırma yapmak amacıyla Amasya’ya yollar.
Mustafa’nın en yakın arkadaşı
olan Yahya, oldukça zeki, sadık ve Türkçe’yi
çok iyi kullanan bir şairdir. Mustafa, Rüstem
Paşanın kendisini denetlemek üzere babası tarafınd=
an
gönderilmesini hazmedemez ve Şair Yahya’ya “Babamız
bize güvenmez de elin adamını mı gönderir ?”
der ve Rüstem Paşaya oldukça kaba davranıp taviz verm=
ez.
Rüstem Paşa döndüğünde dedikoduların
doğru olduğunu söyler. Bunun üzerine Kanuni,
Mustafa’yı boğdurtmak için İstanbul’a
çağırır. Şair Yahya, Mustafa’ya “Gitme,
bu bir komplo.” dediyse de, Mustafa: “Padişah babamız
çağırdı. Bize kem düşünmek değil,
gitmek düşer.” der. Sarayda da vezirler
padişah’a yalvarır ve “O senin Şehzaden. Affe=
t.”
derler. Kanuni: “Mustafa Osman-ı A-li’ye iha=
net
etti. Biz halkı için ne düşünüyorsak kendisi
içinde onu düşünenlerdeniz. Karardan dönü=
351;
yok.” diye cevaplar.
Mustafa çadıra geldiğinde Kanuni bir
tül’ün arkasından oğlunu seyrederken, emir
verdiği bostancıbaşı ibrişim sicimle
Mustafa’yı boğar. Kanuni sonra Hürrem’in yan=
5;na
gider ve gözleri nemli Rüstem Paşayı göstererek
“Bu adam var ya bu adam, bir eliyle Osman-ı A-li’yi bir
felaketten kurtardı, diğer eliyle de yüreğimi
söktü aldı.” der.
Halk Mustafa’nın ölümüne
çok üzülür. Her gün saray önünde
ağıtlar yakılır, nümayişler yapılır.
Şair Yahya bir şiir yazmıştır ve şiirin sonu
“Bir saray fitnesine kurban gitti Mustafa’m.” di=
ye
biter. Tüm bu protestoyu şair Yahya yönetir. Kanuni bir sabah
uyandığında nümayişlerin seslerinin kesildiği=
ni
fark eder ve Rüstem Paşayı çağırtarak ̶=
0;Nerde
bu nümayişçiler ?” diye sorar. Rüstem
Paşa: “Efendim çok ileri gittiler, elebaşlarını
yakalayıp hepsini dağıttık.” der. Kanuni
kızar “Ben dağıtmayı bilmez miydim ?” der. Am=
a o
nümayişler hoşuma giderdi. “Ya
o ölü çok büyüktü, ya da bu halk çok
vefalı.” der ve Yahya’yı
çağırtır. Kanuni tül perde arkasındadı=
r.
Rüstem Paşa,
Yahya’yı Kanuni’nin gözünde
küçük düşürmek için, Rüstem
Paşaya “Sen, Mustafa için ne cüretle bir saray fitnesine kurban
gitti dersin ?” der. Şair Yahya gururlu ve başı
dik taviz vermez, “Eniştesinin ve babasının
kahpeliğine kurban gitti demeye dilimiz varmadı da hafiflettik.=
i>”
deyince Rüstem Paşa Şair Yahya’nın üzerine
yürür. Ancak Kanuni perde arkasından çıkar ve
Rüstem Paşayı durdurur. “Paşa, paşa…=
” der. “Benim bu memleketi yürütmek için Enderun’dan
yetişmiş senin gibi bilge kişilere ihtiyacım olduğu
kadar, lafını esirgemeyen, yiğit şair taifesine de
ihtiyacım var. Onlar ayna gibidir. Yüzün temizse bak.”
der. Sonra Hürrem Sultana
döner ve “Artık bizim yüzümüz
aynaya bakacak kadar temiz değil, değil mi ?” diye
sorar.
Halk ozanları bugünkü görsel ve
yazılı medya çıkmadan önce bu görevi
üstlenmişti ve Kanuni Sultan Süleyman gibi
güçlü iradeler bile o günkü medyaya hep sayg=
5;
ile bakmıştır. Çevrenizde bu toleransı
gösterecek kaç kişi var ?=
Araştırın. En demokrat geçinenlere ve hatta bu
konuda mangalda kül bırakmayanlara bile kendileri konusunda bir i=
ki
haklı eleştiri yapın, görürsünüz. Ancak
yüzü temiz olanlar aynaya, icraatı ve ruhu temiz olanlar da
medyaya güvenle bakabilirler. Siz de aynı kanıda mıs=
05;nız
?
025 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 381 19-25 MAYIS 2004
Bir avu&ccedi=
l;
hekim…
Bu haf=
ta
sizinle özellikle Kadın Hastalıkları ve Doğum
dalında bir avuç özverili ve mükemmel yetişmi=
51;
öncünün Türk hekimliğini dar kalıplardan
çıkarıp uluslararası arenada ne denli saygın hale
getirdiğinden söz etmek istiyorum.
Ge&cce=
dil;en
hafta Antalya’da daha çok kadınları ilgilendiren
kanserler, korunma yöntemleri ve tedavisi konusunda bir kongre vard=
05;.
Konularında dünyanın en saygın kişileri davet
edilmişti. En güncel gelişmelerin tartışıld=
305;ğı
bu üst düzey toplantıda Türk hekimlerinin performans=
05;
katılımcıları sadece etkilemedi, ilerisi içinde
herkese güvence verip üst yönetimlerden biraz destek
görürse dünya standardını yakalamanın hi&cced=
il;
te zor olmadığını gösterdi.
Tü=
;rkiye’de
kadın hastalıkları ile ilgili kanserlere dünya
standardında yaklaşım Hacettepe Üniversitesi Tıp
Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde Prof. D=
r. Ali
AYHAN ile başlamıştır ve başarısı tü=
;m
dünyada saygınlıkla karşılanmıştır.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden Prof. Dr. Derin KÖSEBAY,
Sabancı Vakfı’nın da desteği ile ayrı bir
ünite kurmuş ve Çapa Tıp Fakültesi ile birlikte
ayrı bir bilim dalı olarak Kadın Hastalıkları ve
Doğum Anabilim Dalı’nda başarılı
çalışmalar yapmıştır. Ali AYHAN ile ayn=
5;
sınıfta okuduk. Ali AYHAN talebeliğinde inanılmaz bir
performans gösterdi ve okul birincisi olarak, Prof. Dr. Ekrem Şer=
if
EGELİ’nin, elim bir trafik kazası sonucu kaybettiği
oğlu adına düzenlediği “Egeli
Armağanı”nı aldı. Ali AYHAN hem sınıf h=
em
de asker arkadaşım. Bununla iftihar ediyorum. Daha da öte, A=
li
AYHAN Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın =
Hastalıkları
ve Doğum Kliniğinde, Kadın Kanseri Ünitesinin
kurulmasında bize inanılmaz destek verdi. Şu anda
Türkiye’de bir avuç hekim hastalarına batı
standardında hizmet vermektedir.
Tü=
;m
kanserlerde olduğu gibi kadın kanserleri de, eğer
bilinçli izlenir, koruyucu önlemler alınır, erken
tanı konur ve bilinçli yaklaşılırsa gribal
enfeksiyondan dahi zararsız hastalıktır. “Kanserden
korkma, geç kalmaktan kork.” deyimi son derece yerinde=
bir
anlatımdır. Ancak geç kalındığında hem
hekime hem de hastaya sıkıntı verir. Aslında en
ölümcül hastalık DOĞMAK’tır.
İnsanlar kanserden rahatça korunabilir ama doğan herkes
ölür. Azrail amcamızın oğlu olsa, en çok 100
yıl yaşarız. Onun da son yıllarına yaşamak
denirse.
Bu son kongrede ben, “Ümitsiz kanser hastalarına nasıl yardım edebiliriz?” diye bir
konuyu konuştum. Bu konu=
nun
uzmanlarıyla, “Bu tür hastaları nasıl =
mutlu
ederiz ? Son yolculukları=
;na,
tüm yükü aile ve yakınlarından alarak,
hastalarımızı mutlu şekilde nasıl yolcu ederiz ?=
i>”
diye konuştuk. Bugünün teknolojisinde bu
mümkündür. Böyle bir kurum kurmak için başta
Prof. Dr. Ali AYHAN olmak üzere karar aldık. Bu konudaki
gelişmeleri zaman zaman size anlatacağım. Hiçbirimiz
ayrıcalıklı değiliz. Bu kurum bir gün herhangi
birimize yardımcı olacaktır. “Halka hizmet, Hak’ka =
ve
sonunda kendimize hizmettir.” Umarım Bu hayalimiz
gerçekleşir.
026 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 382 26 MAYIS-01 HAZİRAN 2004
Ülkü
ADATEPE ve ATATÜRK… ve
ben.
&n= bsp; Tarih 09 Mayıs 2004… Konuşma yapmak üzere davet edildiğ= im İstanbul’da Pera Palas otelinde kaldım. Atatürk’ün kaldığı odayı gezdirdiler, sonsuz etkilendim. Karyolasına baktığımda eski Türk motifli dantellerle işlenmiş mütevazı yatak ört&uu= ml;sünü gördüm. Örtüyü Atatürk’ün manevi kızı Sayın Ülkü ADATEPE hediye etmişti. Bir an eski çocukluk yıllarıma döndüm. Bizim okuduğumuz alfabenin üstünde bacak bacak üstüne atmış, bakışlarıyla ciddiyet, azim ve kararlılık dolu Atatürk’ün yanına oturmu#= 1; hafif gülümsemeli yüzüyle harfleri gösteren küçük Ülkü’yü hatırladım. B= izim nesilden olup da bu resmi hatırlamayan ve Atatürk’ün manevi kızı olma şansına erişmiş Ülkü’ye imrenmeyen yoktur. Sonra Ülkü’n&uum= l;n bir resmini daha hatırlarım Atatürk ile. Atatürk elinde baston, oldukça şık giyimli, cebinde mendili, ilikli kruva= ze ceketinin alt kısmı rüzgardan açılmış = ve onu birkaç adım geriden takip eden, ciddi ve kararlı Türk subay ve bürokratları. Ancak resimde Atatürk’ü sol elinden tutmuş, ayağının havada oluşundan zıpladığı belli, gülümseyerek Atatürk’ü çekiştiren Ülkü… Bu r= esim 1936’da çekilmiş. Bu durumda ancak Ülkü bu kadar çılgın olabilir.
&n= bsp; Tarih 19 Mayıs 2004… Yan= i 10 gün sonra. Bu defa Antalya’da Menopoz Kongresine konuşma ya= pmak üzere davet edildim. Benden bir önce Atatürk’le anılarını anlatmak üzere sevgili Ülkü konuşacaktı. Tanrım ne tesadüf, Ülkü ile bera= ber her anı dolu dolu 3 gün geçirdim. Atatürk’ün e= lini tutan eli tuttum. Atatürk’ün baktığı gözlere baktım ve Atatürk’ün öptüğü yanağı öptüm. Bir an şu= nu düşündüm… &= nbsp; 6-7 yaşında Atatürkçüğünü kaybederek ikinci kez babasız kalmak ne dayanılmaz bir acı. = Bir an da herkesin ilgisini çekerken ve Atatürk’ün bile yanında, her çocuk gibi, şımarırken ve üste= lik özel şımartılırken, birden hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmek… Ve yalnız kalmak, yani damdan düşmek… Ben de babamı küçük yaşta kaybetmiştim, biraz anlarım ama Ülkü’nün ne denli sarsılabileceğini hayal bile edemiyorum. Hanımların yaşı söylenmez ama Ülkü’nün yaşını herkes tahmin edebilir. Ne var ki Ülkü̵= 7;de çocuksu coşku, afacanlık ve heyecan, ruhunun derinliklerin= de tüm tazeliği ile duruyor ve eşi Ülkü’nü= n en büyük desteği ve güvencesi.
&n= bsp; Size Ülkü ve ATATÜRK ile ilgili bir iki hikaye anlatmak isterim…
&n= bsp; Bir gün Atatürk arkadaşları ile rakı içerken Ülkü’yü çağırır ve ona “Kızım, bir eşeğin önünde bir kova rakı, bir kova su olsa, hangisini içerdi ?” diye sorar. Doğal olarak Ülkü “Su.” diyecek, Atatürk’te “Niye ?” diye soracak ve çevredekiler eşekliğinden diye cevap verecek. Ama Ülkü bakar ki herkes rakı içiyor, çocuksu bir analojiyle “Rakı’yı içer.” deyince Atatürk çevresindekilere döner ve “Hadi nedenini sorun bakal= 305;m.” der.
&n= bsp; Bu öykü’yü Ülkü’den duymamıştım. Ben bunu anlatınca bir öykü de Ülkü anlattı.
Bir g&= uuml;n dalkavuk bir bürokrat Atatürk’ün karşısı= ;nda türlü çeşitli şekillere girip yalakalık yaparken Ülkü’de Atatürk’ün yanında hoplayıp zıplamaktaymış. Birden dönüp adam= 05;n suratına doğru tükürür gibi “Tuu…” demiş. Bunun üzerine Atatürk, “İşte bu kız&= #305; bunun için çok seviyorum. Kimin suratına tükürüleceğini biliyor.” demiş.
&n= bsp; Yine bir gün Ülkü’nün evine hırsız girer. Bazı şeyleri alır. Ülkü paniğe kapılır ve o gün = 8220;Atatürk’ün bana hediye ettikleri yalnız benim değil, tüm Türk çocukları ve Türk halkınındır diye.= ” düşünüp, o paha biçilmez hediyeleri İstanbul’daki Askeri Müzeye hediye eder.
&n= bsp; Ülkü beraber geçirdiğimiz 3 gün, üç farklı kıyafetle öylesine şıktı ki bir an şunu d&uum= l;şündüm… Atatürk’ün kızı olmak ne zor. Her gün Atatürk’ün hayalindeki batılı Türk kadını olacaksın. Atatürk’ten öğrendiğin giyim zevkiyle giyineceksin ve halka, özelli= kle de çocukların önüne Atatürk’e layık çıkacaksın ve artık kendin için ve bütçene göre giyinemeyeceksin. Ama bir türlü ces= aret edip soramadım. Kim bilir ne zorlanıyordur ? Dostluk ve Atatürk sevgisi la= fla değil, bu günlerde icraatla olur.
Atat&u=
uml;rk’le
ilgili anılarını yazdığını söyledi =
ve
benden de önsöz yazmamı istedi. Tanrım, daha 9
Mayıs’ta Pera Palas’ta kurduğum hayalimin en
büyük parçasını, yani Atatürk ve Ülk&u=
uml;
ile ilgili bir kitapta önsöz yazma şerefini bana 10 gün
içinde sağladığın için sana sonsuz
teşekkürler.
027 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 383 31 MAYIS - 08 HAZİRAN 2004
Sak Üst&=
uuml;nde
Damdağan, Kaz Beline Vurmayı…
YÖ= ;K yasası en çok, hayatını üniversiteye adamış öğretim üyeleri, üniversite personeli = ve öğrencileri ilgilendirir. Ancak medyadaki tartışmalarda= en çok fikir yürütenler, her ne kadar büyük bir kısmı öğretim üyesi iseler de ya politikaya atılmış veya üniversitede üst düzey görev üstlenmiş kişiler. Yükü omuzlarında taşıyan öğretim üyelerine pek soran yok. Zaten sor= ulsa da pek çoğumuz -b= en de içinde- bugünkü yasayla söyleyeceklerimizi ancak sembollerle anlatabiliriz. Ben de böyle yapacağım, siz anlayın.
Ben Ka= dın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanıyım. Beni bir takımın teknik direktörü olarak düşünün. Kliniğin hedeflerini dünya standartlarında düşünüp ona göre düzenleme yapmak için bilge ve yetenekli insan gücüne, araç gerece ve uygun ortama gereksinimim var. Kendi sekreterimi, kendi hemşiremi ve kendi asistanımı kendim seçemiyorum. Araç gerecimi kendim seçip alamıyor, bilgiye erişmek için kendi düzenimi kuramıyorum. Kliniğimde çalışan sağlık personeli ayr= 5; bir otoriteye, sekreterler ayrı otoriteye bağlı. Onları eğitme ve yönlendirme şansım yok. Araç gere&cced= il; değil alımı, bakımı bile kontrolümün dışında. Yani tokmak kırk ayrı kişinin elinde, davul bizim sırtımızda. Oysa ki yasalar yapılan her hatanın faturasını klinikteki hekimlere ve öğretim üyelerine çıkarır. Yani teknik direktör, takımı küme düşürmüştür.
Bir ilişki var mı bilmiyorum ama bir seyahatte adam karısın= a 25 Milyon lira verir, sonra “Canım karıcığı= ;m akşama kadar serbestsin istediğin kadar gez ve canın ne iste= rse satın al.” demiş. Kadın da Tanrıya dönüp bağımsızlığı ve özerkliği için şükretmiş.
YÖ= ;K kanunu değişecek ve üniversitelerin önü açılacak diye sevinmiştik. Tepede tarafların gizli niyetleri bir hilkat garibesi ortaya çıkarttı. Allah’= ;tan ki sağ duyulu kişilerin bir kısmı hala yönetimde ve güçlü de yürürlüğe girmedi.
Oysa k= i bir takım şeyleri düzeltmek o kadar kolay ki. Dünyada gelişmiş ülkelerdeki başarısı kanıtlanmış üniversite düzeni, aynen ülkemizd= e de kurulabilir. Ama bugünkü düzeni kendi çıkarlarına uyarlamış bilge (!) kişiler hem= en itiraz edecektir. Amerika için uygulanan bir yöntem bizim şartlarımıza uyar mı? Bizim kendi koşullarımız… Vatan ve milletin yüksek menfaatleri… ve de zaten hem de bilakis…vs. vs. Her nedense aynı kişiler kendi çocuklarını yurt dış= ;ına okumaya gönderirken, Armani’den elbise, Versace’den gömlek alırken, Porshe’ye biner veya Rolex saat takarken ve= ya Petrus şarabı içerken ve hatta ilk defa Amerika’da bulunmuş bir teknikle ameliyat olup, hatta bunun için Amerika’ya giderken hiç bunlar bizim için yapılmamış diye düşünmez. Yok yok yanlış düşündüm. Tüm bunlar beriki Türkiye için evet, öteki Türkiye için hayı= ;r.
Ş= öyle düşündüm, bir yanda liseden çok kötü muzır düşüncelerle yetişmiş öğrenci= ler, diğer yanda kendine güvenen üniversiteler ve o üniversi= teler, “Siz onları bize gönderin, bize güvenin, biz eği= tim ve öğretim kurumlarıyız, dört yılda onlar= 5; eğitir Ülkesine ve tüm Dünyaya kazandırır= 5;z.” diyebilsin ve desin ki “Hiç üniversitemden mezun o= lup devlet bütçesinden zengin olan, devleti dolandıran kiş= ;i var mı, hepsi birer kahraman”.
Adam h= amama gider, çıkınca bakar ki eşyaları çalınmış. Tam bağıracak hamamdan bir görevli koluna girer. -Aman, “Hamam sahibi belalı duyarsa hamamın adını kötüye çıkarıyorsun diye seni delik deşik eder.” der. Adam susar, “Peki der beni patrona götürün.” Götürürler… “Çok teşekkür ederim muhteşem bir hamamdı, suyun sıcaklığı hamamın ısısı, göbek taşı, tellaklar, nalınlar ve hamamın temizliği… Ancak der merak ediyorum çıplak vücudunu gösterip, ben hamama böyle mi geldim?”
Ben ke= ndimi bildim bileli YÖK değişsin demeyene, ama değişmeye kalkınca da itiraz etmeyene rastlamadım.
Ke#= 1;anlı Ali oyununda Haldun Taner Sarhoş Rasih’e bir şarkı söyletir ve şarkının sonu şöyle biter:
Sarhoş Rasih benim a=
dım
=
Sen
bilirsin bir – iki, ben bilirim on iki
&nbs=
p; Küçüklere
emzik daya,
&nbs=
p; Büyüklere
mevki paye ki,
&n=
bsp; Görmeyeler
hakikati.
028 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 384 09-15 HAZİRAN 2004
Bu ne
çelişki Tanrım !
İ= nsanların her şeyi bilmesi olanaksızdır. Bu nedenle bu yazım Türkiye’deki sadece Kadın Hastalıkları ve Doğ= ;um Anabilim Dalı için geçerli.
Ü= niversitede bir kişinin akademik aşama yapabilmesi için olmazsa olmaz kuralı, uluslararası platformda kendini kanıtlamış= A – B – C grubu yabancı dergilerde birinci isim yayın yapmak. Bir bilim adamının böyle bir dergide yayını yoksa akademik aşama yapamaz. Ülkemizde üniversite eğit= imi Türkçe olsun diye direnenler, milli üniversite nutku atanl= ar hatta çeşitli nedenlerle bu kurallardan sıyrılıp aşama yapmış olanlar dahi büyük bir bilim adamı edasıyla bu görüşü öylesine savunurlar ki aksi görüş öne sürüldüğünde mangalda kül bırakmazlar. İlk bakışta üçüncü kişiler yayın konusunda ki bu titizliğe saygı duyarlar. Ancak gelin gerçekleri irdeleyel= im.
Neden = milli üniversite diye ısrar edenler, milli dergilerimize hiç değer vermezler ?
Kü= ;çümsediğim için söylemiyorum; gerçekten saygın yayın organları olan Suudi Arabistan, Yeni Zelanda, Hindistan’da yayın yapan dergilerde makale sunsanız saygın kabul edilir d= e, ülkemizdeki bir yayınınız hiç hesaba katılmaz ?
İ= ngilizce böyle bir dergide yayın yapmak inanın bilim adamlığı için çok önemlidir. Beni bu yazıyı yazmaya sürükleyen neden, kendi dergilerimizin uluslararası yayın kabul edilmediğidir. Akademik aşamaya karar vericilerin eğitim Türkçe olsun ısrarlarıy= la aşama için uluslararası yabancı yayın şartı arasında sizce bir çelişki yok mu ? Biliyor musunuz, Türkiye de o= nlarca bilimsel dergi var. Eğer bu dergilere biz saygı duymazsak başkaları duyar mı ? Genç bilim adamlarının önüne bu şartı koyan bizler, uluslararası platformda saygın bir dergi çıkartmadığımız için yüzümüz kızarmaz mı ?
Ö= ğretim üyesi olmanın bir puanlaması olmalı. Kaç saat de= rs vermiş, kaç uzman yetiştirmiş, öğrencilerin= den kaçı başarıyla bir üst aşama yapmı#= 1;, kaç kitap yazmış, kaç defa ulusal ve uluslararası kongrede saygınlıkla dinlenmiş vs. İnanın yayın kısmı bu görevlerin çok azını oluşturu= r.
Mesela= yeni kurulmuş bir fakültedeki öğretim üyesi, köklü bir fakültede ki 20 öğretim üyesinin anlattığı dersi tek başına anlatır, ameliyatları tek başına yapar, asistanları tek başına yetiştirir ve daha nice güçlüklerle karşılaşır. Fakülte yeni olduğu için ne arşivi ne altyapısı ne de zamanı kaliteli araşt= 05;rma için uygundur. Bu neye benzer biliyor musunuz, 5 yıldır cephede çarpışan bir kurmay albay ve 5 yıldır Ankara’da karargahta çalışan kurmay albay. Paşa olmak için getirilen şartta, en az üç defa opera seyretmektir. Sizce cephede çarpışan albaya veya Anadolu da nice yokluklar içinde hatta türlü çeşitli poli= tik baskılar içinde eğitim yapan öğretim üyesin= e haksızlık değil mi ?
Biz yönetmelik hazırlayıcılar artık doğmalardan kurtulalım. Ayaklarımız yere bassın. Koyduğumuz şartları gençlerimizin önüne sunduğumuz olanaklara göre ayarlayalım. Yoksa vicdanımız sızl= ar. Basın da sanki bir matahmış gibi olayı derinlemesine irdelemeden karar vermesin.
Biz T&= uuml;rk Föto-Maternal Tıp ve Perinatoloji Derneği olarak çıkardığımız İngilizce yayın yapan GORM dergisini, Güneydoğu Avrupa Perinatoloji Derneği ile birlikte uluslararası standartlara yükseltmek için 4 yıldır uğraş veriyoruz. Başta editör Prof. Dr. Sinan BEKSAÇ olmak üzere tüm sınavlardan geçti= k. Umarım 1-2 yıl içinde bu hayalimiz gerçekleşir. Ancak o zaman biz ağabeylerin gençlerden bu tür yayın= lar istemeye yüzümüz olabilir.
Bizim = tüm geçmiş noksanlarımıza rağmen böylesine saygın yayınlar yapan genç arkadaşlarımı yanaklarından öper ve önlerinde saygıyla eğilirim.=
Bir do= ktorun başarısı hastasının sağlık sorununa bağlı yaşam kalitesini yükseltmektir. Bir eğitimci= nin başarısı ise öğrencisinin kendisini geçmiş, daha başarılı olduğunu görmekt= ir.
029 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 385 16-22 HAZİRAN 2004
Üniversi=
te Kanun
Tasarısı, ETİK ve BİAS…
Etik kelimesinin ne anlama geldiğini anlayabilmek için sözlüklere ve bu konuda yazılmış kitaplara baktığımızda kolayca anlaşılamayacak bir kavr= am olduğunu görürüz. Eğer kısaca ifade edilebilseydi, her ulus aslen Yunanca “Ethicos” kelimesinden gelen etik yerine kendi dilinden bir kelime kullanırd= 5;. Webster’s Lugatına baktığımızda “Etik: Doğrular ve yanlışların ahlaki değerlerimiz açısından irdelenmesi.” olarak tarif edilir. Ancak doğrular ve yanlışlar zaman dilimine göre değişebileceği gibi yöreden yöreye de değişebilir. Hatta aynı zaman diliminde ve aynı yö= rede neyin doğru neyin yanlış olduğu kişiden kişiye bile farklılık gösterebilir. Ve hatta aynı zaman dilimi= nde aynı yörede aynı kişi aynı olaya baktığı açıya göre doğru veya yanlış diyebilir.
Ben bir toplantıya iki eşim ile birlikte gitsem hemen herkes beni ayıplar. Aynı kongreye Saudi Arabistan’lı meslektaşım iki karısıyla gelse pek tepki vermezler. Çünkü onu bulunduğu yörenin kurallarına göre yargılamışlardır. Yine aynı toplumda ben dedemin ikinci eşinden torunuyum desem yine pek ciddi tepki almam. Çünkü onu ayrı bir zaman dilimi içinde değerlendirmişlerdir. Yaşamım boyunca, gebelik sonland&= #305;rılmasına, inançları doğrultusunda mutlak karşı olan birçok kişi tanıyorum ki yasal olmayan ilişkilerinin gebeliklerini sonlandırmak için her yola başvurmuşlardır.
Riyad&= #8217;ta (Saudi Arabistan) bir kongrede “Genetik olarak sakat çocuk doğurma olasılığı yüksek kişiler söz konusu olduğunda, ülkemizde böyle bir durumda başkasının sperm ve yumurtası ile gebelik yasak oldu= 87;u için bu çiftlerde sağlıklı bir çocuk sa= hibi olmaları amacıyla başkalarının sperm veya yumurtasını kullanamıyoruz.” dedim. Ancak o kişiler sorduğunda “Hekimin doğruyu söylemesi gerektiğinden, bu müdahalelerin yapıldığı ülkeleri söylüyoruz.” dediğimde gerçekten bilgi birikimine inandığım meslektaşlarım bu görüşüme katılmadı= ;lar ve tüm günaha benim de ortak olduğumu söylediler. Peki “Bu aile ne yapsın ?” diye sorduğumda tü= ;m iyi niyetleriyle “İlk eşini boşamadan yen= i bir eş alsın.” diye cevap verdiler. Ancak bu kural sade= ce erkekler için geçerli. Bilge kişiler en azından içinde bulundukları zaman dilimi için ülkelerinin yasaları doğrultusunda tüm yanılgılardan arınabilir. Ancak insanlar ne kadar bilge ve iyi niyetli olursa olsun bazı durumlarda kararlarına etki eden faktörler vardır = ki buna BİAS denir.
Bİ= ;AS’ı tam Türkçe’ye tercüme etmek mümkün değildir. Yan tutma, taraf tutma gibi isimler verilse de olay tamamen farklıdır. Örneğin Fenerbahçe – Galatasaray maçında aynı pozisyona Fenerbahçeli tüm iyi niyetiyle “Penaltı.” derken, Galatasaraylılar “Hayır penaltı değil.” der. Zira algılar beyine duyu organlarımızla girdiğinde, beyin önceki programına göre olayı yorumlamıştır ve bu kimsenin suçu değildir. Bu nedenle bilimsel çalışmalarda bu tür yanılgıları ortadan kaldırmak için birçok yöntem uygulanır. Yine de tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Tü= ;m bu gerçekler ışığında üniversite kanunu, istenmeyen etkilerden kurtulmak için kendini aşmış, bugüne kadarki performansıyla kendini kanıtlamış, kendini üniversite ve öğrencilerine adamış, her türlü dünya nimetlerine boş verebilen bilge kişile= re hazırlatılmalıdır. Benim bildiğim Türkiye’de bu tür insanlar o kadar çok ki. Prof. Dr. Mithat ÖZHAN, Prof. Dr. Osman TEKİNEL, Prof. Dr. İbrahim GENÇ, Prof. Dr. Türkan SAYLAN, Prof. Dr. İhsan DOĞRAM= ACI aklıma hemen geliveren saygın hocalarımızdır. &Oum= l;yle 10-15 kişilik bir grup kimsenin etkisinde kalmaksızın yurtdışında bir otele kapanır. İnanın 15 g&uu= ml;n içinde bir şaheser yaratırlar.
Bu bil= ge kişilerin kararına tüm taraflar saygı ile uymalıdır. Hiçbir şey mükemmel olamaz ama mükemmeli ararken iyiyi kaçırmamalı ve noksanlık= lar uygulama sırasında görülüp her yıl yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Eğer YÖK yasas= 5; şu anda görev yapan hangi kademede ol= ursa olsun, öğretim üyeleri ve belli şekilde şartlanmış politikacılarla birlikte hazırlanı= rsa tüm iyi niyetlerine rağmen kaçınılmaz yanılgılara düşülecektir. Hele böyle bir kuru= lda taraflar varsa tıpkı iki rakip takımın seyircisi gibi, inanın iyi niyetle ve büyük bir adalet duygusuyla kendi açısından doğru için kahramanca mücadele edecektir.
Tö= ;relerimiz bilge kişilerin kestiği racona saygı duymayı öngörür. Umarım yeni hazırlanacak YÖK yasas= 305; ülkemizdeki eğitimi uluslararası en üst düzeye çıkarır.
030 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 386 23-29 HAZİRAN 2004
Kurumlar ve
İnsanlar…
Kuruml= ar da insanlar gibi doğarlar. Çocukluk ve gençlik devrelerini tamamladıktan sonra olgunlaşırlar. Her devrin kendine gö= ;re heyecanları vardır. Ancak olgunluk yalnız kendine değil çevreye de ışık tutar. Çukurova Üniversit= esi de tüm bu süreçleri geçirmiştir. Hatta çocukluk ve gençlik sürecinde de olgun bir üniversi= te görünümü verebilen ender kurumlardandır. 16 Haziran 2004 tarihinde yapılan Rektörlük Seçimlerinde de örnek bir kurum olduğunu göstermiştir.
Ü= niversitede kendilerini hizmete adamış 3 aday centilmence mücadele etmiş ve Sayın Alper AKINOĞLU ipi göğüslemiştir. Seçim orada bitmiş, herkes görevine dönmüş ve tüm taraflar yine kardeşçe ve sevgiyle hizmete devam etmiştir. Bu sevgi ve saygı ortamı yeni seçime kadar devam edecektir.
Art= 05;k olgunluk devrini yaşayan üniversitemizden yalnız öğrencilerimiz değil, tüm insanlığın yararlanabilmesi için bir isteğimiz var. O da şu:
1960= 8217;lı yıllarda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenci iken kürsü derslerimiz herkese açıktı. Biz Tıp Fakültesi öğrencileri örneğin Hukuk Fakültesinin derslerine katılabilir, diğer öğrenciler de bizim derslerimize katılabilirdi. Dersler öğrenci olmayanlara da açıktı. Örneğin “İnsan Anatomisi” gi= bi Latince kelimelerle dolu ağır bir dersi Prof. Dr. Sami ZAN anlattığında derse 1 saat önce gitmezseniz ancak ayakta dinleyebilirdiniz ve koca amfi tıklım tıklım dolar ve herkes dersi derste öğrenirdi. Günümüzde bu açıklık kalktı. Bunun başlıca nedeni üniversitelerin haklı olarak aldığı güvenlik nedenleridir. Buna karşın bu zaman sürecinde teknoloji süratle ilerledi. Artık dersleri üniversite televizyonunda canlı olarak yayınlamak mümkün. Eğer programlar önceden belirlenir ve yayınlanırsa herkes dersleri evinde da= hi izleyebilir. Bilgi de sevgi gibi paylaşmakla çoğalır. Üniversitelerin amacı asla diploma verme makinesi olmamalı, eserini eğittiği insanların kalitesi ile göstermelidir. Üniversitemizdeki insan gücü, Adana da en az 3 tane daha üniversite kurulacak kapasitededir. Batılı ülkelerdeki üniversite ve üniversiteli sayısına erişebilmemiz için -öğrencilerden yeterinden fazla talep olduğuna göre- bizlere o talebelere ulaşacak arzı yani üniversite sayısını veya en azından üniversite düzeyinde bilgi kaynağını artırmak düşer. kampusumuz muhteşem. Hep birlikte onbinlerce öğrenciyi daha kucaklayalım. Bizim öğrencilerimiz elinde diplomayla iş arayan değil, iş yaratan birer yatırımcı olsunlar.=
&Ccedi= l;ok büyük bir işadamına sormuşlar, “Başarını neye borçlusun ?” diye. O da “Kendimden daha akıll= 305;, bilge ve becerikli kişileri çalıştırma sanatına.” demiş.
Gen&cc= edil;lerimiz bizlerden hizmet bekliyor.
&n= bsp; Yukarıda Prof. Dr. Sami ZAN’dan bahsettikten sonra şu acı olayı= da anlatmadan geçemeyeceğim...
&n= bsp; Sayın hocamız Prof. Dr. Sami ZAN o günkü şartlardaki öğretim üyeleri gibi araba alacak gücü olmadığından üniversiteye otobüsle gelip giderdi. = Ve bir gün otobüsle evine dönerken kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Kimse tanımadığından H= aydarpaşa Numune Hastanesi morguna kaldırmışlar. Biz öğrencileri o’nu 2 gün sonra, bu sahipsiz kim diye tetkik ederken fark ettik. Bu olay tüm hekimlik toplumun= u ve öğrencilerini kahretmiştir. Oysaki tüm öğrencileri o’nun için şartlar ne olursa olsun = her şeyi yapmaya hazırdık.
Bir ne=
sli
kendine hayran etmiş, kendisini öğrencilerine adamı#=
1;
büyük insan ve eğitimci değerli Prof. Dr. Sami
ZAN’ı rahmetle
anıyor Allah’tan mekanının cennet olmasını
diliyorum.
031 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 387 30 HAZİRAN-06 TEMMUZ 2004
Onurlu İ=
nsanlar
ve Görev…
Say=
05;n
Celal BAYAR’ı köpek davasından
yargılıyorlar… Herkes aleyhinde bir şeyler
söylüyor. Sayın Celal BAYAR’ın dinlediğini b=
ile
tahmin etmiyorum. Sonunda hakim müdafaasını istiyor. Say=
5;n
Celal BAYAR yerinden yavaşça kalkar, başı dimdik R=
20;Söyleyeceğim
hiçbir şey yoktur Hakim Bey.&n=
bsp;
Benim için böyle bir dava ile yargılanmak dahi
yeterince zül’dür.” der ve oturur. Yine
Yargıç “Tüm arkadaşlarınız aleyhinizde
konuşuyor, bir şey söylemeyecek misiniz ?” diye sorar.
Sayın Celal BAYAR yine ağırca yerinden kalkar “Arkadaşlarımın
hepsi memleketlerinin en saygın insanlarıdır. Ne demişl=
erse
doğrudur.” der.
Baz=
05;
insanlar o kadar gururludur ki şaibe bile onları kahreder.
Padişahlarımızdan birinin zamanında, doğu
vilayetlerimizden birinde eşkıya hakimdir. Hangi Vali gittiyse so=
runu
çözemez. Bir gün Sadrazam “Padişahımız
efendimiz, Kapalı Çarşı’da akıllı bir
esnaf var. Vali olarak o’nu tayin edelim. Arkadaşları konuyu
halledeceğine inanıyorlar.” der. Padişah son
çare öneriyi kabul eder. Doğudan hiçbir köt&uu=
ml;
haber gelmez. Padişah araştırır, eşkıya
kalmamış, insanlar barış ve sulh içinde mutludur=
lar.
Sonra görevini başarıyla tamamlayan Vali, eski işine
döner. Ama bu kez İstanbul’da eşkıya hakimdir.
Padişah bir türlü sorunu çözemez. Yine bizim Kap=
alı
Çarşı esnafını çağırır.
İstanbul’u da düzeltmesini ister. Esnaf ağlamaklı
“Padişahımız efendimiz, lütfen beni bu göre=
vden
affedin. Ben bu sorunu çözemez, başarısız olurum=
. .”
der. Padişah “Oğlum sen en azılı
eşkıyaları dize getirdin. Bu senin için çocuk
oyuncağı olmalı.” der. Esnaf anlatır R=
20;Efendim,
ben buradan giderken yanıma 5 tane serseri aldım. Gider gitmez
eşkıyalara haber salıp anlaşalım diye konağa
davet ettim. Eşkıyalar gelir gelmez hepsini yakalattım ve
getirdiğim 5 serseri ırzlarına geçti. Eşkıy=
alar
bunu ar etti ve bir daha dağdan inmedi. O yörenin
eşkıyası bile onurludur ve benim yöntemim de sadece bu.=
Bu
yöntemi ben İstanbul’un eşkıyasına uygulasam
adamlar değil ar etmek şakır şakır oynarlar.=
b>”
der.
Bu
öyküyü niye yazdım biliyor musunuz ? Ülkemizde
öyle onurlu insanlar var ki sözünü ettiğim
yöntemleri kurnazca kullanan insanların şerrinden korkarlar.=
Bir
kalleşliğe kurban gitmemek için hep susarlar. Birkaç
çok yürekli hariç, bu insanları biz yönetimde
göremeyiz. Oysaki cesur olmak gerek. Ve tüm iyi insanlar bu onurlu
insanlara destek vermeli ve göreve yönlendirmelidir. Bunun en
güzel örneği Çukurova Üniversitesinde kurulan
Platformun başarısıdır. Tüm Adanalılara,
Çukurova Üniversitesi öğretim üyelerine, Platfor=
ma,
Prof. Dr. Alper AKINOĞLU’na ve Basına teşekkürler=
.
032 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 388 07-13 TEMMUZ 2004
Kardeş
Kardeşi Yar’dan Atmış, Koşmuş Yar
Başında Tutmuş…
Ge&cce=
dil;en
hafta komşumuz Yunanistan’ın Çek Cumhuriyeti ile
yaptığı yarı final maçında
Türkiye’de hemen hemen herkesin kalbi Yunan Milli Takım=
5;
için atıyordu… Daha sonra final maçı geldi
çattı. Komşumuzun bu maçı da alarak Avrupa
Şampiyonu oluşu gecesi Taksimdeydim. Taksim Türk ve Yunan
bayraklarıyla süslenmişti ve sabaha kadar davul zurna
eşliğinde sirtaki ve kasap havası oynandı, manzara
görülmeye değerdi.
Marmar=
a’da
ki büyük deprem sırasında, ben Türk-Yunan Doğ=
um
Hekimleri Platformu başkanıydım. Felaketten hemen sonra
aynı platformun Yunanlı başkanı Sayın Ghingonis be=
ni
aradı. Başsağlığı diledikten sonra “Sizin için ne yapabiliriz ?”
diye sordu. Ben de “İna=
nın
bilmiyorum, çaresiziz, şimdilik kan gönderebilirsiniz.=
”
dedim. Sayın Ghingonis Yunanistan da bir kampanya
başlatmış, “Suyun öte yarısındaki
kardeşlerimiz çaresiz.” diye. Bunun üzerine
Yunanistan da yüz binlerce Yunanlı kan vermek ve yardım etmek
için birbirleriyle yarışmış. Bu olgu zaten iki
kardeş halk arasında var olan Türk-Yunan dostluğunda ye=
ni
bir sayfa açtı ve her iki ülke dışişleri g&=
ouml;revlilerinin
de katkısıyla gittikçe gelişti. Her iki taraf ön
yargılardan uzak, sorunları tek tek çözmeye
başladı.
Bir g&=
uuml;n
Margaret Papandreu’nun da içinde bulunduğu Türk-Yunan
dostluğuna gönül vermiş sivil toplum örgütleri
temsilcileri Atina’da buluştuk, kimler yoktu ki, Prof. Mithat Me=
len,
Prof. Selçuk Erez bunlardan birkaçı. Türk ve Yunanl=
ı
barışseverler masalara serpiştirilmişti ve ne tesad&uum=
l;f,
masada iki Yunanlı ve iki Türk ve dördümüz de Robe=
rt
Kolejde aynı devre okumuş ve aynı tiyatro oyununda beraber
sahneye çıkmıştık. Gönül, ben, Evangel=
ia
ve Hercule Milas.
Tü=
;rk-Yunan
Doğum Hekimleri Platformu başkanlığım
sırasında Kardak krizi patlak vermişti. Neredeyse sıcak
savaş başlayacaktı ve biz Kapadokya’da Yunanlı
meslektaşlarımızla birlikte uluslararası bir kongre
düzenlemiştik. O günkü dışişleri
müsteşarı Sayın Onur ÖYMEN’i ziyaret ettim ve
“Açılış konuşması yapacağı=
m.
Maksadı aşan bir şey söylememem için
konuşmamın sınırlarını belirler misiniz ?=
”
diye sordum. Sayın Onur ÖYMEN bana “İstediğini
söyleyebilirsin. Sizler hata yapmazsınız. Amacı aş=
an
konuşmalar sadece politikacılar tarafından yapılır=
.”
dedi.
İ=
nsanları
en çok dostlarının ve sevdiklerinin yaptığı
hatalar kahreder. Bu nedenle de kardeşler ve arkadaşlar
arasındaki kavgalar çok ciddi olur. Düşünün
otuz senelik arkadaşınız size ihanet etmiş… Kime
güveneceksiniz? Yeni bir
arkadaş edinmek yeni bir otuz sene demektir. Buna zamanınız =
bile
yoktur. Bu nedenle o kadar bıçak yarasına karşın
Sezar’ı kahreden Brutüs’ün bıçak dar=
besi
olmuştur. Bunun için “Sende mi Brutüs ?”
demiştir. Dostlar arasındaki anlaşmazlıklarda -dı=
51;tan
onur nedeniyle belli etmeselerde-
taraflar içlerinden bir fırsat yaratılsa da
barışsak diye düşünür. Büyük
Atatürk’ün 9 Eylül’de İzmir’e
girişinde Yunan halkının sembolü olan Yunanistan
Bayrağına gösterdiği saygı birçok şeyi
kanıtlar. Harpten hemen sonra Venizelos ile Atatürk arasında=
ki
büyük dostluk hepimize örnek olmalıdır. Lozan da g=
alip
devletlere karşı büyük mücadele ile elde
ettiğimiz haklarda, Yunanistan delegesi Sayın Venizelos’un,=
Sayın
İsmet İNÖNÜ’ye verdiği içten
desteğin büyük katkısı olmuştur*. Yunanlı=
; meslektaşlarım
kendilerine karşı iki meydan muharebesi kazanan (I. ve II.
İNÖNÜ) Sayın İsmet İNÖNÜ’n&uu=
ml;n
oğlu Sayın Erdal İNÖNÜ’ye oybirliği ve
büyük coşkuyla Sorranus Barış
ödülünü vermişlerdir.
Tanr= 305;m, yüce Atatürk’ün hayalini gerçekleştir. Hepimizin yurtta ve cihanda sulh içinde yaşamamızı sağla. Yıllarca kardeşçe yaşadığımız başta Yunanlılar olmak üzere tüm etnik gruplarla kardeşçe yaşayıp birbirimizin başarılarıyla övünmemizi sağla.<= o:p>
Kom=
51;u,
Avrupa kupası sana çok yakıştı, bize de Dün=
ya
kupasında Avrupa şampiyonuyla eleme maçı oynama
şansı doğdu. Yenersek Avrupa şampiyonunu yendiğimiz
için sevinecek, yenilirsek Avrupa şampiyonuna yenildik diye faz=
la
üzülmeyeceğiz.
Gelin =
Atina
Olimpiyatlarında üzerimize düşen görevi tam
yapalım.
* Bu öyküyü bana Sayın Erdal İNÖNÜ
anlattı.
033 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 389 14-20 TEMMUZ 2004
İğn=
e ve
Çuvaldız…
Osmanl= ı-Rus harbi sırasında bir Rus anne askere giden oğluna gururla sarılır ve onu hazırladığı muhteşem kahvaltı sofrasına götürür “Oğlum, cephede her sab= ah böyle bir kahvaltı yap ve öğlene kadar 10 tane Türk kes. Sonra öğlen sıkı bir yemek ye, akşama kadar d= a 10 Türk daha kes.” der. Genç delikanlı annesine dönüp “Anne, ya Türkler beni keserse.” deyince kadın masumane döner “A oğlum sen onlara ne yaptın ki !” der.
Bu &ou= ml;yküyü lisede tarih hocamız rahmetli Sami Nafiz TANSU anlatmışt= 5; ve empatiye örnek göstermişti. Çevrenize bakın, çok kişi ne hainlikler yapar, karşı taraftan, yaptıklarının yüzde biri kadar kendine yapılsa hem= en kıyameti koparır. Oysa ki Rus anne bir an düşünebi= lse ve diyebilse ki “Cepheye gelen her Türk gencin ann= esi de kendi yaptığı gibi yapmış ve her ölen delikanlı geride evlat acısı ile yanan bir anne bırakmıştır.”
Tü= ;m insanlar bir eylem yaparken aynı anda o eylem kendine yapılıyormuş gibi düşünebilse birçok s= orun kendiliğinden çözülebilirdi sanıyorum. Hasta mua= yene eden doktor bir an kendisini hastasının yerine koyabilse, polis kendisini zanlı yerine, profesör kendisini karşısındaki öğrencisinin yerine koyabilse !
1972 yılından bugüne öğrenci imtihan ederim. Öğrencilerimin çoğu şimdi profesör. Çoğunun öğrenciliklerinde sınavdaki hallerini, şimdi öğrencileri sınav yaparkenki halleri ile karşılaştırıyorum da, 180˚ derece ters. Daha sonra aynı öğrencilerimin çocukları okuyor, bu k= ez onların imtihanlarından söz ederken tekrar 180˚ derece ters.
&Ccedi= l;ok sevdiğim bir öğrencim daha sonra öğretim üyesi oldu. Sınavlarda benim öğrencilere gösterdiğim toleranslara zaman zaman tepki gösterir. Örneğin 60 puan barajı olan bir sınavda ben 57 ve yukarısını hep başarılı kabul ederim. O arkadaşım da “Peki o zaman baraj 57 olmuyor mu ? 56 alanın ne suçu var ?” der. Kendine göre biraz haklıdır da. Şimdi o öğrencimin çocuğu= bir başka üniversitede 59 puanla kalınca bir yıl kaybetti ve ben bunu, bu çok sevdiğim öğrencim odama gelip “= ;Hocam haklıymışsınız.” deyişi ile öğrendim. Keşke hepimiz empatiyi, böyle acı bir tecrübe yaşamadan öğrenebilsek. Bazen küçücük bir tolerans birçok felaketi önleyebilir. Şöyle geriye dönüp bakarsak toleransın ve toleranssızlığın hepimize nelere malolduğunu görürüz.
Empati=
nin
Türkçe karşılığı “Çuvaldızı
başkasına batırmadan önce iğneyi kendine batı=
r.”
olsa gerek…
034 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 390 21-27 TEMMUZ 2004
Lükü=
;s Hayat
Opereti…
TRT 3&= #8217;te parlamentoda (TBMM TV) canlı yayın başladığın= dan beri, hiçte az olmamak kaydıyla oturumları izlerim. Demokrasilerde parlamento halkın iradesini temsil eden en güçlü kurumdur. Tüm yasalar hatta belli birkaç= ana madde hariç anayasa bile bu kurumda değiştirilebilinir. Ya= sama ve denetimin mutlak hakimidir. Hem sorumludur hem güçlüdür hem de işler kötü giderse halk bir daha seçmez. Bu nedenle her yaptığı toplum yararına olmak zorundadır.
Parlam= ento hakkındaki düşüncelerimiz oturumların televizyondan yayınlanmasından önce ve yayınlanmasından sonra neredeyse 180 derece farklı oldu.
Parlam= ento yayınlarını yakından izleyin. Aşağı yukarı 550 milletvekilinden oluşan parlamentoda, en ciddi kanunların görüşüldüğü oturumlar da= hil, ben hiçbir zaman 25-30 kişiden fazla parlamenteri bir arada görmedim. Eğer gerçekten bu kadar kişi yetiyorsa, 550 milletvekili niye ? Eğer yetmiyorsa, neden parlam= entoda değiller ? Bir türl= ü çözemiyorum… Bir de hazmedemediğim, bir partiden seçilen milletvekilinin görüşleri tamamen zıt bir başka siyasi partiye transferi !
1960= 8217;lı yıllara kadar milletvekili adaylarını, her bölgenin par= ti delegeleri kendileri seçerdi ve çok az bir teknik parlamenter genel merkez tarafından merkez adayı olarak gösterilirdi. Bu nedenle parti değiştiren milletvekilleri, kendini seçenler tarafından ağır bir şekilde suçlanacağından, düşünseler bile cesaret edemezlerdi. Eğer bir grup parlamenter genel merkezle ters düşerse, kendi görüşleri doğrultusunda yeni p= arti kurarlardı. Örneğin, “Demokrat Partisi” “= ;Halk Partisi” içinden, “Hürriyet Partisi= b>” de “Demokrat Parti” içerisinden çıkmıştır.
Uzun zamandır milletvekili adaylarını partililer seçmiyor, genel başkan seçiyor. Eğer bir parlamenter parti değiştirirse iki anlamı vardır : Ya genel başkan iyi irdelemed= en hak etmemiş bir kişiyi aday göstermiştir ya da aday ç= ;ok iyidir de genel merkezin görüşlerini beğenmiyordur. Bu = iki durum da milletvekilini kaybe= den genel başkan için kötü puandır. Beni hayrete düşüren diğer bir husus da rakip partinin böylesine etik olmayan bir davranışa prim vermesidir. Bu tip tutumlar toplu= mun değer yargılarını sarsıyor. Ben parlamenterlerin b= ir kısmını yakından tanıyorum. Hepsi mükemmel insanlar. Böyle birkaç olgu parlamento ile toplumun arasını açmamalı. Çünkü, “DEMOKRASİ” den baş= ;ka güvenebileceğimiz başka hiçbir rejim yok.
“= ;Lüküs Hayat” operetinde çok güzel bir şarkı vardır;
“Aldatırsa beni karım,
Ben ona bir iş
yaparım.
Aşığ&=
#305;
ile yakalatıp,
Hemen bir nikah
kıyarım.
Beni aldatan kar=
5;,
Onu da aldatır = elbet.”
035 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 391 28 TEMMUZ-03 AĞUSTOS 2004
Söyleyec=
eklerim
hayal değil… -I-
&n= bsp; Bu hafta üniversite giriş imtihanı sonuçları açıklandı. Yine binlerce kişi açıkta kala= cak. Sınavı başarı ile kazanan şanslı bir avu&cced= il; kişi dışında öğrencilerin çoğu istedikleri yere değil de puanlarının tuttuğu bir fakülteye girecekler. Oysa gönül arzu ederdi ki, Türkiye’de yüzlerce üniversite olsun ve her isteyen istediği eğitimi alabilsin. Yalnız ülkemiz öğrencilerine değil de bütün dünyaya ışık tutabilsin. Aslında bu olmayacak bir hayal değ= ;il.
&n= bsp; Dış ülkelere baktığımızda o kadar çok üniversite var ki… Tabi üniversite mezunu da. Biz bir yandan “Aman canım herkes de üniversiteye gitmesin.” diyoruz, bir yandan da batılı ülkelerdeki üniversite me= zunu sayılarına bakıp imreniyoruz. Batıda küç&uu= ml;k bir kasabada bile üniversite var. Örneğin, 50-60 bin nüfuslu Almanya’nın Giessen şehrinde öğrenci sayısı 35 binlere varan dünyanın en büyük üniversitelerinden biri olan “Justus Liebig Üniversitesi” var. İlk röntgen bu fakültede keşfedilmiş ve uygulanmış. Bunu keşfeden Röntgen’in mezarı Giessen’de ve yine ilk kimyasal gübre bu üniversitede keşfedilerek tüm dünyaya yayılmış. Bu nedenle de bu üniversiteye kimyasal gübreyi keşfeden bilim adamının ismi verilmiş.
&n= bsp; Ben 1974 yılında Çukurova Üniversitesine geldiğimde = bir avuç öğretim üyesiydik ve Tıp Fakültesindeki öğrenci sayımız hemen hemen bugünkünün aynısıydı. Oysaki şimdi sadece benim kliniğimdeki öğretim üyesi sayısı 10 kat arttı. Buna karşın öğrenci sayısı artmadı.
&n= bsp; İyi bir planlamayla, bu kadar öğretim üyesi ile bugünkü kapasitemizin 10 misli öğrenciyi eğitebiliriz. Üniversi= tenin alt yapısı değişti, hatta Adana değişti. Tam = bir üniversite şehri oldu. Üstelik aynı şehirdeki üniversiteler arası rekabet gelişmeyi daha da hızlandıracak ve bu yarışma beraberinde başarıyı getirecek ve insanlar istedikleri üniversiteye gidebilecek.
&n= bsp; Adana’da bir Amerikan Üniversitesi olduğunu kimse bilmez. İncirlik Ha= va Üssünde Maryland Üniversitesinin bir kolu var. İsteyen Amerikalı kaç yaşında olursa olsun bu üniversite= ye kayıt olup derslerine katılabilir. Daha sonra noksan kredilerini başka üniversitede veya Maryland Üniversitesinin merkezinde tamamlayarak üniversite mezunu olur. Böylece bireylerin eğit= im ve kültür düzeyi artar ve ulusları güçlenir= .
&n= bsp; Üniversiteleri asla diploma alıp ve bu diplomayla hemen iş bulunacak yapılar olarak görmemeli, bir kültür yuvası olarak kabul etmeli. Kültür ve bilgelik toplumların daha mükemmel olması= ;na temel oluşturacaktır.
&n= bsp; Bu söylediklerim hayal değil. Adana’da birçok hastane v= ar ve de birçok Tıp Fakültesi öğretim üyesi. Adana’da en az 3 tane daha Tıp Fakültesi kurulabilir ve mükemmel hekimler yetişebilir. Tıp Fakültesi ve hekim sayısı olması gerekenden fazla gibi görünüyor. Ama asla fazla değil. Ben bu konuyu iyi biliyorum. Yurdumuzun en az bugünkü kadar daha hekime gereksinimi var. Önümüzd= eki hafta bunu kanıtlayacağım.
036 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 392 03-10 AĞUSTOS 2004
Söyleyec=
eklerim
hayal değil… -II-
&n= bsp; Hangi hekime sorsan, Adana’da yeterince doktor olduğunu söyler. Üstelik öyle de görünür ve ilk bakışta doğru gibidir de. Oysa ki hiç te öyle değildir. Mesela Sigorta Hastanesi veya Üniversite Hastanesi polikliniğine gidin. = Bir hekim günde 70-80 hasta görüyordur. Eğer bir hekim günde 70-80 hasta görüyor ise hiç hasta görmüyor anlamına gelir.
&n= bsp; Kaç gün önceden randevu almış, sıra beklemiş, hastaneye gelmek için o kadar yol kat etmiş hasta, hekimin yanına girer ve hekimin bu yoğunlukta ayırabileceği 3-5 dakikası vardır. Hastayı yarım yamalak dinleyip reçete yazar. Oysaki ilk muayenede en az yarım saat ayırma= lı ve tetkiklerden sonra bir yarım saat daha ayırıp tanı koymalı ve tedaviye başlamalı. Bir hafta sonra da yine ayn= 305; hekim hastasının sağlık sorununa bağlı ya#= 1;am kalitesini artırıp artırmadığını değerlendirmelidir. Eğer gerçek hekimliğin bu kurallarına özen gösterilirse bir hekim günde ancak 10 hastaya bakabilecektir ve basit bir hesapla en az bir hekimin baktığı 80 hasta için bugünkünün 8 katı hekim gerekecektir.
&n= bsp; İncirlikteki Amerikan Hava Kuvvetlerine bağlı hastanede 3 doğum hekimiydi= k ve doğum bölümündeki yardımcı personel şu andaki üniversite kadın doğum kliniğinin 3 katıydı. Tüm Amerikalı sayısı 5-6 bini geçmiyordu ve askeri üs olduğu için de kadın h= asta sayısı bu nüfustaki bir kasabaya göre daha azdı. Hastanede mesai 07:00’de başlıyor, 18:00’de bitiyordu. Buna rağmen üçümüzün de hiç boş vakti yoktu. Hastalarımıza bu kadar zaman ayırmamıza rağmen yine de hastalarımız arasında yeterince ilgilenilmediğini öne sürenler bile vardı.
&n= bsp; Hastanelerimizin alt yapılarını belli bir bilinçle tamamlarsak, &ccedi= l;ok zor şartlarda yetişmiş hekimlerimize hak ettikleri yaşam standardı ve gerekli yardımcı personeli sağlarsak ve bir hekimi günde 80-90 hasta bakmaya zorlamazsak, göreceksiniz hem hekimlerimiz hem hastalarımız mutlu olacak hem de dünya tıbbına akılcı katkıda bulunan bilimsel yayın= lar yapılacaktır.
&n= bsp; Batılı ülkeler birçok sorunu çözmüş ve başarılı programlar geliştirmiştir. Hiç değişiklik yapmadan bu programları uygulamalıyız. = Bu programların birçoğunu uygulamak için çok fa= zla finans kaynağına da gereksinim yok. Birçok bilinçsiz masraflar denetlenir ve kontrol altına alınırsa, başar&= #305;lı olunacaktır.
&n= bsp; Gözlerinizi yumup şöyle bir düşünün: Bir hastaneye gidiyorsunuz, hekim sizinle yeterince ilgileniyor, size yardım eden tüm sağlık personeli üniversite mezunu ve pırı= ;l pırıl, hizmet sektöründe çalıştığının bilincinde, sizi anlayabiliyor, enpati yapabiliyor, hastanede yeterince eczacı var, siz= ve aileniz ilaç almak için eczane eczane gecenin bir yarısı dolaşmıyor, daha neler neler…
&n= bsp; Biz yeter ki herkese yüksekokul eğitimi sağlayalım. Bu bize hizmet olarak geri dönecektir. Hiçbir şey vermediğimiz gençlerden –ki cephede bizler için gereğinde canlarını veriyorlar- başka bir şey beklemeye hakkımız yoktur.
037 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 393 11-17 AĞUSTOS 2004
Üniversi=
teler…
Kurtul= uş savaşından hemen sonra tüm Türkiye’nin nüfus= u on milyon civarındaydı. Şimdi yetmiş milyon ve o günd= en hemen hemen hiç kimse yok. O günlerde olmayan hatta nerede olduklarını bilmediğimiz yepyeni yetmiş milyon kişi ülkemizi istila etti. Bizler de bu istilacıların içindeyiz ve bundan yüz yıl sonra yepyeni belki yüz, belki yüzelli milyon kişi ülkemizde olacak.
İ= şte tüm bu gerçekler sebebiyledir ki yeni nesiller törelerimiz= deki olumlu kurallar ve bilimsel gerçeğin ışığında yetiştirilmelidir. Ancak bu şek= ilde nesiller arası bütünlük ve çağdaşl= 5;k elde edilebilir.
&Ccedi= l;ocuklarınıza bakın, o kadar az ortak yanımız var ki ve o çocukların da kendi çocuklarıyla ortak yanı pek olmayacak. Tüm bu gerçekleri düşündüğümüzde, nesillerin şekillen= mesi ile ortak eğitim arasındaki ilişkiyi daha iyi anlıyoruz. Bir sonraki neslin bir öncekinden daha iyi olması için iyi niyetli düşüncelere ve bu düşüncelerin ifade edilişine sınır koymamamız lazım ve bu da ancak üniversitelerin özerkliği ile mümkündür. Ancak özerklikle serbestlik ve keyfi hareket asla karıştırılmamalıdır. Üniversiteler t&uum= l;m toplumundur ve toplum üniversiteleri bir şekilde denetlemeli ve şekillendirmelidir. Zira bizler sizlerin çocuklarını eğiteceğiz. İşte bu nedenle ben bundan sonra bir sü= ;re üniversiteler konusunda yazılar yazacağım. Bana gö= re daha iyi olmak için, bunlardan söz edeceğim.
Zira çok yakın bir gelecekte YÖK kanunu yeniden gündeme gelecek ve biz, üniversite içindeki politikayla ilişkisiz kişiler ve siz, çocukların daha iyi eğitim alması= ;nda başka bir şey düşünmeyenlerin görüş= leri bir şekilde sorumluların dikkatine ulaşsın.
Eğ= ;er biz üniversitelerimizi çağdaş düzeye çıkarmazsak bizim üniversitelerimize kimse gelmeyecektir. Şu an az üniversite, çok talebe olduğundan üniversitelerimize talep, üniversitelerimizin gerçek değerini göstermekten uzaktır. Uluslararası platformda üniversitelerimizden ışık almak isteyen kaç kişi var? Oysa ki Amerika’da ki üniversitelerde doktora yap= an her üç öğrenciden biri yabancı uyrukludur.
Ba#= 1;arı kendi kendimize, biz iyiyiz, demekle değil, başkalarını= n, siz iyisiniz, demesiyle değerlendirilmelidir.
038 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 394 18-24 AĞUSTOS 2004
Ev Danası
Büyümez…
İ= nsanlar belli yaşa gelince bazı şeyleri daha iyi görüyor. Hatta bazen de göremiyor. Örneğin lise yıllarında tanıdığım gencecik çocuklar sonra Tıp Fakültesini bitiriyor, asistan oluyor ve üstün başarıyla birçok zor imtihanları geçip sonra doçent hatta profesör oluyorlar ve onlarla aynı yerde çalışıyoruz. Aslında konularında gerç= ;ek bir otorite olan bu kişileri biz hocaları hep öğrenci görüyoruz. Onlarda büyüklerine saygıdan, gördükleri yanlışları ya söyleyemiyorlar ya da söyleseler sanki hocalarına ters düşmüş gibi tepkiyle karşılaşıyorlar. Oysaki bu gençler gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, öğretim üyesi olur olmaz yepyeni bir klinikte, bu yeni kişilikleriyle başlasalar, hem kendilerini daha iyi ifade edecek hem de yeni klini= 87;e değişik bir yaklaşım getirerek bir mozaik oluştura= cak ve bilim daha ileri gidecek. Bir bilim adamının aynı ortamda başlayıp tüm bilimsel yaşamını aynı orta= mda götürmesi, kanımca bilimsel gelişmeye indirilebilecek en büyük darbedir. Bilimsel aşamada değişik görüşler ve bu görüşlerin getirdiği Hegel’in “Tez-antitez ve bilimsel gerilim.” sentezleri ve aşamaları oluşacaktır.
Ö= rneğin Almanya’da hiç kimse kendi yetiştiği klinikte klinik şefi olamaz. Mutlaka başka bir kliniğe gitmelidir. Aynı klinikte çalıştığı kendinden daha kıdemlilerle ister istemez oluşmuş küçük kırgınlıklar gibi bir çok olay hem kendinin hem de klinikteki diğer meslektaşlarının rahat çalışmasına engel olacaktır. Bu tür yaklaşım ülkemizdeki başarılı üniversite= ler içinde böyledir. Örneğin Boğaziçi Üniversitesinde ve ODTÜ’de, hiç kimse doktora yaptığı kurumda öğretim üyesi olarak kalamaz.= Bir kurumdan aldığı ışığı, genç öğretim üyesi, bir başka kurumda yepyeni bir kişil= ikle yapmalıdır. Tabii kurumlara öğretim üyesi belli kurallar içinde atanabilmeli, ahbap-çavuş ilişkisi içinde değil, öğretim üyesi olmak için gerekli puanlama sistemi doğrultusunda öğretim üyesi atamaları yapılmalıdır ve hiç kimsenin hakkı= ;na tecavüz edilmemelidir.
Ben ba= zen canım kadar sevdiğim, şimdi profesör olmuş ama dün benim öğrencim olan gerçek bir bilim adamına sanki dünkü öğrencimmiş gibi davranabiliyorum. Son= ra birden durumu kavrıyorum. Örneğin Prof. Dr. Cüneyt EVRÜKE’ye “Hadi abi’ne bir kahve yap.= b>” Dediğim bile oluyor. O’da büyük bir olgunlukla hem de severek yapıyor.
Kı= ;saca ev danası büyümez. Bilimsel aşama için de belli etik kurallar içinde herkes görüşünü açıkça ifade edebilmelidir. Ağabeylik kardeşlik bilimsel arenanın dışında geçerli olmalıdır. Yeni üniversite kanunu bu soruna bir ç&oum= l;züm bulmalıdır.
039 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 395 25-31 AĞUSTOS 2004
Transfer: Spo=
rcu,
Bilim Adamı Hatta Politikacı…
Hemen = hemen hepimiz zaman zaman da olsa tüm Türkiye olimpiyat oyunlarını seyrediyoruz. Bilmem bir şey dikkatinizi ç= ekti mi ? Ben birçok sporcu gördüm ki bir önceki olimpiyata başka ülkeden katılırken bu kez bir başka ülkeden katılıyor= . Bu ülkemiz sporcuları için de geçerli. Örneğ= in Naim SÜLEYMANOĞLU Bulgar Milli takımından, Elvan ABEYLEGOSSE Etiyopya kökenli. Futbolumuza bakalım, birçok = antrenör yabancı uyruklu ve birçok dünyaca ünlü futbolcu takımlarımızı süslüyor ve dikkat edin bu serbestiden sonra ülkemiz dünyada söz sahibi olmaya başladı. Örneğin Galatasaray UEFA Şampiyonu, Milli Takımımız Dünya üçüncüsü old= u.
Asl= 05;nda bu tür değerleri ülke hizmetine kazandırmak hiç = yeni değil. Osmanlı, yükselme devrinde hep böyle yapardı= ;. Orduda bandoyu kuran büyük besteci Donizetti Paşa ve bizim dilimizde deyim haline gelmiş ünlü doktor Marco Paşa, isimlerini bile değiştirmeden hizmet etmiş, Paşa bile o= lmuşlardır. 1492’de İspanya’dan kovulan Yahudilere Osmanlı’nın kapılarını açan = II. Beyazıt “Ferdinant için akıllı diyorlardı… Bunun neresi akıl ? Bu kıymetli insanlar= 305; kendi ülkesinden kovarak benim ülkemi zengin ediyor.̶= 1; demiştir. 1930’lu yıllarda o günün Milli Eği= tim Bakanı Reşit Galip, Hitler’in zulmünden korkan birçok ünlü bilim adamını fark etmiş, durumu Mustafa Kemal ATATÜRK’e anlatmış ve 40 tanesi Ordinary= üs Profesör olmak üzere 150 kadar bilim adamına kapılarını açarak yüksek öğrenimdeki büyük reformu gerçekleştirmiştir. Bu kişile= r o kadar mükemmel öğretim üyeleriydi ki, birçoğ= ;una ben bile yetiştim, Prof Züber, Prof. Brown, Prof. Clara gibi̷= 0;
Spor, = bilim, güzel sanatlar vs. gibi birçok evrene ışık tutan= ve insanlığa hizmet eden disiplinlerin milliyeti olmaz, kimlerin gücü yetiyorsa değerli kişileri ne yapıp edip ülkesinin hizmetine sunmalıdır. Özellikle bilim adamları futbolcu gibi milyonlarca dolar verilip transfer edilmelidir. Ancak böyle bir yarışma içinde üniversiteler tıpkı futbolda olduğu gibi Dünya ile yarışabi= lir. Aksi halde inanın belli bir sınıfın çocuklar= 5; bu bilim adamlarını kendi bulundukları yerde bulacaklard= 5;r ve o ışıktan yararlanacaktır. Eğer yanılmıyorsam Boston’da 40 bin civarı Türk öğrenci olduğu söyleniyor ve o kişilerin zaten yaptığı masrafı düşünürseniz akılcı bir çözüm bulmak şart gibi görünüyor. Benim bildiğim tüm Dünya’da bilime hizmet veren en az 50 Türk Kadın Doğum Profesörü var, ama Türkiye’de bir tane yabancı yo= k. Hatta kızım Ayşe KADAYIFÇI Amerikan Üniversitesi= , Washington’da öğretim üyesi ve “Çatışma Analizi= b>” dersleri veriyor. Sadece özel üniversiteler bu tip akıll= 5; girişimler yapabiliyor. Dün gazetede gördüm. ÖSS birincilerinin tamamına yakını zaten sadece bu üniversiteleri -Koç, Sabancı, Bilkent, Boğaziç= i, ODTÜ, Has ve Okan Üniversitesi- seçmiş. Amerika’= ;da üniversitelerle ilgili bir broşür aldığınızda, belli bilimsel kriterlere göre akıllıca değerlendirilmiş, üniversitelerin baş= ;arı sıralamasını görürsünüz ve herkes bir üst sıraya çıkmak için yarışır. Tıpkı lig maçlarında takımların yaptığı gibi. Böyle bir değerlendirme yapmadan ser= best rekabeti oluşturmak mümkün değildir. Umarım yeni k= anun bu soruna bir çözüm bulur ve bizde birçok ülke= de olduğu gibi yalnız kendi öğrencilerimize değil, tüm Dünya gençliğine ışık tutarız. Edison Türk değildi, çalışmalarını da Türkiye’de yapmadı ama ışığından hepimiz yararlanıyoruz.
040 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 396 08-14 EYLUL 2004
Olgunken
Yaşlanıp, Hantallaşmak…
Ö= ğrenmenin iki yolu vardır… Biri yaşayarak yani deneyimle, diğeri= de yaşamadan insan aklı düşünerek ve başkalarının deneyimlerini akıllıca değerlendirerek. Ama hiçbir öğrenim ne yaparsan yap yaşayarak öğrenildiği kadar güçlü olmaz. “Bir musibet bin nasihattan evladır.” atasözü boşuna söylenmemiştir. Keşke akı= lla yani entel düzeyinde öğrenim deneyimle yani eksperiyens düzeyinde öğre= nim kadar güçlü olsa. Kısaca trafikte kemer bağlamamanın ölüme neden olabileceğini, kemersiz trafik kazası geçirmekten değil de aklımızla bulabilsek.
Ş= imdi size deneyimle öğrendiğim bir olgudan söz edeceğim. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği 70’li yılların başında, bir öğretim üyesi dört asistanla kuruldu ve ben bu yıllarda uzman olarak ekibe katıldım. Sayın Prof. Dr. Nihat ARIDOĞAN’ın doçent olarak gelmesiyle kliniğimiz gerçek bir akademik hüviyete büründü. Sayın hocamız bu konuda gerçek bir uzmandı. Kliniğimizin gelişmesi için modern dünyadaki aşamaları öğrenmem amacıyla büyük bir fedakarlıkla benim uzmanlıkta yapmam gerekenl= eri de kendisi üstlenip beni 2 yıl yurtdışına gönderdi. Daha sonra bir plan yaptık. Tıpkı batıda= ki gibi kliniğimizde kadın doğumun alt branşların= 5; kuracaktık. Bu amaçla birbirinden kıymetli uzmanları = kliniğimiz kadrosuna kattık. Perinatoloji, İnfertilite, Onkoloji, Adolesan &= amp; Geriatrik Jinekoloji, Genel Jinekoloji bölümlerini kurduk. Bu genç arkadaşlarımız zaman içinde olgunlaştı ve hak ettikleri konumlara geldiler. Her biri profesör oldu. Yasaların verdiği hakla kısmi statü= ye geçtiler. Kısmi statü öğretim üyesine hafta= da 20 saat çalışmayı yeterli bulsa da arkadaşlarımız böyle bir zaman dilimi düşünmeden çalışmaktadır ve aldıkları ücret bu kıymetli insanlar için komik boyuttadır. Ayda 1 milyarın ya biraz üzerinde ya biraz altındadır. Çok yakın bir gelecekte klinikte mevcut u= zman birkaç arkadaş da bilimsel aşama yapıp kısmi statüye geçecektir ve klinikte öğretim üyesinden öğrendiklerini tatbik edecek ve ileride görevi üstlenec= ek uzman kadroları kalmayacak ve klinik kısmi statüde çalışan profesörler ve uzman olmak amacıyla kliniğe gelen uzmanlık öğrencilerinden oluşacak. Y= ani tam olgunluk devrinde yaşlanıp, hantallaşacaktır.
Asl= 05;nda çözüm çok basit… Büyük engelleri aşarak bilgi ve deneyim deposu haline gelmiş kısmi statü= ;ye ayrılan öğretim üyelerinden sonuna kadar yararlanmak için kısmi statüye geçen ve çok az ücret alan öğretim üyesine hemen yardımcı bir uzman kliniğe alınırsa tüm sorun çözülecek. Uzman, öğretim üyesinin klinikte ki eli ve beyni olarak hizm= et verirken genç arkadaşları eğitecek ve akademik devamlılık korunacak. Bu işlem maliyeye hiçbir yü= ;k getirmeyeceği gibi işsizliğe de büyük bir çözüm oluşturacaktır. Zira tam gün çalışan öğretim üyesi, daima uzman ve kısmi statüdeki öğretim üyelerinin toplamından daha fazla ücret almaktadır. Umarım Yeni YÖK Kanunu’nu hazırlayanlar bu soruna akılcı bir çözüm bulup, üniversitelerin olgunluk devrinde hantallaşmasına fırsat vermezler.
N O T : Gençlik ve Spor Bakanlığı’nda antren&oum= l;r ve teknik direktörlere verilen astronomik rakamları öğrenince hayret ve dehşete düştüm. Başb= akanın, Genel Kurmay Başkanının, Yargıtay Başkanının, Profesörlerin ne bileyim daha birçok feda= kar görevlinin işleri daha mı hafif veya daha mı kolay bulunuyorlar ? = p>
Cevab&= #305; size bırakıyorum.
041 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 397 15-21 EYLÜL 2004
Yazıl=
05;
İmtihanla Futbolcu Almak…
Kuruml= arın başarısındaki en önemli öğenin insan faktörü olduğu tartışılmaz bir gerçekt= ir. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hiçbir araç, = onu kullanmayı bilen yok ise yararlı değil hatta zararlı bi= le olabilir. Bilim bu gerçeği fark etmiş ve belli bir işe uygun kişiyi seçmek için “İnsan Kaynakları” adı verilen bir bilim dalını devreye sokmuştur ve ciddi iş yerleri aradıkları pozisyona kimin uygun olduğunu “İnsan Kaynakları Kurumlarının” kararı= ile belirlerler. Bu gerçeğin bilincine varmamış veya art niyetli kurumlarda hiçbir zaman işe uygun kişi değil, kişilere iş bulunur. “Hamili kart yakınımdır. Gereğini rica ederim...” Bu sözcüğün uzun yıllar iş bulmadaki önemini bilmeyen yoktur. Kendi işimizin yanından bile geçirmeyeceğimiz nice kişilerin, zararı bize dokunmayacak, devlet veya el kesesinden masrafların ödendiği kurumlarda hangi pozisyonlara alındığını ve bugün nerelerde olduğunu hepimiz biliyoruz. Oysa ki ciddi kurumlarda çalışmak istiyorsanız önce internet aracılığıyla kişisel bilgilerinizi içeren bir form doldurup başvurursun= uz. Bağımsız bir kuruluş sizin eğitiminizi, geçmişteki başarılarınızı ve yeteneklerinizi göz önüne alarak, işin özellikleri= ne göre bir grubu seçer ve bu kişiler tek tek deneyimli bir uzmanla görüşmeye yani mülakata gider ve ikinci bir ele= meye tabi tutulur. Elemeyi geçenler bu kez kiminle veya hangi ekiple çalışacaksa ekip lideri ile görüşür ve= bu sınavı geçenler personel işleri tarafından i#= 1;e geçici olarak kabul edilir ve belli bir süre iş’te denendikten sonra kesin ataması yapılır.
Oysa ki bakın bir üniversiteye uzmanlık öğrencisi nası= ;l alınıyor ? T&= #305;p Fakültesini bitirmiş hekim, yabancı dil sınavında başarılı olduktan sonra (Bu imtihan sadece yazılı olarak yapılıyor.) Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) adı verilen zor bir yazılı sınava girer. Tercihlerini y= apar ve üniversite sınavında olduğu gibi puanının tuttuğu bilim dalına kabul edilir. Başka bir baraj yoktur. Yeteneksiz bir kişi cerrah, sapık bir kişi çocuk ihtisası yapabilir. Neler olabileceğini hayal gücün&uum= l;ze bırakıyorum, olmuştur da.&n= bsp; TUS sınavı ilk bakışta “Hamili kart yakınımdır.” Prensibinin önüne geçmiş ve bir dereceye kadar eşitlik getiriyormuş gibi görünür. Ancak sadece bilgiyi ölçer, başka yetenekleri değil. Bilgiyi de bir dereceye kadar ölçebilir= .
Peki ne yapılmalıdır ?
Geli= 351;miş ülkelerde öğretim üyesi kendi çalışacağı öğrencisini kendisi seçer. Önce öğrencisinin o güne kadar yaptıklarını gösteren hayat hikayesini okuduktan sonra kendisiyle belli bir süre çalışıp bilgi ve yeteneğini değerlendirir. Sonra beraber çalışmaya başlarlar. Uzmanlık öğencisi çalıştığı süre içinde zaman zam= an bağımsız kuruluşlarca gözlenir ve sonunda yine ülke genelinde hatta uluslararası Profösör’lerden oluşan bir Jüri kaşısında sınava girer. Öğrencinin başarısı veya başarısızlığının faturası onu yetiştiren öğretim üyesine çıkar. Eğer öğrenci başarısız olmuş ise hocasını= ;n öğrencisini suçlamaya, tembel ve beceriksiz demeye hakk= 05; yoktur. Zira kendi seçmiştir. Yani kısaca öğretim üyesi ya seçmeyi bilmiyordur ya da öğretmeyi. Eğ= er bir öğretim üyesi ile çalışanlar devaml= 5; başarılı olamıyor ise, o kurumda zaten kimse çalışmaz. Hatta bağımsız ve yasal bir kuruluş, öğretim üyesi veya çalıştığı kurumun öğretme yetkisi= ni elinden alır. Örneğin İngiltere’de en yüksek kurum “RCOG” ö= ;nce sarı zarf gönderir, eğer kurum veya kişi kendini düzeltemiyorsa kırmızı zarf gelir ve bu o kurumu &ccedi= l;ok üzer, zira uzmanlık öğrencisi alma yetkisi kaldırılmıştır. Kısaca hiç bir ressam kötü bir tuale resim yapmak istemez. Hiç sadece yazılı imtihanla bir futbol takımına futbolcu alınır mı ?
&Ccedi= l;ok başarılı bir iş adamına “Başarınız= 05; ne’ye borçlusunuz ?” diye sormuşlar. Cevap olarak “Kendimden daha akıllı ve yetekli kişileri seç= ip, çalıştırma sanatına.” demişti= r.
Umar= 305;m yeni çıkacak YÖK Kanunu bu soruna bir çözü= ;m getirir. Aksi halde tek kolu olmayan bir kişinin cerrahi sınavını kazanmasına kimse engel olamaz.
N O T : = = span>Çukurova Üniversitesi’nin genç ve dinamik çok yeni Rektör’ü Prof. Dr. Alper AKINOĞLU kendi yetki sınırları içinde işe alımları düzenlemek amacıyla İnsan Kaynakları Kurumu kurmak için hazırlıkları tamamlamıştır. Bu mu= tlu haberi sizlerle paylaşmak istedim. Kendisine başarılar diler= im.
042 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 398 22-28 EYLÜL 2004
Yurtdı=
351;ı
Yayın…
09-15 = Haziran 2004 (Sayı:384) tarihinde bilimsel aşama için geçer= li yayınlardan söz etmiştik. Bu kriterler son günlerde tüm basında gündemde. Rektörlerin uluslararası yayınları değerlendirilerek akademik kariyerleri hakkın= da karar verilmeye çalışılıyor ve Sayın YÖ= ;K başkanı TEZİÇ’in bu kriterlere uyan yayınları olmadığından söz ediliyor. Ama ayn&= #305; gün yine basında Sayın TEZİÇ’e Fransa hükümetinin, Türk-Fransız kültürüne katkısı ve bilimsel başarıları nedeniyle “Legion D’honneure” nişanı verileceği müjde= sini görüyoruz. Bu tür nişanlar belli bir kurul tarafın= dan iyice irdelendikten sonra verilir. Yanılma payı yok denecek kadar azdır. Gelişmiş ülkelerde başarı tek bir krit= erle değil birçok başarıyı gösteren belirtilerin toplamıyla değerlendirilir. Ciddi bir puanlama sistemi vardı= r. Ayrıca belgelenemeyen ama algılanan yetenekler de göz önüne alınır. Sayın TEZİÇ bu nişa= na layık görüldüğüne göre bu kriterlerden başarıyla geçmiştir. Sayın TEZİÇR= 17;i ülkemize kazandırdığı bu onurlu nişan i&ccedi= l;in yürekten kutlarım.
Bu ola= ylar zinciri bize şunu gösteriyor: Dış yayın ve atıflar tek başına başarı değerlendirilmesinde yeterli değildir. Ancak ne yazık ki öğretim üyesi aşamalarında bu kriterler hala olmazsa olmaz kuraldır ve bu kuralı üniversiteler arası kurul ve YÖK getirmişti= r. Basın eleştirisinde haklıdır. Zira suç bizdedir.= Biz öğretim üyeleri yönetmelikte akılcı deği= şiklikler yaparak, yanılgıyı azaltıcı bir sistem getirmeliyi= z. Bu sistemin içindeki puanlama herkese açık olmalı. İnternet’e girince o kişinin CV’sinden, diğer bi= r deyişle akademik çalışmalarından, bulunduğu konumu hak e= dip etmediğini açıkça görebilmeliyiz. Ancak bu şekilde bu tür yanlış anlamaların önüne geçebiliriz. Ben Sayın TEZİÇ’i fazla tanımıyorum. Ancak şu andaki konumu ve saygın ülkelerdeki itibarı göz önüne alınırsa tartışmasız işgal ettiği makamı hak etmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bir hekimin ofisine girdiğinizde of= is duvarlarında birçok diploma ve belge ile karşılaşırsınız. Kişiler tüm bu belgeleri okuyarak hekim hakkında bir karara varır. Eğer hek= im hakkında yeterince karara varamamışsa hekimden belgelerini görmeyi isteyebilir. Bu hastanın en doğal hakkıdır. Zira hayatını emanet edecektir. Eğitimde de böyledir. Yıllarınızı ve istikbalinizi emanet edeceğiniz kur= um hakkında doğru bilgilendirilmeniz gerekir. Eğitim kurumlarında da kurumda görevli öğretim üyelerinin= ve kurumun başarılarının belgelendiği elektronik ortam vardır. Hatta bağımsız bir kuruluş üniversite= leri başarılarına göre sıralar. Öğrenciler seçimlerini bu sıralamaya göre yaparlar. Eğer bir öğrenci bir kurumda kendi arzu ettiği öğretim üyesinin yanında tüm sınavları geçmiş = ve doktora tezine başlamış ise ve doktora tezi sırası= nda beraber çalıştığı öğretim üy= esi çeşitli nedenlerle ayrılmış veya emekli olmu#= 1;sa yeni öğretim üyesinin seçiminde doktora öğrencisi de hak sahibidir ve seçim jürisinde aktif r= ol oynar.
&n= bsp; Umarım yeni yasa hak etmeyen öğretim üyelerinin atamasına engel olabileceği gibi başarılı bir öğretim üyesini de tek bir kriterle yargılamaz. Yargısız infaz = edip öğrencilerinin ve toplumun karşısında sarsılmasına sebep olmaz.
043 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 399 29 EYLÜL - 05 EKİM 2004
Cyrano De
Bergerac…
27 Eyl= ül 2004… Çok sevdiğim arkadaşım Prof. Dr. Erbu= 7; KESKİN o güne kadar aldığım en kıymetli hediy= eyi getirdi. 1912 baskısı Edmond Rostand’ın “Cyrano De Bergerac” orijinal ciltli kitabı. Bu kitabı bulabilmek için Paris’te tüm gün aramış. “Fransızca bilmiyorsun ama kütüphanende bulunsun.= ” diye kitabı bana verdiğinde mutluluğumu tarif edemem.
Birka&= ccedil; hafta size bu eseri benim gözümle anlatmak istiyorum…
Cyrano= De Bergerac bana göre eşittir gerçek bir Türk delikanlısı… Yiğit, gururlu, utangaç, bilgili, = son derece iyi kılıç kullanan gerçek bir şöva= lye. Burnu ileri derecede büyük. Bu nedenle kendini çirkin zannediyor. Oysaki yüreği o kadar büyük ki, onu tanıyanlar burnunu değil sadece yüreğini görü= yor. Ama çok doğrucu. Tüm riyakarlar, yalancılar, kötü niyetliler diğer bir deyişle her kötü düşmanı için lafını hiç esirgemiyor. Kötüler ne kadar güçlü olursa olsun ya kalemiyle= ya kılıcıyla onla= rla mücadele ediyor. Hiç kimse karşısına çıkmaya cesaret edemiyor ve her sahtekarın ipliğini h= emen pazara çıkarıyor. Bu nedenle çok düşman= 305; var. Düşmanları onu yok etmek için bir uşak tuta= rlar ve o uşak pusu kurup Cyrano De Bergerac’ın başına kocaman bir odunla vurarak ölümüne neden olur. Ölmezden önce çok ağır yaralı, gitmemesi gerektiği h= alde sırf söz verdiği için sevgilisinin yanına gider = ve ölümü için şöyle yorum yapar:
Günün
birinde
Bir
yiğidin kılıcı saplanarak bağrıma
Erkekçe
dövüşüp
Kalbimden
vurularak
Ölsem
demiştim ama
Ne
çare kader
Kılıç
yerine odun
Yiğit
yerine uşak
Hem
de arkamdan çullanarak
Beni
maskara etti
Pekala
oldu böyle
Her
fırsatı kaçırdım
Hatta
ölümü bile…
&Ccedi=
l;evrenize
bakın nice yiğitler bir arşın beze kurban gidiyor. Koca
yürekli bir kişi, ufak bir memur, küçücük b=
ir
adam genel müdür olabiliyor ve çevresindekileri ezebiliyor=
. Ne
kahredici değil mi ? Bazen tahammül edebilmek bile oldukça
zor. Ama ne çare, kader… Umarım bir gün tüm
taşlar yerine oturur ve herkes gerçekten hak ettiği yerler=
de
olur. Ve hiç kimsenin adalet duygusu zedelenmez.
044 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 400 06 - 12 EKİM 2004
Hiç
Konuşanla Yapan Bir Olur mu ?…
04 Eki= m 2004, Pazartesi…
Gazete= lerde biri beni son derece üzen diğeri de son derece sevindiren iki ayrı haber…
Ö= nce üzücü haberden söz etmek istiyorum. Türkiye’= de modern çocuk psikiyatrisinin kurucusu hepimizin hocası Sayı= ;n Prof. Dr. Atalay YÖRÜKOĞLU aramızdan ayrıldı.= Ama inanın kişiliği ve eserleriyle hep yaşayacak. Yüzl= erce öğrenci yetiştiren ve çocukların ergenlik dö= ;nemine bilinçli bir ruh sağlığı ile girebilmesi i&ccedi= l;in onlarca kitap ve eser bırakan bu büyük insan öğrencileriyle hep yaşayacak. Kadın Hastalıklar= 05; ve Doğum Uzmanı olmama rağmen ben ve eşim kendisinden çok şey öğrendik. Türkiye’de “Adolesan (Ergenlik) Hekimliğini” kurarken yanımda en büyük de= stek Sağlık Bakanlığı Ana Çocuk Sağlığı Genel Müdürlüğünden so= nra Sayın YÖRÜKOĞLU’ndan gelmiştir. O’nun kitabından kısa bir parça özetlemek istiyorum.
&Ccedi=
l;ocukluktan
erişkinliğe geçerken, genç çocuk kendisini
kanıtlamak ister. Kişilik arayışındadır. Bu
nedenle ailesinin yaptığı hiçbir şeyi beğen=
mez.
Hep kendisinin daha doğruyu bildiğini düşünür=
ama
yine de emin değildir. Bir gün 14 yaşındaki genç=
bir
mağazadan çok beğendiği gömleği satın
alıp, parayı öderken satıcıya, “Eğer bu gömleği annem ile bab=
am
beğenirse, yarın getirip değiştirebilir miyim ?=
”
der.
Say= 05;n hocam huzur içinde yat. Kitapların binlerce anneye, öğrencilerin binlerce öğrenciye ışık tutacak…
Sevind= iğim haber ise, Hürriyet Gazetesinden bir başlık… İŞTE TÜRKİYE’NİN BEKLEDİĞİ CÜMLE: ̶= 0;AB Komisyonu, Türkiye’nin s= iyasi kriterleri yeterince yerine getirdiği kanaatiyle tam üyelik müzakerelerinin başlamasını TAVSİYE EDER.̶= 1; Ve hemen arkasından Milliyet Gazetesinin ilk sayfasında&n= bsp; Newsweek Dergisinin kapağı… Üstünde Sayın Recep Tayip ERDOĞAN’ın resmi ve altında şu yazı: “Muhafazakar bir Müslüman Türkiye’yi nasıl Avrupa’nın kapısına getirdi.” başlıklı haberde şu ifade yer aldı: Türkiye örneğiyle, şüpheci Avrupalılara ve Dünyaya İslam’ın demokrasiyle bağdaştığı kanıtlanacak. Bu ger&= ccedil;ek bir devrim olacak…
Yoruma gerek yok. Her şey
ortada… “ Hi&cc=
edil;
konuşanla yapan bir olur mu ? ”
Bü= ;yük önder Atatürk’ün batılılaşma yolunda başlattığı devrim sonunda gerçek oluyor.
045 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 401 13 - 19 EKİM 2004
Adanalıl=
ık
Ruhu…
Ben Samsun’un Bafra ilçesinde büyüdüm ve ilkokulu o= rada bitirdim. İstanbul’a yatılı okula gittiğimde hep = en yakın arkadaşlarım Adanalı idi. Her nedense Samsunlular= ve Adanalıların yatılı okullarda ve askerlik sırasında frekansları çok çakışı= ;r ve daima yakın arkadaştırlar. Örneğin Cumali DOĞRU, Önder GİRİCİ ve daha birçok sayg= 5;n kişi o günlerden arkadaşım.
Adanal= ılar cömertlikleri ve delikanlılıklarıyla hemen herkesin saygısını kazanır. Adanalılara biraz sevgi, biraz hürmet ve gıptayla bakılırdı. Ben hep Adanalı olmayı bir ayrıcalık olarak gördüm. Plaka numarası 01… Sanat, sanayi ve tarımda hep öncü olmuştur. Türkiye Futbol Lig’inde Ankara, İstanbul, İzmir dışında ilk Anadolu takımı “Adana Demirspor” du.
Adana&= #8217;ya ilk geldiğim 1970’li yıllarda Adana Şehir Kulübüne üye oldum. O gün bu gün kendimi hep Adanalı hisseder ve Adanalı olmanın gururunu taşır= ım.
Tü= ;m bunları neden yazıyorum biliyor musunuz ?
Yabanc= ı bir Adanalı olarak Adanalılık ruhunu en iyi bilenlerdenim ve geçen gün Hürriyet Gazetesi Çukurova ekinde Adanalılık ruhunun yeniden alevlendirilmesi konusundaki girişimleri okudum ve düşündüm. Son yıllarda = bu ruh öylesine kaybolmuştu ki… Türkiye’de sanayiyi başlatanlar Adana’yı terk etmiş, devlet çiftçiye arkasını dönmüş, iki büyük futbol kulübü olmasına karşın birinci ligde takım= 05; kalmamış, neredeyse koca şehrin üzerine ölü toprağı serpilmiş. Oysa ki Almanya’da şehircilik dalında Profesör olarak çalışan arkadaş= 5;m belediye hizmetlerinin ve şehirciliğin ülke içindeki = en iyi örnek olduğunu söyledi. Üniversitemizi ziyaret eden tüm yabancı öğretim üyeleri Çukurova Üniversitesine hayran. Sulama ve tarım arazisi mükemmel. Paranın en çok toplandığı Ortadoğu’ya Adana tarımı ve sanayisi çok yakın. İnsanlar= 5; sanatkar ve dürüst. Peki Türkiye’de örnek bir il olmak için ne noksan ? Gazetede gördüğüm “= Adanalılık Ruhu” galiba…
Bu sor= unu gündeme getiren başta Sayın Şaban BAŞ olmak üzere, tüm Adanalılar ve Adana severler Adana’yı = ve Adana’daki kurumları ülke çapında layık olduğu yere getirelim. İnanın bu hiç zor değil. Sadece 2 – 3 sene yeter. Alt yapımız buna elverişli.= p>
046 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 402 20 - 26 EKİM 2004
Bir Yabanc=
05;
Gözü İle Anadolu İnsanı…
On d&o=
uml;rdüncü
asrın başları, yani bin üçyüzlü yı=
;lların
ilk çeyreği, Padişah Orhan devri. Dünyayı Marco =
Polo
kadar gezmiş büyük gezgin ve gözlemci İbni Batuta&=
#8217;nın
gözü ile Anadolu insani:
̶=
0;Lazkiye’den
bir Ceneviz kotrası ile Türk ülkesine yöneldik. Buras=
305;
Rum diyarı diye de bilinir, çünkü eskiden
Rumlarınmış.”
“Müslümanlar orayı
İslam’a açtılar. Şu anda Müslüman
Türklerin idaresi altında yasayan bir hayli Hıristiyan
vardır bu ülkede. Rum diyarı diye bilinen bu ülke
dünyanın belki en güzel memleketi! Allahu Teala
güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı
dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış.
Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli
halkı burada yaşar ve en leziz yemekler burada pişer. Allahu
Teala’nın yarattığı kullar içinde en
şefkatli olanlar buranın halkıdır. Bu yüzden
söyle denilir: Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve
merhamet ise Rum’da.” Bu kelime ile buranın halkı
kastediliyor.
“Anadolu’ya
geldiğimizde nereye gidersek gidelim büyük alaka görd&u=
uml;k.
Komşularımız, kadın ya da erkek, bize ikramda bulunmakt=
an
geri durmuyorlardı. Burada kadınlar yüzlerini örtmezler.
Yola çıkacağımız zaman akraba ya da ev
halkındanmışçasına bizimle vedalaşırla=
r,
üzüntülerini göz yaşı dökerek belli
ederlerdi. Buranın adeti gereğince ekmek haftada bir gün
pişirilir, ekmek günü erkekler sıcak ekmekler ve nefis
yemeklerle çevremizi doldurur, şöyle derlerdi: Bunları
size kadınlar gönderdi, sizden hayır dua bekliyorlar. [1]
“Ahiyye
kelimesinin tekili ahi’dir. Birinci şahıs Arapça ah
(kardeş) kelimesini kendisi ile ilgili kılarsa (kardeşim
anlamında) ortaya çıkan kalıp ahidir. Ahiler
Anadolu’ya yerleşmiş Türkmenlerin yerleştikleri h=
er
yerde, köy, kasaba ve şehirlerde bulunur. Şehirlerine gelen
yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve
konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanı=
;n
ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutla=
ra
katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine
dünyada rastlanmaz. [2]
“Şehre
girdiğimiz zaman çarşıdan geçerken
dükkanlardan çıkan bazı insanların
hayvanlarımızı
çevirerek dizginlerine sarıldıklarını
gördük. Aniden başka bir grup çıkıp onlar=
305;
durdurdu ve çekişmeye başladılar. Münakaşa
uzayınca bazıları hançerlerini çekip
ötekilere saldırmaya kalkıştı. Konuştuklar=
05;ndan
bir şey anlamadığımız için korktuk. Hak Tea=
la
bize Arapça bilen Hacca gitmiş bir adam gönderdi. Ona sord=
uk,
bunlar ne istiyor diye. Şöyle cevap verdi: “Bunlar yiğ=
it
ahilerdir.”
“Bizimle
ilk karşılaşanlar Ahi Sinan’ın adamları,
sonradan onları durduranlar ise Ahi Tuman’ın gençleri
imiş. Her iki taraf da bizim kendi yanlarında konuk
olmamızı istiyor, bu yüzden
çekişiyorlarmış. Gösterdikleri yüksek
misafirperverliğe şaşmamak mümkün değil. Sonu=
nda
işi kura çekmek sureti ile halledip
barıştılar.” [3]
Mı=
;sır’a
gittiğimde dört-beş bin yıl önceki Mısır
medeniyetini oluşturan Mısırlılara büyük sayg=
ı duydum. Çevreme baktı&=
#287;ımda
bugünkü Mısır halkının fakirliği ve ya=
351;ayışı
bana “Nerde o eski insanlar ?” diye düşünd&u=
uml;rdü.
İbni Battuta’yı okuyunca da o dönemdeki Türk k&uu=
ml;ltürünün
Anadolu’yu nasıl etkilediğini gördüm ve şimd=
i turistlere,
korumasız çocuk, genç kız ve yaşlı kad=
05;nlara
saldıran kapkaççıları, ve çevresindekil=
eri
dolandırmak isteyen insanlara bakıyorum da “Nerede
o yiğitler ?” diyorum.
Ne var=
ki bu büyük
kültürün üstünü küller kaplamış=
; ve
bu küller öyle inanıyorum ki bir üfleme ile uçup=
yok
olacak. Altından o kültür yeniden ortaya çıkacak=
.
Haydi =
gelin
hep beraber üfleyelim…
Kaynak: Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta Tanci “İbn Battuta Seyahatnamesi I&= #8221; çeviri, inceleme ve notlar A. Sait Aykut. YKY İstanbul 2000.
047 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 403 27 EKİM - 09 KASIM 2004
Ramazan…=
;
Ramazan ayı hepimize hayırlı olsun. Ben de biraz gülelim diye bu hafta birkaç ramazan fıkrası anlatmak istiyorum.
Nasre=
ttin
Hoca’ya sormuşlar: “ Ramazan ayı geldi, geçiyo=
r.
Biz bu aydan çok memnunuz. Acaba Ramazan da bizden memnun mu
?” Hoca cevap
vermiş: “Tabii.” demiş. “Hiç memnun olma=
sa
her sene üstelik on gün önce gelir miydi ?”
Ramaz=
anda bir
İstanbul bıçkınını şarap içerken
yakalayıp Kadı’nın karşısına
çıkarırlar. Bıçkın yalvarır:
“Kadı efendi, bir aydır hiç ayılmadan
sarhoştum. Ramazanın geldiğini fark etmedim. Oruç
ağız ceza verme, beni affet.” der. Kadı bir daha
içmeyeceğine söz alıp affeder. Ertesi gün rak=
05;
içerken yakalanır. Yemin billah eder ki “Rakının
günah olduğunu bilmiyordum. Bak sözüm üzre şa=
rap
içmedim. Elini ayağını öpeyim çocuklar=
05;m
için beni affet.” der. Kadı affeder ama bir şart
koşar, hiç içmeyeceğine dair and içmesini is=
ter
ve bıçkın and içer. Ertesi gün votka iç=
erken
yakalarlar. Kadı sinirle “Yahu daha dün sen and
içmemiş miydin ?” diye sorar. Serseri pişkin ve boynu
bükük “Kadı efendi.” der. “Biz fakir
insanlarız, ne bulursak onu içeriz. Bir gün rakı bulur
rakı, bir gün and bulur and.”
Ramaz=
anda
zengin bir hayırsever her akşam fukaraya iftar yemeği
verirmiş. Ancak kendini kimse tanıyıp minnet duygusu hissetm=
esin
diye de kim olduğunu söylemez, hem herkesle birlikte yemek yer, h=
em
de en kıymetli sofra takımlarını çıkarı=
;r,
altından ve gümüşten çatal-kaşık
takımlarıyla servis yaptırırmış. O gece
davetlilerden biri yemekten sonra çatal-kaşığı
kimseye çaktırmadan silmiş, sağı solu kola&ccedi=
l;an
etmiş ve yavaşça cebine koyarken yanındaki adamın
gördüğünü fark etmiş. Gayet pişkin
kulağına eğilip “Burada adettir, siz almıyor musu=
nuz
?” diye sormuş. Yanındaki&=
nbsp;
“Yok.” demiş. Pişkin “Neden ?” diye
sorunca “Ben ev sahibiyim de…” cevabını
almış !
Bir r=
amazan
bayramı Sipahiler süslü merasim kıyafetlerini
giymişler, muhteşem atları üstünde coşku ile
bayram namazından sonra kışlaya dönüyorlar.
Bektaşi böylesine şık, görkemli,
sağlıklı ve neşeli&nbs=
p;
Sipahileri görünce ilk defa gördüğü
için şaşırmış. Arkadaşına “Yahu b=
unlar
kim ?” diye sormuş. Arkadaşı “Bilmiyor musun, bu=
nlar
padişahın kulları.” deyince, Bektaşi elini açıp
Tanrı’ya dönmüş: “Bak ben bir şey
demiyorum.” demiş. “Padişahın kulu orada, senin
kulun burada. Bir onlara, bir de bana bak !”
&Ccedi= l;ocukluğumda geçirdiğim ramazan ayları beni çok etkilemişti= r. Bir ramazan bayramı arifesinde babam bana ayakkabıdan gömleğe yepyeni kıyafetler aldı. O zaman öyle idi. Kıyafetler çoğu kez bayramdan bayrama alınırd= 05;. Ayakkabılarım da İstanbul Mayer mağazasından gelmişti. Bayrama ka= dar ayaklarım büyümüş. Ayakkabı ayağımı çok sıktı. Neyse, babamla namazdan döndük. Ben hemen giyini= p, babamın elini öpüp harçlık alarak bayram yerine gidecektim. Bir de babamın odasına girdim ki hayret; Babam uyumuş ! Heyecanla babamı uyandırıp “Baba, kalk, bayram !” dedim. Babam döndü, güldü= ve “Bayram çocuklar için oğlum.” dedi. “Şimdi sırayla hepiniz gelip el öpeceksiniz, ben para vereceğim, yani sizde artacak bende eksilecek.” dedi. Be= n de çocuk aklıyla “Sen de bizi neşeli görü= nce sevin baba.” demişim. “Doğru oğlum bu da= benim bayramım.” dedi. Akrabaların elini öpmeye gide= rken yeni ayakkabılar ayağımı sıktığı için eski ayakkabılarımı giydim, ama yeni ayakkabılarımı da elime aldım. Her gittiğim yerde “Yeni ayakkabıları= m var ama ayağımı sıktığı için giyemedi= m.” diye gösterdim. Tüm aile her bayram bu hikayeyi anlatır ve gülerler.
Bu ram= azan ve bayram gelin eski törelerimize uyalım. Bütün kırgınlıklara son verip, ilişkilerimizde yeni bir sayfa açalım.
Hepini= ze tekrar hayırlı ramazanlar ve bayramlar dilerim.
048 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 404 10 - 23 KASIM 2004
10 Kasım,
Atatürk ve Safiye AYLA…
Kom=
51;u
ülkelerde, Atatürk'ün önderlik ettiği batıl=
305;laşma
aşamalarını gerçekleştiremediği
için oluşan olaylar bazı batı ülkelerinde de
abartılı, gerçek dışı rejimlerin (faşi=
zm
ve komünizm gibi) iflas edişi ve her yeni olayda bir kere da=
ha
haklı çıkışı, gün yok ki büyü=
;k
Atatürk’ü gündeme getirmesin. İşte yine
böyle bir günde bir 10 Kasım’da Rotary
toplantısına Atatürk’ü yakından tanıyan=
bir
kişiyi, Sn. Safiye AYLA'yı konuşmacı olarak davet etmeye
karar verdik ve bunu kulüp üyelerimize
açtığımızda herkes çok memnun oldu.
Annemin
kardeş kadar yakın arkadaşı olan ve eski kadınlar
arasında erkeklerdeki kirvelik kadar güçlü, ahre=
ttik
kavramı ile birbirine bağlı sevgili Safiye AYLA'ya telefon
ettim. Bu arada TV programları olduğunu, özellikte 10 Ka­=
;sım
nedeniyle birçok yerden
çağrıldığını ama -annem daha yeni
ölmüş- bizi kıramayacağını ve
mutlaka geleceğini söyledi.
Ertesi
gün telefonla arayarak Sn. Ülkü hanımla
görüştüğünü ve O'nu da getirece=
7;ini
haber verdi. Sevgili kulübüm Ata'ya ve O'nu bizzat
görmüş ve sevgisini kazanmış kişilere lay=
5;k
mükemmel bir toplantı planladı.
Buraya=
kadar
anlattıklarım pek kayda değer bir öykü gibi
görünmüyor ancak sevgili Safiye AYLA'yı almaya
havaalanına gittiğimde karşılaştığım
manzara hayatım boyunca bende bir anı olarak kalacak.
Sevgil=
i dostum
uçaktan iki kişinin yardımı ile indi. Panik iç=
inde
ne olduğunu sorduğumda bir gün önce Atatürk
anısına hazırlanan TV çekimi sırasında
dekorların üstüne düştüğünü ve
ayak bileğinde yürümesine engel ciddi bir travma olduğu=
nu
söyledi. Bizleri üzmemek için bundan söz etmedi&=
#287;ini
ve ne pahasına olursa olsun gençlik günlerinin bir
kısmını geçirdiği Adana'ya, çok sevdi=
7;i
Adanalılara ve kendinden bir parça gibi gördüğ&u=
uml;
ailemize karşı verdiği sözü tutması
gerektiğini söyledi.
Rotary
Kulüp toplantısında Sn. Safiye AYLA engin kült&uum=
l;rü
ve kendisini yetiştiren Muhittin TARGAN'dan etkilendiği
belagatiyle saatlerce dinlense dikkatlerin bir saniye bile dağılm=
adığı
ve hemen herkesin kah O'nunla göğsünün
kabardığı ve zaman zaman gözlerinin dolduğu
muhteşem bir konuşma yaptı ki bunu tüm dostlarım
hatırlayacaktır.
Daha s=
onra
yine mükemmel belagatiyle Ülkü hanım konuştu ve
hepimiz bir zaman yüce Atatürk'ün elini sıkan bu ellere dokunarak ken=
dimizi
Atatürk'e dokunuyormuşçasına yürekli ve
güçlü hissettik.
&n=
bsp; O
gün sevgili Safiye AYLA öyle öyküler anlattı ki
Atatürk'ün yüceliğini ruhumuzda hissettik. Bunlardan bir
tanesi;
&n=
bsp; Bir
gün Atatürk Safiye AYLA'dan Yemen türküsünü
söylemesini ister. Ancak Safiye AYLA henüz tam usulü ile
bilmediğinden mahcup olur ve “Efendim, çalışayı=
;m
söyleyeyim.” der ve hazır olduğu zaman
Atatürk devlet erkanı ile birlikte olduğu bir gün Safiye
AYLA bu türküyü söylemeye başlar. Atatürk
masanın başındadır.
&n=
bsp; Safiye
AYLA türküyü söylerken gözlerini Safiye'den
ayırmaz, ancak Safiye AYLA Atatürk'ün gözlerinin
buğulandığını ve göz pınarlarından
aşağıya gözyaşı damlalarının
düştüğünü fark eder ve birden
türküyü keser.
&n=
bsp; Atatürk
sol elinin tersiyle belli etmemeye özen göstererek
gözyaşlarını silerken Safiye AYLA'yı yanına
çağırır: “Sen şimdi büyük Atat&uu=
ml;rk
herkesin içinde göz yaşlarını tutamadı diye
belki hayret ediyorsun, ama bilir misin&nb=
sp;
ki Yemen’de o yiğit delikanlılar bu vatan için
gözünü kırpmadan şehit oldular ve geriye bıra=
ktıkları
bir çift kundura, bir fes ve Tanrı huzuruna tertemiz
çıkardıkları onurlarından başka hiçb=
ir
şeyleri yoktu.” der ve devam eder “Lütfen
Safiye bu türküyü, başladığında bir daha
gözümde yaş görsen ve hatta hıçkırarak
ağlasam bile kesme, devam et. Ama arkasından 'harpten şehit
olmadan köyüne dönenler de var, Yanık Ömer gibi, h=
emen
onu oku.” der.
= Uzun yıllar Atatürk’ün aramızdan ayrıldığı günü yas günü ilan ettik.= Ama yeni anlayış bugünü genç kuşağa, Atatürk’ü bir kere daha anlatma fırsatı olarak değerlendiriyor.
= Sayın Rektörümüz üniversitemizde 10 Kasım günü Atatürk’ü anmak için, Atatürk’e yakışır tarzda giyinip hareket etmemizi ve içimizden = bir kere daha “Atam sana layık olmak için daha çok çalışacağız.” dememizi düşündürecek tarzda törenler düzenlememizi istedi.
049 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 405 24 - 30 KASIM 2004
Padişah
Anneleri…
Ö= zellikle son 20 yılda gerçek Türk tarihini kanıtlarla bilimsel tanıma olanağı bulduk. Tüm ön yargılardan uzak gerçekleri bizim için ortaya çıkaran Sayın İlber OLBAYLI, Sayın Vamık VOLKAN gibi bilim adamları ve bizim bilmemizi sağlayan Sayın Murat BARDAKÇI, Sayın Çetin ALTAN gibi basın mensuplarına teşekkür borçluyuz. Tüm bu yeni kavramlar ışığı= nda bazı tarihi olayları, “Acaba bizler de iyi anlamış mıyız ?” diye yorumlamak istiyorum…
Bilind= iği gibi Osmanlı Sultanları evlenirken, evleneceği kadın= 05;n milliyetine bakmazdı. Çünkü o günlerde “Milliyet” kavramı yoktu. İnsanlar dinlerine göre ayrılır ve herkes diğer din mensuplarına saygı duyardı. Bir kad= 05;n evlenip de Müslüman olduğunda hiçbir şekilde ayrıma tabi olmazdı ve Valide Sultan bile olabilirdi. Aristo̵= 7;ya kadar (İ.Ö. 384-322) bebeğin tıpkı bir ağacın tomurcuğu gibi kadının organı oldu= 7;u, erkeğin de onu geliştirdiğine inanılırdı. Bu nedenle eski dinlerde, örneğin Musevilikte bebeğin sahibi doğuran kadındır. Annesi Musevi olan, babası Musevi değilse bile Musevi kabul edilir. Oysa anne Musevi değil, baba Mu= sevi ise çocuk Musevi kabul edilmez.
Aristo doğum olayına yeni bir görüş getirdi. Bu görüşe göre, tüm bebeğin yapısı erk= ekte var, kadınsa bunu geliştiren yapıya sahiptir. Yani tıpkı tohumun tarlada büyümesi gibi. Bu nedenle Osmanl&= #305;da saltanat babadan oğla geçer. Zira soyun babadan geldiğine inanılır. Sperm ile yumurtanın birleşerek bebeği oluşturduğu yani kadının da oluşan bebekte bir erk= ek kadar genetik hakkı olduğu kavramı ancak 18. asırda yani 1700’lü yıllarda gösterilmiştir. Bu nedenle Osmanlı Şehzadeleri sağlıklı tarlalar olarak seçtikleri kadınlarını Müslüman yapar, eğer o kadın erkek çocuk doğurursa hemen çocuğun eğitimi için Lala’lar yani özel yetenekli öğretmenler t= utar ve artık kadın Haseki Sultan adını alırdı. Eğer Şehzade, Padişah olursa annesinin adı değişir, Valide Sultan olurdu. İnce düşünülürse köle olarak pazardan alınmış bir kadın devletin en üst kademesinde s&ou= ml;z sahibi olabiliyor. Avrupa’da Kölelik ve Derebeyliğinin hakim olduğu ve sınıfların arasının kesin hudutlarla ayrıldığı bir dönemde, insanları kökenle= rine bakmadan yükseltip saygı duyan Osmanlı anlayışının, günümüz “İnsan Hakları” kavramına uygunluğu apaçık görülüyor.
Bilind= iği gibi Yıldırım Beyazıd babası Sultan Murad’ın Kosova’da yendiği Sırp Kralı Lazar’ın kızıyla evlendi. Bir rivayete göre Yıldırım Beyazıd’ı Ankara Savaşında mağlup eden Timurlenk, hakaret olsun diye Yıldırım Beyazıd’ın gözleri önünde karısını oynatmış, Yıldırım Beyazıd bu hakareti onuruna yedirememiş ve o gece yüzüğündeki zehiri içerek canına kıymıştır. O günden sonra da Osmanlı Sultanları bir daha bu duruma düşmemek için evlenmemişler ve yukarıda sözünü ettiğimiz “Cariyelik” ve “Haseki Sultanlık” kavramlarını getirmişlerdir.
“= ;Padişah Anaları” adlı kitabı aldım, okudum ve üzüldüm. Olayı bir de içinde bulunulan zaman= 5;n değer yargıları içinde düşünebilmemiz için bu yazıyı yazma gereği duydum.
050 SES GAZET=
ESİ
YIL 9 SAYI 406 08 - 14 ARALIK 2004
Jacques Chira=
c…
Ö= yle veya böyle, Türkiye Avrupa Birliği’ne girecek. Sn. Toktamış ATEŞ’in bir toplantıda söylediğ= ;i gibi Avrupa’nın bir parçası olmak Atatürk’ün idealiydi. Ancak tamamı Hıristiyan ola= n, devlet adamları değil de, sıradan kişilerin bir Müslüman ülkeyi aralarına kabul etmesi takdir edersiniz= ki pek de kolay değil. Bu nedenle büyük düşün&uu= ml;r ve devlet adamlarının olayları bizim lehimize yorumlamaları, aklın gereğidir. Jacques Chirac’da böyle yapmıştır. Hiçbir batılı devlet adamı, belli belgelere dayandıramayacağı bir yorum yapmaz. O Jacques Chirac ki, Amerika’yı bile karşısına almayı göze alarak inançlarından taviz vermemiş ve Amerika’nın Ortadoğu politikasına açıkça tavrını koymuştur. Şimdi size Jacques Chirac’ın doğru veya yanlış dayandı&= #287;ı tarihi bilgilerden söz edeceğim.
&n= bsp; Rum, Roma’lı demek. İstanbul’un merkezi olduğu Roma i= se Doğu Roma imparatorluğu ve bunu diğer adı ise Bizans. Türkler Anadolu’ya geldiğinde, Anadolu’da değişik etnik grup ve dinlerden insan vardı. Ama hepsi kendi= ni Romalı sayardı. Büyük adamlara Rumi denirdi. Mevlă= na Celăleddin-i Rumi gibi. Ve yine Selçuklu İmparatorluğ= unun o günkü adı, Selăcikiye-i Rumi idi. Romalılık, bütün dinlere ve dillere mensup olanları bir çatı altında toplardı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde bütün Avrupa yasa boğuldu ve Hıristi= yan dünyası kalbinden bıçaklandı. Sokrates ve Homeros bir kere daha öldü, gibi Osmanlı aleyhine yüzlerce sözcük üretildi. Bir grup düşünür de Türklerin yabancı olmadığı ve kendilerinin bir parçası olduğunu iddia ettiler. Böylece İstanbul= bir yabancının eline düşmemiş olacaktı ve acı hafifleyecekti. Örneğin İtalyan hümanist düşünür Francesco Fitelfo, Fatih Sultan Mehmet’in Truva soyundan olduğunu, yine Alman bilgini Felix Fabri Türklerin Yunanlı Telomon ve Truva’lı Prenses Hesion’dan geldiğine -inanmak istememekle birlikte- öne sürdü. Yine bazı düşünürler Türklerin Laomeda’n= 5;n torunu olan Truvalı Tareus’un soyundan geldiğini söylediler. Yine öyle rivayet edilir ki Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde “Truva’nın intikamını aldım.” demiştir. Bu tip örnekleri çoğaltabiliriz. Bugünkü iletişim = ve teknoloji çağında bile kimin kim, neyin ne ve hangi fikrin doğru olduğu konusunda karar vermek zor. Ben kişisel olarak Bizans soyundan geldiğime inanmıyorum. Ama Osmanlı İmparatorluğu Bizansı fethetmiş, Sultan Orhan Bizans = 304;mparatorunun kızı ile evlenmiş ve devlet idaresini Bizans ve Türk töreleri bileşkesinde kurmuştur.
Demem = şu ki, her öküzün altında buzağı aramamak ve kom= plo teorilerine kanmamak lazım. Büyük devlet adamları ne pahasına olursa olsun inançlarından taviz vermez, takiyye yapmaz, çocukça oyunlar oynamaz. Jacques Chirac’ın= sa bu kişilerden biri olduğunu düşündüm ve tarihi kaynakları karıştırdım. Vamık VOLKAN, İl= ber ORTAYLI, Murat BARDAKÇI gibi değerli bilim adamlarının eserlerinden faydalanarak yukarıdaki bilgileri kısaca toparladım, yorumsuz size aktarıyorum.
051 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 407 15 - 21 ARALIK 2004
Milletvekili&=
#8230;
Bilmem dikkatinizi çekti mi ! 12 Aralık 2004’te en saygın gazetelerin sürmanşeti; Sibirya’dan kalkan ve soğuk nedeniyle iniş takımlar= 05; açılmayan uçakta korkulu dakikalar geçiren Say= 05;n Asena’nın öyküsü…
Asena, gerçekten çok takdir ettiğim sanatçılardan b= iri. Merakla haberin devamını okuduğumda, ne kadar şaşırdığımı tahmin edemezsiniz. Aynı uçakta “Anadolu Ateşi” adl&= #305; muhteşem gösteri grubunun sanatçıları ve yedi milletvekili de varmış. Bu haber, sadece ayrıntı olarak= yer alıyordu.
Ben hep milletvekilliğine saygı duymuşumdur ve milletvekili seçilebilmek oldukça zordur. Büyük özveri iste= r ve milletvekilleri de demokrasilerde bir ülkenin kaderine yön veren kişilerdir. Gelişmiş ülkelerde milletvekilleri kendini seçen kişilerin haklarını sonuna kadar korur. Halk da kendi seçtiği ve kendisini temsil eden kişiye sahip çıkar ve dokundurmaz. Seçmiş olduğu vekile yapılan yanlış, kendine yapılmış sayılır.
Peki
bizde neden farklı ?
Neden = kendi seçtiğimiz milletvekiline sahip çıkmayız ve on= un onurunu kendi onurumuz gibi görmeyiz ?
Hi&cce= dil; milletvekillerinin meclisteki odalarını gördünüz mü ? Küçücüktür… Ve kapısında kendinden yardım bekleyen o kadar çok seçmeni vardır ki… Bir de birçok bürokratın maaşları ile milletvekili maaşlarını mukayese edin… Makam arabaları, ö= zel sekreterler, muhteşem odalar ve tahsis edilmiş süper lü= ks konaklar…
Yü= ;k ve kahır milletvekillerinde, zevk ve sefa kimlerde ?
Belki = de milletvekillerimizi kendimiz değil de genel başkanların seçmesi nedeniyle benimsemiyor olabiliriz. Bırakın milletvekillerimizi kendimiz seçelim. Onlar bize, biz de onlara sahip çıkalım. Ve Sibirya’daki gibi bir olayda milletvekillerimizin de en az sanatçılarımız kadar ye= ri olsun.
052 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 409 29 ARALIK 2004-04 OCAK 2005
Zafer Değ=
;il Ama
Büyük İş Başardın Sayın
Başbakanım…
Lise yıllarında kabadayı bir arkadaşımız vardı= ;. Sınıflar arası futbol maçı yaparken sahaya gelir para verin ben de oynayayım derdi, erkeksen oynatma, aksi halde oyunu bozardı. Biz mecburen bir devre bir takıma, bir devre diğer takıma alır oynatırdık. Üstelik maç sonunda= bir şişe de gazoz ısmarlardık. Ama bu tür hoşgörü ve sevgiye dayalı kabadayılıklar uluslararası arenada geçerli değil. Yani 25 ortaklı b= ir gruba gidip, arkadaş ben size ortak olmak istiyorum üstelik de şartlarımı ben kendim koyarım diyemezsiniz. Kurallar he= rkes için neyse sizin için de o olmalı. Eğer siz kendini= zi 25 kişiye kabul ettirirseniz ve o 25 kişinin uyduğu kurallar size de uyarsa, ortak olursunuz. Ayrıca ben sizden 24 kişiyi tanırım 25 inci kişiyi tanımam demek şansınız da ne kadar vardır bir düşünün. Bir yerde buna dağdan gelip bağdakini kovma derler.
17 Aralık öncesi Türkiye’nin Avrupa Birliği için müzakere tarihi alma süreci yukarda sözünü ettiğimiz bir çok nedenle bizim iç= in çok çetin geçti. Hem bazı şeylerden ödün vermeyecektik, hem de büyük önderimiz Atatürk’ün bize tek yön olarak gösterdiği Ba= tıdan kopmayıp bir parçası olacaktık. Daha önümüzde çok çetin bir süreç var. Belki 10, belki daha uzun sene. Ama sonsuza dek yaşayacak Türküye Cumhuriyeti için bu bir saniye bile değil. Çocuklarımız ve torunlarımız Atatürk’ün hedeflediği ışığa çok yaklaştı. İleriyi biraz görme yeteneği = olan herkes bilir ki bizim Batı’dan başka gidecek yerimiz yok. Bu gerçeği Batılı yöneticiler de biliyor. 11 Eylülden sonra tüm Dünyada fanatik İslam’a karşı ciddi bir tepki oluşmasına rağmen çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin Avrupa Birliğine kabul edilişi İslam bir ülkenin sevgi = dolu barışçı ve Batı standardında demokrat olabi= leceğini Dünyaya kanıtlamış ve böylece İslam Dünyası’nın gerçek temsilcisi olduğunu göstermiştir.
Say= 05;n Başbakan Tayyip Erdoğan’ı Mehmet Ali Birand çok sıkıştırmış, ama asla müzakere alma gününü Başbakanımıza bir zafer olarak kabul ettirememiştir. Zira Başbakanımızın da dediği gibi ortada bir zafer yoktur. Bu ortaklıkta kimse kimseyi yenmemiştir. Kardeşler o= muz omuza olacak ve herkes biraz daha güçlenecektir. Diğer bir deyişle Tayyip Erdoğan ve ekibi, zafer kazanmamıştı= ;r ama çok iyi bir iş başarmıştır. İstanb= ul da hanımlar, beyler, beyefendilerin İstanbul’a bile girmesini yasaklamayı ve= ya en azından sınırlama getirmeyi düşündükleri Anadolu insanına Avrupa’nın kapısını açmıştır ve tüm Dünya liderleri coşkuy= la Türk Ulusunu bağrına basmıştır. Şimdi müzakere sürecinde hep birlikte el ele ve başı dik bu köprüyü ge&cce= dil;me zamanıdır. İktidarı, muhalefeti, ordusu, bürokratı, teknokratı, demokratik kitle örgütleri = ve halkıyla, Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı’nın bağrından çıkan gen&ccedi= l; Türkiye Cumhuriyetinin, hastalıktan sıyrılmış genç ve dinamik kadrosuyla, Avrupalı kardeşlerini tamamlayacağını ve Dünya Barışına büyük katkıda bulunacağını gösterme zamanıdır.
053 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 409 05-11 OCAK 2005
Yeni
Paramız…
Yı= ;l 1968, Çapa’da asistanım. Maaşım 500 Liradan büy&= uuml;k bir zamla birden 750 Liraya çıktı, çok sevinmiştim. O günlerde Hacıbozanoğlu’nda bir ezogelin çorbası, Adana kebabı, kadayıf ve istedi= 7;in kadar ekmek yerseniz 225 kuruş öderdiniz. Tanrım, ne oldu da 31.12.2004 gece yarısına kadar aynı menüyü 10 mily= ona yiyemez olduk. Enflasyon yavaş yavaş olduğu için, biz pek kol= ay fark etmedik ama, yabancılara öyle gülünç oluyor= duk ki. Türkiye’de 2 milyon liraya ayakkabıyı boyattım dediklerinde çevresindekiler alay edildiğini zannediyor, gülemiyordu bile. Bir para 30 yılda 3 milyon kez küçülebilir mi?
Toplum= ları alışkanlıklarından kısa sürede vaz geçirebilmek çok zordur. Hele yazı ve kıyafet inkılabı gibi büyük inkılaplar ve bunların toplumca kısa sürede kabul edilebilmesi için karizmatik bir lider ve adaptasyon yeteneği güçlü bir ulusa gereksin= im var. Hangi lider bugün size “yazıyı değiştir= dim artık Rusların kullandığı kelt alfabesini uygulayacağım” dese, kabul ettirebilir? Festen hemen şapkaya geçildiğinde tüm entelektüel ve bürokratlar, kolayca fötr şapkaya köylü ve iş= çi de kasket şapkaya geçivermişti. Bugün dahi ben, çok istememe rağmen fötr şapkayı giyerken tereddüt ediyorum. Nasıl gençler kendilerine idol kabul ettiği bir sanatçının kıyafetine özeniyorsa= , o günlerde de halk, kurtarıcıları Atatürk’e özeniyor ve ona layık olabilmek için bütçesine göre onun gibi giyinmeye çalışıyordu.
01.01.= 2005’le birlikte Yeni Türk Lirasına geçtik yani paramızın önünden altı sıfır atarak paramızı güçlendirmedik ama milyon kez gülünç olmaktan kurtulduk. Tüm bunu düşünenlere ve bu uyumu ulusunun kolayca sağlayacağına güvenenlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Artık neredeyse 1 dolara yaklaşmış Yeni 1 Liramızla öğünebiliriz = ve yine 35 yıldan sonra ilk defa tek rakamlara düşen enflasyonu= muz bizi başka bir alay konusu olmaktan kurtardı. Yeni yılın ilk 5 gününde gördüm ki, bu geçiş bilinçli bir şekilde organize edilmiş ve toplum da her kesimiyle kolayca uyum sağlayabilmişti. İngiltere’nin metrik sisteme geçişindeki zorlukları kişisel olarak yaşadım. Hala arabaların direksiyonları sağ taraft= a. İnanıyorum ki eğer yılbaşı gecesi Taksimde turistlere yapılan çirkin saldırı sanıkları gibi az sayıda namert toplumdan uzaklaştırılırsa bu ulus Avrupa Birliği’ne herkesten daha kolay uyacak, hem Müslüman, hem barışsever, fedakar ve hoşgörülü olduğunu kaynaştığı Avrupalı kardeşlerine kolayca kanıtlayacaktır. Tekrar teşekkürler paramızı gülünç durumdan kurtaranlara.
054 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 410 12 - 18 OCAK 2005
Sosyal Demokr=
atlar,
Silkinme Vakti Geldi…
Bizler
gibi politika ile doğrudan uğraşmayan ve politikayı mes=
lek
olarak seçmemiş kişiler için ülkeyi, Atatü=
;rk
ilkeleri hudutları içinde en iyi yöneten kim olursa olsun =
fark
etmez. Yeter ki sonuçta tüm yurttaşlar mutlu yarınlara
bakabilsin ve orada aydınlık günler görebilsin. Ancak y=
ine
de belli kültür düzeyindeki iyi niyetli burjuva, daima sosyal
demokrat olmuş, bir ülkeyi sosyal demokratların daha iyi
yöneteceğine inanmıştır. Aslında sosyal
demokratların söyledikleri ile yapmak istedikleri gerçekle=
şse,
diğer bir deyişle söylediklerini uygulayabilecek bilgi ve
beceriye sahip olsalar tüm Dünya barış içinde
mutluluğa koşar. Ancak gerçekte, ülkemizde hiç=
de
böyle olmamıştır ve en azından bizler ülkemiz=
de
hep düş kırıklığına uğradık.he=
le
son günlerde ardı ardına Atatürk’ün partisi
CHP’de olanlar hepimizi oldukça sarstı. Bir parti
düşünün ki yönetim kurulu, disiplin kurulu
üyelerini, disiplin kuruluna veriyor ve gerekçe yolsuzluk. Ve y=
ine
bir parti düşünün ki seçimlerde en büyü=
;k
farkla belediye reisi olmuş, partinin oylarını ülke
genelinde oran olarak yükseltmiş ve halkın sevgisini
kazanmış bir belediye reisini yolsuzlukla suçlayabiliyor ve
kurulduğundan günümüze, ortalama 10 ayda bir defa ü=
;lke
genelinde kurultay topluyor, Ve yine bir sosyal demokrat kesim düş=
;ünün
ki, en az 5 ayrı parti, 10 ayrı fraksiyona bölünmü=
ş
ve yine bir sosyal demokrat parti düşünün ki genel
başkanı seçim kaybetse dahi koltuktan hiç ayrı=
lmak
istemez. Ülkeyi, Atatürk ilkeleri
içinde doğru yönetsin de kim yönetirse yönetsin.
Ancak bilinçli bir muhalefet olmazsa ne dialektik olur ne de zaman z=
aman
iktidarı zafer sarhoşluğundan uyandıracak gü&ccedi=
l;
olur. Artık sosyal demokrat seçmenin bu kaosa dur deme vakti
gelmiştir. Ülkede bu sosyal demokrat heyecanı yönlendir=
ecek
gencinden yaşlısına, kişisel çıkarları=
ndan
ve hırslarında arınmış binlerce beyin vardır.
Sayın Erdal İnönü, Sayın Kemal Derviş, Say=
05;n
Kemal Köprülü, Sayın Fikri Sağlar ilk aklıma
gelen birkaç isim. Tüm sosyal demokrat partiler kalıpla=
51;mış,
durağan söylemlerinden arınmalı, bugün yaşaya=
n ve
gelecekte yaşayacak tüm vatandaşlarına ve insanlı&=
#287;a
barış ve yaşam kalitesi yüksek seneler sunabilmelidir.
Hedef bu olmalı ve yönetime talip olanlar yönettiği
vatandaşları ile aynı düzeyde yaşamalıdı=
r.
Hiçbir sosyal demokrata ne yolsuzluk yakışır, ne de
yolsuzluk yakıştırılır. Eğer bir yanlı=
351;
ve yamuk varsa bu mutlaka dışarı sızdırılmadan
kendi içinde halledilmelidir. Hiçbir baba oğlunun
yolsuzluğunu yakalamakla yücelmez. Böyle bir durumda ar eder,
bir köşeye çekilir ve insan içine çıkma=
z.
Hiç kimse böyle bir babaya “Helal olsun, oğlu bile=
olsa
yolsuzluğunu ortaya çıkarttı.” diye
kahramanlık payesi vermez. “Oğlunu bile yetiştirememi=
51;,
başkalarını nasıl yetiştirecek ?” di=
ye
güvenini yitirir. Sosyal demokratlar ya iktidar olmalı ve
ülkesini başarıdan başarıya taşımalı=
; ya
da iyi bir muhalefet olup o günkü iktidarın
başarmasına yardımcı olmalıdır. Zira hizmet y=
ine
kendi aşık olduğu insanlığa yansıyacaktı=
r.
055 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 411 19 OCAK - 01 ŞUBAT 2005
Yargıs=
305;z
İnfaz…
Ger&cc=
edil;ek
bir delikanlı, 100% dayak yiteceğini bilse bile belden
aşağı vurmaz. Bu kural her türlü mücadele
için geçerlidir. Pehlivanlıkta nice yiğitler
gıcırı bükmeye gelmiştir, yani yenileceğini
anlayan pehlivan rakibinin gıcırını büker, o da
şartlı refleksle istemsiz bir hareket yapar göbeği
güne gelir rakibi temennayı çekip hakemi kandırı=
r ve
kendini galip ilan ettirir. Bazen insanlara öyle iftiralar atarlar ki,
yiğit delikanlı bunu ar eder susar daha iş yargıdayken
rakipleri, dedikodu ve medyayla toplumu ve yargıyı etkilemek
isterler. Çoğu kez başarılı da olurlar. Ben
bugün yazımda gerçek bir ağabeyim kadar sevdiğim
Sayın Burhan Apaydın’ın bana hediye ettiği ve
içine de beni çok sevdiğini anlatan bir not bulunan
“adaleti arayan adam” adlı muhteşem
yapıtının “başlarken”
bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Sokrat,
savunmasında, karşıt gösteriler yaparak
konuşmasını sık sık kesen dinleyicilere
dönüp
“=
;-Ey
Atina’lılar!... Bırakınız konuşayım.
Kendimi kurtarmak için değil, gerçekleri ortaya koymak
için konuşuyorum.” diyordu.
Sokrat=
’ın
yargılaması açık yapılıyordu. O’nun
görüş ve düşüncelerine, temsil ettiği
felsefi anlayışa karşı olan dinleyiciler;
Sokrat’ın konuşmasını istemiyor, sözlerine
katlanamıyorlardı. Sokrat’ın savunması,
inandırıcı idi. O’na yanıt veremeyenler, bu kez d=
e,
savunmanın sesini boğmak amacıyla müdahale ediyorlar,
yargıçlar da buna engel olmuyorlardı.
Yarg=
305;çlar
Sokrat’ı suçlu buldular. Ancak; Sokrat halk vicdanın=
a da
aklanmış ve O’nu -savunma hakkına değer vermeden-
ölüme mahkum edenler, toplum vicdanında sonsuza dek mahkum o=
lmuşlardı.
Savunm=
a,
adalet tarihinde görülen adli facialar sonunda
insanlığın vicdan yargısına dayanan bir hak
niteliğini kazanmış ve uluslararası hukuk’ta R=
20;savunma
hakkı kutsaldır” ilkesiyle ifadesini bulmuştur=
.
Avukat,
hak’kın savunulmasını temsil eder. Kimi durumlarda,
davanın niteliği bakımından, siyasi sonuçlar
doğurabilecek veya milletin hukuk anlayışı
ölçüsünde kitleler üzerinde rol oynayabilecek bir
işlevle tarih karşısına çıkabilir.
Bö=
;yle
durumlarda avukat, yalnız müvekkiline karşı değil,
aynı zamanda, topluma karşı da sorumludur. Allah’tan
başka vicdanı üzerine etki edecek hiç bir güce b=
oyun
eğmemelidir. Avukatın savunma görevini tam anlamıyla ye=
rine
getirmeye çalışması, onun meslek onurunun gereği=
dir.
Avukat,
müvekkiline de bağımlı değildir. Onun
davranış ve sözlerinden kendi etkinliğini
duraklatıcı veya kendinden beklenenleri yerine getirmekten
alıkoyucu bir anlam çıkarmamalıdır.
Mü=
;vekkil,
bir çok nedenle mahkemede çekingen davranmak zorunda kalabili=
r.
Bu durumda, avukata düşen görev çok daha önemlid=
ir.
Müvekkilinden beklenen davranışları da kendisi yapmak
durumundadır.
Yarg=
305;ç,
yasa ve adalet ölçülerinin dışına
çıkarak tek yanlı bir anlayışla müvekkile
karşıt bir tutum takınabilir. Dahası, onu itham edebili=
r.
Daha da ileri giderek, müvekkili aşağılamaya yeltenebil=
ir.
İ=
şte,
bütün bunlara karşı koymak, avukatın görevidi=
r.
Eğer, mahkemede müvekkilinin onur ve
saygınlığının yıpranmasına izin verirse,=
o
andan itibaren müvekkil savunma hukukunun korumasından
çıkar, hükümden önce bir mahkumiyet havası,
müvekkili yıkıma sürükler.
Savunm=
anın
özgür olmadığı bir mahkemede, yargıçlar
mahkumiyet kararı verdiği zaman, toplum vicdanının bu
kararı kabul etmemesini doğal görmek gerekir.
Bundan
dolayıdır ki; bütün uygar ülkelerde mahkemeler,
savunma hukukuna en geniş ölçüde uyar ve savunma
hakkına saygı gösterirler.
Avukat=
ın
bu hakkı tam bir vicdan sorumluluğu içinde kullanması=
ve
bu yolda her türlü mücadeleyi yılmadan yapması
gerekir.
İ=
şte;
savunma hakkının kutsallığı, avukatın
işlevini önemli kılmıştır. Avukat, bu
işlevine denk bir rol oynayabilmek için, her bakımdan dona=
nımlı
olmak durumundadır. Her olanağı yaratabilmesi veya
gereğinde her türlü sıkıntı ve çileye
katlanabilmesi gerekir.
Avukata
sonucun değişmeyeceği sezdirilse dahi, o yine savunma
hakkını kullanmaktan geri kalmamalıdır. Savunmanın
yalnız yargıca değil kamu vicdanına seslendiği
unutulmamalıdır. Müvekkilini halkın vicdanında akl=
ar
ise, tarih önünde dava kazanılmış demektir.
Son
yargılama mahşere kalır. Avukatın vicdanı
müsterihtir.
Okuyac=
ağınız
bu kitap, avukata seslenmekten çok, avukatın görevini yeri=
ne getirme
çabalarına saygı göstermenin adalet ve hakimiyet
gereği olduğunun anlaşılabilmesini sağlama
amacını gütmektedir.
Haks=
305;zlığa
meydan vermemek ve adaletsizliğe göz yummamak , toplumların<=
span
style=3D'mso-spacerun:yes'> sağlıklı
olmasının
önkoşuludur. Adalet güneşi üzerine en küç&uu=
ml;k
bir gölge düşürülmesine izin vermemek, büt&uu=
ml;n
yurttaşların görevidir.
Bu
bakımdan kitap, adalet ve hakkaniyet duygularını sürekli
diri tutmak amacını taşımaktadır.
056 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 412 02 - 08 ŞUBAT 2005
Çift&c=
cedil;iler
ve Sayın Murat KARAYALÇIN…
29 Oca= k 2005 Cumartesi günü Adana Çiftçiler Birliğini, SHP Genel Başkanı Sayın Murat KARAYALÇIN randevu alarak ziyaret etti. Aşağı-yukarı bir saat süren ziyareti sırasında bugüne kadar gördüğüm en seviy= eli, boş laftan uzak buna karşın çiftçinin sorunlarını bilinçli bir şekilde ortaya koyan konuşmalara şahit oldum. Beklenenin aksine Sayın KARAYALÇIN kendisi ve partisi ile ilgili en ufak bir konuya temas etmeksizin, bilinçli sorularla Adana çiftçisinin s= 5;kıntılarını dinledi.
Lise yıllarından bugüne, kendisine her açıdan hayranlık duyduğum Adana Çiftçi Birliği Başkanı Sayın Cumali DOĞRU yalnız sorunları anlatmakla kalmadı, son derece pratik ve basit çözüm yolları önerdi. Örneğin, devlet yeterince desteklemezse, diğer devletlerin çiftçilerin girdilerinde (mazot, gübre gibi) ve başka üreticilerle rekabet edebilmesi i&ccedi= l;in ton başına yaptığı sübvansiyonla güçlenmiş diğer Avrupa üreticileri ile rekabet e= tme şansımız yok.
İ= lk bakışta devlet neden halkın parasını üreticiye versin diye düşünülebilir. Ancak Sayın DOĞRU öyle bir açıklama yaptı ki bunu sizinle paylaşmak istiyorum. Geçen yıl eğer sübvansiyon yapılmasaydı üreticinin ihraç edemeyeceği bir ürüne 40.000.000-$ sübvansiyon yapılmış ve bö= ylece çiftçi 300.000.000-$’lık ihracat yaparak devlete döviz sağlamış. Ayrıca bu satıştan elde ettiği kâr’ın vergisi ve KDV’si 40.000.000-$’dan fazla olarak devlete geri ödenmiştir. Üstelik mağdur olan çiftçi bir vatandaş olarak devletten yardım istememiş -ki devlet olma gereği bu yardımı yapmaktır- ve bir çok kişiye iş sağlamıştır.
Bu küçük sütuna sığdıramayacağı= m, Türk tarımı ve Türk tarımının, dünya tarımı içindeki durumunu anlatan nice bilgiler öğrendim. Bir an aklıma şu geldi… Bu kadar açık-seçik sorun ve kolay çözüm, neden bürokratların aklına gelmez ? Bence bunun bir nedeni var. Asl= 05;nda bürokratların hiçbiri kötü niyetli değiller= . Ne var ki karar alırken Çiftçiler Birliğinden bir tems= ilci oy ve karar verme ekibinde değil. Çiftçinin gerçe= k sorunu da kitaplarda görünenlerden çok farklı. Bürokrat, ziraat konusunda çalışan bilim adamları, ihracatçı, emeği ve sermayesi ile çalışan üretici her an birlikte olup dünyanın o günkü duru= muna göre strateji geliştirebilmeli ve aldıkları kararlar= 05; hemen uygulayabilmeli. Çünkü mahsulün ve borç kıskacında olan üreticinin beklemeye hiç tahammülü yok. Büyük bir olasılıkla karar vericiler çiftçilerin fikirlerini alıyorlardır. Ben= im ailemde Çorum’un İskilip kazasında büyük çiftçi. Ancak Adana’ya geldiğimde şunu gördüm; Türkiye’nin hiçbir yerinde çiftçilik Adana’daki kadar bilinçli yapılmıy= or. Belki şimdi değişmiştir. Ama Adana çiftçi= si modern ziraatın daima öncüsü olmuş, başta ÖZLER AİLESİ olmak üzere birçok bilge aile sulam= a ve modern bahçeciliğin öncüsü olmuştur. Do= 7;al olarak bilgi birikimi deneyim ile bütünleşmiş, çiftçi birliğinde de hep konuşan değil işi bilen üreticiler yönetime getirilmiştir. Ben böyle bir kurumun üyesi olduğum için mutlu ve gururluyum.
Beni şaşırtan diğer bir olay da, Sayın DOĞRU’= ;nun anlattıklarını bir üretici gibi kavrayan ve bilin&ccedi= l;li katkılarda bulunan Sayın KARAYALÇIN’ın tutumu olmuştur. Konuşulanları pür dikkat dinledi. Küçük rakamları dahi unutmadan yorum yaptı. Ayrıca sohbet sırasında değişik konulardaki yanıtları da muhteşemdi. Ben gayri ihtiyari bu toplantı= da biraz da CHP kongresinden söz edilir diye düşünmüştüm. Ama ne Sayın KARAYALÇ= ;IN ve ekibi ne de o gün Çiftçiler Birliğinde kendisini karşılayan ekip, boş dedikodulardan uzaktı ve asla başkalarının zaafından yararlanmayacak kadar büy&u= uml;k ve asildi. Bu konu ima dahi edilmedi.
Say= 05;n KARAYALÇIN’ın hafıza ve zekası bizi çok etkiledi. Hatta birkaç arkadaş birbirimizin yüzüne bakıp, “Hamsi yediği belli.” diye şaka bile yaptık.
Eğ= ;er Adana çiftçisi ileride başarı ve mutluluk bekliyorsa Sayın DOĞRU’yu hangi partiden olursa olsun parlamentoya göndermeli. Zira sevimli, bilgili, güçlü buna karşın mütevazı ve konuşma sanatı muhteşem…
Umar= 305;m seçim kanunu değişir de gerçek demokrasi gereği dar bölge kuralı gelir. Bizler seçtiğimizi, seçilenler de bizleri kişisel olarak tanır.
057 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 413 09 - 15 ŞUBAT 2005
Sağl=
5;k Bakanlığı
ve Tüp Bebek…
Bir ai= le çok istemelerine rağmen çocuk sahibi olamıyorsa bu = bir hastalık mıdır yoksa olgu, keyfe keder olarak mı adlandırılmalıdır ?&nb= sp; Eğer hastalık ise devlet bu aileye sağlık yardımı yapmalıdır.
1948 yılında toplanan Dünya Sağlık Teşki= latı, hastalığa bir tanım getirmiştir. Eğer, bir kişi bedensel, ruhsal ve sosyal olarak kendini iyi hissetmiyor ise bu bir hastalıktır ve sağlık hizmeti veren kuruluşlar bu sorunu çözmelidir. Bu tanım içinde baktığımızda, çocuk sahibi olamamak belki de hastalıkların en ağırıdır. Nedenini şimdi tek tek değerlendirelim.
Eğ= ;er bir çift, isteme rağmen çocuk sahibi olamıyorsa mutlak = bir nedeni vardır. Bu neden eşlerden birinde veya ikisinde de olabili= r. Bu sorunun tedavisi mutlaka yapılmalıdır. Tüm canlı= ;lar yaşamlarını korumaya ve üremeye programlanmıştır. Çocuk sahibi olamayan bir ailenin, çocuk sahibi olmak için katlandıkları maddi ve mane= vi yükü düşündükçe, bu çiftlere hayranlıkla bakmamak mümkün değildir. Çocuksuzluğun oluşturduğu ruhsal enerji çiftle= rde büyük boyutta ruhsal sarsıntıya neden olur. Eğer çiftler kendini bilinçli şekilde kontrol edemezlerse kişilik değişikliği dahi beklenebilir.
&Ccedi= l;ocuk sahibi olamayan ailelerin kendi yakınlarına ve çevrelerine cevap vermekte ne kadar zorlandıklarını hepimiz biliriz. Çevrenin bile bu kişilere bakışı farklıdır. En basitinden, “Çocuğu çoluğu = yok. Parayı ne yapacak ? Ne bu hırs ?” gibi binlerce tepki alır. Oysaki insanların umutları, ölene kadar bitmez. Kısaca bebek sahibi olamamak bedensel, ruhsal ve sosyal bir sorundur. Üstelik sadece eşleri değil, tüm aileyi ilgilendirir.
Di= 7;er bir deyişle, Dünya Sağlık Teşkilatı’nın tarifine göre çocuk sahibi olamamak bir hastalıktır ve sorunun çözümü için tüm imkanlar uygulanmalıdır. Tüp Bebek Yöntemi de çözümlerden bir tanesidir. Uzun yıllar olaya yüzeyden bakan bilinçsiz yöneticilerin kısır düşünceleri, kişileri bu tür hizmetlerden mahrum etmiştir.
Ki#= 1;isel olarak tanıdığım ve sonsuz saygı duyduğum başta Genel Müdür olmak üzere tüm Ana Çocuk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nün bilinçli çalışmaları, Sağlık Bakanlığı Politikasını oluşturan Sayın Müsteşar ve Bakan’ın olaya insancıl ve akılcı yaklaşımı çiftlere yeni kanunla bu olanağı sağlamıştır. Belli kurallar içinde Devlet devletliğini göstermiş, Tüp Bebeğe gerek duyan çiftlere yardım kararı almıştır. Şimdi görev etik komite ve hekimlere düşmektedir. Paralar dipsiz kuyudan gelmediği için sınırlıdır. Akılcı kullanıp, herkesin sorununa çözüm bulalım.
Bu y&u=
uml;ce
kararı verenleri saygıyla selamlıyorum.
058 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 414 16 - 22 ŞUBAT 2005
Viyana
Kafeleri…
&nb= sp; = Bu hafta sonu bir kongre için Viyana’daydım. Viyana, kafeler= i ve pastaneleri ile meşhur bir şehir. Büyük bir doktor grub= una Viyana gezdiriliyordu ve Türk olarak yalnız ben vardım. Rehb= er, Viyana kafelerinin öyküsünü anlattı. 1683 yılında II. Viyana kuşatması başarısızlıkla sonuçlanmış ve Osmanl= 305; ordusu süratle geri çekilmişti. Bu arada silahlar dahil birçok ağırlık terk edilmişti. Bunlar arası= nda 500 çuval kahve çekirdeği de vardı. Bu kahveler kuşatma sırasında büyük kahramanlıklar gösteren Polonyalı Joseph Geory Ko-Schitsky= ’ye armağan edildi ve Kozinski Zur Blauen Flasche (mavi şişe) adlı kafeyi, Tuna caddesinde açtı. Başlangıçta Viyanalılar bu koyu renkli acı içecekten pek memnun kalmadılar. Ko-Schitsky inat etti. Kahveyi süzgeçten geçirip içine süt ve bal ilave ett= i. Böylece Viyana’nın meşhur kahvesi melanj ortaya çıktı. Aynı devrede Osmanlı’nın simge= si olan hilal şeklindeki pastalar da üretilmeye başlandı ve kafeler Viyanalıların en çok sevdikleri, ev dışında zaman geçirdikleri ve dostlarıyla buluştukları yer olarak dünyaca meşhur oldu. Daha sonra kafeler kendi içlerinde küçük değişiklikl= er yapmaya başladılar. Bazı kafelerde bilardo, satranç ve iskambil oyunu gibi ilave değişiklikler, bazılarında ise kahveyle birlikte serbestçe okuyabileceğiniz günlük gazete ve magazinler de sunulur oldu. Kafeler ayrıca belirgin bir kültür merkezi olarak yeni fikirler üretilen ve belli görüşteki kişilerin belli bir kafede buluşup tartıştıkları yerler olmaya başladı. Bugü= ;n Viyana’da irili ufaklı ama herkesin hoşlanabileceği 20= 00 civarı kafe var. Bazı kafelerin ürettikleri kahveler ve past= alar günümüzde onların adıyla dünyanın her yerinde tanınır. Viyana’da kahve ile birlikte, tıpk= 05; ülkemizde olduğu gibi, bir bardak su da ikram edilir.
17. Yüzyılda toplum psikolojisini, günümüz topl=
um
psikolojisi ile karıştırmayalım. Günümüz=
de
topluluklar arasındaki çatışmalar çok daha
nedensiz ve gülünç. Ben bugün sizinle o günk&uum=
l;
savaşların sonsuz kötü tarafları yanında,
toplumlardaki kültür alışverişi
açısından faydalarını da konuşmak istedim.
059 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 415 23 ŞUBAT - 01 MART 2005
Bize Ne Oldu =
?…
Son günlerde başta İstanbul olmak üzere Türkiye genelinde hırsızlık ve soygun olayları inanılmaz boyutlarda arttı. Gazete ve televizyon haberlerine baktığımızda hayret ve dehşete düşmemek mümkün değil. Tinerciler, kapkaççılar ev = ve işyeri soygunları… Bir de üstelik organize büy&uu= ml;k soygunlar… İki başbakan adayı birbirini hırsızlıkla suçluyor. Ya dedikleri doğru ya da y= alan söylüyorlar. Diğer bir deyişle bizi ya hırsız= lar yönetecek ya da yalancılar. Düne kadar hayırseverlikler= i ve ülkeye yaptıkları hizmet için saygı duyduğu= muz kişilerin bankaları nasıl soyduklarını öğ= ;rendik. Dünya devi firmaların gözlerini fukara cüzdanına diktiği ve genel müdürlerin elleri kelepçeli gittikle= rini gördük. Birbirlerini suçlayanlar en yakın mesai arkadaşları. Bir partinin genel başkanı en güçlü belediye reisini hırsızlıkla suçluyor ve yine kendi partisinin haysiyet divanını rüşvet almakla itham ediyor.
Şimdi düşünün… Siz Avrupalı olsan= 05;z ülkenizde böyle bir tablo ister misiniz ? Bizim okuduklarımızı dünyanın her yerinde herkes okuyor. İnternet aracılığıyla erişilmedik medya yok. Devekuşu = gibi sadece başımızı kuma gömmekle saklanamayız. Ayrıca sorunu sadece basit polisiye önlemlerle de çözemeyiz. Nasıl çözülür ben bilmiyo= rum. Basit bir iki varsayımla ukalaca çözüm üretmeye kalkmak da doğru değil. Sosyoloji, psikoloji ve suç analizi gibi bilim dalları mutlak olayın nasıl çözüleceğini biliyordur. Bu konunun uzmanlarına = tam yetki verip sonucu saygıyla karşılamalıyız. Aksi h= alde hiç kimse güvencede değil. Dürüst olmayanlar için bir şey yok. Siz ondan çalıyorsunuz, o sizden. Yani ne fa ne fu… Ama b= ir avuç dürüst insan kesinlikle mağdur oluyor.
Bir gün bir köyde herkesi kandıran iki sahtekardan biri, diğerinden eşek satın alır. Herkes, “Uyuz eşeğe bu kadar para verilir mi ?” diye dalga geçerler. O’da, “Eşek bakımsızlıktan böyle görünüyor. Biraz besleyeyim de siz görü= n.” der. Bu kez köylü diğerine gidip, “Eşeği ucuz satt= 305;n.” derler. O’da “Olur mu ? Eşek topaldı. Dikk= ati diğer tarafa çekerek asıl kusuru olan topallığ= 305; gizledim.” der. Bu kez köylü hemen diğerine gidip, “Bu kadar parayı topal eşeğe vermişsin, seni kandırmış.̶= 1; derler. Eşeği satın alan, “Olur mu ? Eşeğin ayağına baktım ki diken batmış, eşek ondan topallar, çıkarınca iyi olacak.” der. Bu kez köylü eşeği satana gidip, “Eşeğin ayağ&= #305; sağlammış. Hayvan ayağındaki dikenden topallarmış. Eşeği ucuz satmışsın.= b>” derler. Bu kez eşeği satan, “Olur mu ? Dikeni ben kasten koydum, alı= cı yanılsın diye. Aslında eşek topal.” der. = Bu kez köylü yine eşeği alana durumu anlatınca, ̶= 0;Tüh ulan sahte para vermeseymişim aldanıyormuşum.” der. Tekrar köylü eşeği satana gidip durumu anlatı= r. Eşeği satan da, “Artık beni ilgilendirmez. Ben o p= arayla ihtiyaçlarımı aldım bile.” der.
Kıssadan hisse, öyle bir ortamda yaşıyoruz ki kime
güveneceğimizi şaşırdık. Lütfen medyay=
305;
bir yabancı gözüyle izleyin. Bu tablo bize
yakışıyor mu ? Artık silkinme zamanı gelmedi mi ?<=
span
style=3D'mso-spacerun:yes'> Müteahhitlerin
yaptığı devlet yapılarına bakın, ne demek
istediğimi anlarsınız. Biz dünün gençleri,
Atatürk bu vatanı bize yağmayalım diye mi emanet etti
? Beşyüz bin ki#=
1;i
Çanakkale’de, yüzbin kişi
Sarıkamış’ta boşuna mı şehit
düştü ?
Torunlarına hür bir ülke teslim etmek için
gözünü kırpmadan canını veren bu
delikanlıların torunları birbirlerinin ceplerindeki
üç kuruş için kendi kardeşlerini mi
öldürecekti ? Her
şey apaçık ortada…&=
nbsp;
İnanın dedelerimiz böyle değildi. Kimi elinde
tabanca-bıçak vahşice, kimi de elinde kalem oynatarak çaktırmadan kibarca so=
yuyor
ama gerçeğin gözü bizi hep izliyor.
060 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 415 02 - 08 MART 2005
Beni Türk
Hekimlerine Emanet Ediniz…
ATAT&U=
uml;RK
“Ben doktora iğne yaptırmam, hemşireye yaptırırım. Doktorlar iğne yapmasını bilmiyor= .” Sayın Başbakanım= 05;z Tayip ERDOĞAN böyle söylemiş midir ? Gerçekten bilmiyorum. Üstelik tahmin de etmiyorum. Ama tüm medyada bu haber çıktı.
Son günlerde doktorların üzerine öylesine gidiliyor = ki, kırk yıldır öğretim üyesi olarak gururla hizm= et ettiğim, pırlanta gibi hekimlerin hiçbirinin yapılanların zerresini bile hakketmediklerini düşünüyorum. Birkaç yanlış hekim için tüm hekimliği suçlamak hiç doğru değil. Şimdi düşünün iğne yaptırmadığımız hekim küçücük bir damarımızdan girip kalbi besleyen damara erişiyor, tıkalıysa balonla açıp stent koyuyor ve can kurtarıyor. Sen bu doktora iğne bile olma. Yine hekim iki tane küçücük delikten karnınızın içi= ne giriyor, koskocaman urları çıkarıp tüm lenf bezlerini temizliyor. Gel de sen bu doktora iğne olma. Beyin ameliyatından tut, mikroskop altında ameliyatlara kadar, hatta an= ne karnında çocuğun hastalıklarını tanıyıp tedavi eden doktorlar ve bunlara iğne bile olmamak… Evet doktor i&= #287;ne yapmaz. Bu yapamadığından ve bilmediğinden değil. = Bu basit işlemi artık hastalar kedi kendilerine bile yapıyorlar. Tabi ki bu görev sağlık ordusunun ayrılmaz bir parçası olan hemşire kardeşlerimizin. Bir banka genel müdürü za= man zaman vezneye oturup veznedarlık yapar mı ? Veya bir emniyet genel müdürü karakolda nöbet tutar mı? Bu saygın mevkilerin yine bu saygın ve gerekli işleri yapamamasından değil ama, bilg= i, beceri ve deneyimlerini herkesin yapamayacağı işlerde kullanabilmesi içindir.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenciler pratik ve nazari olarak son derece iyi yetişiyorl= ar. Örneğin ben kalp anjiosu olacağım zaman bir öğrencime güvendim ve sonsuz bir güvenle Sayın Pro= f. Dr. Ayhan USAL’a kendimi teslim ettim. Kendisini öğrenci olduğu günden beri tanırım. Hep kadın doğum’a asistan olsun istemişimdir. Çukurova Üniversitesinden mezun tüm hekim ve uzmanlara ben güveniyor, ailemi teslim ediyorum. Örneğin oğlum İstanbul’da yaşamasına rağmen astımla ilgili sorunları Çukurova Üniversitesinde çözüyor. Dayım ve kız kardeşim İstanbul’da yaşamalarına rağmen Çukurova Üniversitesinde ameliyat oldu. Tüm Çukurovalılar bilir ki Çukurova Üniversitesi BALCALI Hastanesi herkesin kara gün dostudur. Öğrencisinden eğitmenine güvenin. Belli bir süre hasta dostu yaklaşımdan uzak kaldıysa da, göreceksiniz bundan sonra bilimsel büyüklüğünün yanında şefka= t ve sevgiyi de hastalarla paylaşacak.
Ülkemizdeki tüm sağlık kuruluşları saygındır ve büyük bir özveriyle hizmet eder. Ama = biz yani devlet kuruluşları, devlet büyüklerimizin sorunlarını başkalarına bırakmak istemeyiz. Hep kendimiz çözelim isteriz. Ama nedense onlar sorunlarına çözümü hep özel hastanede ararlar. Örne= 7;in son günlerde solunum yolları enfeksiyonu geçiren Sayın Süleyman DEMİREL’i bizler, yani devlet kuruluşları tedavi edelim isterdik. Keşke Gülhane Askeri Tıp Akademisine (GATA) yatsaydı. Ben, Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği başta olmak üzere GATA’nın bilimsel üstünlüğü, akademik teamüllere saygıs= 05; ve görev bilincine hep hayran olmuşumdur.
Hemen hemen herkesin ailesinde veya yakın çevresinde bir tıp fakültesi öğrencisi vardır. Lütfen onları yakından izleyin. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. İşte yüce Atatürk’ü= ;n farkı, “ Beni Türk Hekimlerine Emanet Ediniz.” demiştir.
Teşekkürler
ATAM. Huzur için=
de
uyu.
061 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 416 09 - 15 MART 2005
İktidar =
Olmak
Zor, Muhalefet Olmak Kolay mı ?…
İktidar olmak zor. Muhalefet olmak kolay mı? Uzun zamand=
05;r
iktidarı yönlendirecek akıllı bir muhalefet
olmadığı gibi, bilinçsiz davranış ve arg&uu=
ml;manlarla,
sağduyu sahibi kişilerden tepki de alıyor. Son günlerde
ülkemizde zaten var olan yalan, dolan, sahtecilik, kapkaç gibi =
yasa
dışı olaylar daha da pervasız olmaya başladı.=
Düşünün
milli içkimiz rakının bile sahtesini içiyormuş=
uz. Buraya
kadar tamam da acemi muhalefet bunu bile iktidara bağlayıp
gülünç duruma düşüyor. Güya rakıya
son günlerde öylesine zam yapılmış ki,
rakının maliyeti ile satıldığı değer
arasında ki fark aşılmış ve bunu gören
dalavereciler bu cazip ve kolay kazanca dayanamayıp sahte rakı im=
al
etmişler. Eğer hükümet rakıya zam
yapmasaymış, sahte rakı olayı olmayacak ve birçok
insan ölmeyecekmiş. Eeee, pes yani ! Kıssadan hisse için si=
ze iki
tane fıkra anlatayım da gülün bari!
Nasrettin Hoca'nın evine hırsız girer. Herkes
hoca'yı soru yağmuruna tutar. “Kapıya kaç kilit koydun ? Gece kapıyı kilitledin m=
i ?
Parayı kasaya saklasaydın.v.s. v.s.” Hoca
dayanamamış, “An=
ladık
da , hep mi suç bende ? Hırsızın hiç suç=
;u
yok mu ?” demiş.
Hac da herkes şeytan taşlıyor. Fakat adamın biri öylesine hırsl= ı taşlıyor ki, koca k= oca taşları birbiri arkasına savuruyormuş. Yanındaki sormuş, “Şeytana çok kızgınsın galiba ?= 8221; “Ben kızmayım da kim kızsın ? Bu namussuz şeytan yok mu, be= nim aklıma girip kandırdı, baştan çıkarttı= ve bana zorla gül gibi baldızımın ırzına geçirttirdi.” demiş ve yandan koca bir taş d= aha alıp şeytana fırlatmış !
Artık iyi bir ikt=
idar
ve bilinçli bir muhalefet olma zamanı gelmedi mi ? Akılsız muhalefet
kötü yönetimin kusurunu maskeler.
062 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 418 16 - 22 MART 2005
18 MART…=
;
Kanada Cumhurbaşkanı, hepimizin hocası Victor
GOMEL’in Türk oldu=
ğunu
öğrendiğinde Sayın GOMEL’e büyük sayg=
305;
gösterir ve “İst=
anbul’u
çok görmek istemiştim ama ATATÜRK bizi
Çanakkale’den öteye almadı.”
demiştir.
18 Mart Çanakkale zaferinin kutlandığı gün
hepimiz için onur verici ama Çanakkale’de
yaşamını yitirmiş beşyüzbin yiğit
delikanlının ailesi için gerçekten zafer mi yoksa
acı ve ızdırapların başladığı an
mı ? Hele de biliy=
oruz
ki büyük bir çoğunluğu savaşmadan
hastalıktan kaybedilmiş…
Kendini Osmanlı bilen her yiğit vatanını korumak
için kahramanca dövüşmüş; Ermeni’si,
Yahudi’si, Rum’u…
Nazım HİKMET’in önce “Kuva-i Milliye” ve daha sonra “Memleketimden İnsan Manzaralar=
05;”
adlı kitaplarını okuyunca insan, acı gerçekleri
kemiklerinde hissediyor. Harp zamanı düşmana karşı
omuz omuza çarpışmak ve kardeşçe
yardımlaşıp arkadaşları için kendini feda e=
tmek
öylesine doğal bir tutum ki, insan böyle bir
fedakarlığa alışıyor. Bu alışkanlık
harpten sonra da devam ediyor. Memleketimden İnsan Manzaralarında
böyle bir yiğidin arkadaşı paraya
sıkışır. O yiğit veznedardır. Tabi göz&u=
uml;nü
kırpmadan parayı verir. Ama zimmetine para geçirdi diye ha=
pse
atılır. Bu yiğit hala arkadaşı için
yaptığı fedakarlık yüzünden neden hapse
atıldığını anlayamaz. Daha sonra bu yiğitin
torunu, Anadolu’nun uzak bir kasabasının köyünden,
para kazanıp ailesine göndermek için İstanbul’a
gelir ve inşaatta çalışır. Ailesine daha ç=
;ok
para göndermek için inşaatta yatar ve koca bir somun
ekmeği 4 adet zeytin veya 50 gr. peynire katık ederek yer. Bir
gün öğle yemeğini manzaralı bir yerde yemek
için bir bankoya oturur. Hemen bir bekçi gelip, “Hemşerim burada oturup, yemek
yiyemezsin. Burası Hasan Ağa’nın evinin bahçesi=
.”
der. Kalkar biraz ileride deniz kenarında bir bankoya oturur. Yine bir
bekçi gelerek, “Bur=
ada
oturamazsın. Burası Hüseyin Bey’in
yalısının bahçesi.” der. Biraz ileride =
yine
başka bir bahçe Osman Efendinindir. Orada da yeme müsaadesi
alamayınca, elini açar “Ey Ulu Tanrım ! =
Bu
memleket harp zamanı hepimizin oluyor da, neden sulh zamanı
Hasan’ın, Hüseyin’in, Osman’ın ?=
8221;
der.
Çanakkale’de yüz binlerce Osmanlı ve yine y&uu=
ml;z
binlerce Kanadalı, Hintli, Avustralyalı ve İngiliz
öldü. Ama işin güzel yanı bu yiğitlerin
torunları 18 Mart’ta harbin en şiddetli olduğu noktala=
rda
buluşup şehitlerini anıyor. Avustralyalılar, Yeni
Zelandalılar, Kanadalılar taaa… dünyanın
öbür ucundan geliyorlar. Umarım birbirimizden farklı ve
düşman olmadığımızı anlarız da bir =
daha
aptalca harp etmeyiz. Ne onlar o kadar uzaktan bilmedikleri topraklara kan
kusmak için gelir ne de biz topraklarımızı vermemek
için çarpışırız.
Büyük ATATÜRK’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözü yalnız
bizim değil tüm dünya insanının kuralı olur. =
063 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 419 23 - 29 MART 2005
TöreR=
30;
Şimdi gözlerinizi kapatın ve düşünü=
;n
!.. Çevremizdeki ailel=
er
içinde küçücük bir miras veya bir başka n=
eden
için belli yaştan sonra sorunlu hatta kavgalı olmayan
kardeş ve akrabalar var mı ?&nbs=
p;
Hiç zaman zaman bu kişilerin, “Akrabanın akrabaya ettiğini, akrep etmez.”
deyimini kullanmayanına rastladınız mı ? Bir insanın kendi öz
kardeşinden daha yakın ve garantili ırktaşı olabil=
ir
mi ? Ve sonra kendi öz
kardeşi için küçücük bir maddi
fedakarlığa katlanamayan kişilerin attıkları
palavraları düşünün… Hiç
tanımadığı bir arkadaşı ve vatanı
için gözünü kırpmadan canını
verebileceğini söylüyor, inanır mısınız ?
Yine çevrenize bakın, evinin kapısına çifte ki=
lit
vurmadan uyuyabilen, kapkaççıya yakalanma korkusu olmadan
dolaşabilen, ne bileyim daha birçok nedenle mağdur
olmayacağını düşünen kaç kişi var
?.. Kaç kişi i=
51;
yeri dahil haksızlığa uğramadı veya bir devlet dai=
resine
işim rahatça görülür güvencesiyle gitti ? Kaç apartmanda veya sitede
sorunsuz oturabiliyoruz ?
İşyerinde küçük kırgınlıkl=
ar
demiyorum, kanlı bıçaklı olmayan
düşmanlıklar var ? Hatta örnek olması gereken
üniversiteleri düşünün… Değişik si=
yasi
partiler arası ölümüne mücadele bir dereceye kadar
hoş görülebilir ama aynı parti içinde omuz omuza
olması gereken kişilerin birbirlerine yaptıklarını
nasıl açıklayabilirsiniz ? Bir banka, kendine güvenen,
yıllarca dişinden tırnağından
artırdığı birikimini yatıran müşterisini,
nasıl olur da soyar ve sonra özel uçakla ve yatla ve Petrus
şaraplarıyla ve Armani elbisesiyle ve Rolex saatiyle yine o
kişilere hava atar ? Gal=
iba hırsın
tavanı yok. Oysaki Hz. Muhammed “Kanaat ediniz.” demiştir. Buna rağmen bir sürü
Müslüman geçinen hatta Hac’ca giden
dolandırıcı…
Tüm bu örnekleri sonsuza dek uzatabiliriz. Peki nasıl =
oldu
da Çanakkale’de, Sarıkamış’ta hatta
Yemen’de yüzbinlerce delikanlı gözünü
kırpmadan şehit oldu ? &nbs=
p;
18 Mart 2005 Cuma tarihli Hürriyet Gazetesi süper manş=
;etinde;
Hepsi bıyıklı, keskin bakışlı, namaz kıl=
ar
gibi dizlerinin üzerine oturmuş ama dimdik, silahlar omuzda ve
önlerinde komutanları yüz kişilik yiğitler
bölüğünün resmi vardı ve üstünde
“Bu fotoğraf 1915 yılı ilk günlerinde çeki=
ldi.
Fotoğraftaki Mehmetçikler, kısa bir süre sonra
Çanakkale Savaşı’nda kahramanca savaştı ve
hepsi vatan uğruna can verdi.” yazıyordu.
İşte dünkü tablo, işte bugün… Evet bir şeyler
değişti… Yıl 1950’lerin sonu. Ben gencim, o zaman
Bafra’da oturuyoruz.
Arkadaşlarla eğlenmeye Samsun’a giderdik. Sabaha
karşı eve dönerken arkadaşım Halit
ÖZAYDIN’la fırına uğrar ekmek alırdık.
Çünkü komşumuz Ayşe Hatun teyze namaza kalkar so=
nra
cam kenarında oturur mahalleyi seyrederdi. O’na ayıp
olmasın diye ekmek almaktan geliyor görüntüsü verm=
ek
için… Çünkü bize zarar gelir okulu terk ederiz
serseri oluruz diye üzülürdü. Eğer mahallemizde ok=
uyan
bir kişi varsa tanısın tanımasın herkes yardım
eder, saygıyla bakardı. Kendimizden bir yaş
büyüğümüzün yanında yanlış
yapmazdık. Ama O’da bizi korurdu. Bir gün Samsun’da b=
ir
gazinoda arkadaşlarla eğlenirken yan masadaki başka kasabadan
kişilerle silahlı bıçaklı kavga
çıktı. Benden dört yaş büyük komş=
um
ve ağabeyim kadar sevdiğim Gazibeyli Erkan hemen beni kavganı=
;n
dışına attı ve “Sakın dışarı çıkma. Sen tıp
fakültesinde okuyorsun. Tahsiline zarar gelir. Eğer
çıkarsan ilk dayağı benden yersin.” ded=
i.
Yıllar sonra Erkan ağabeye bunu anlattığımda
gülerek, “Oğlum =
gene
kendim için yaptım. Biz kavgada ölürsek, eşek
değilsin ya, doktor olur aileme bakarsın diye kendimi güvence
altına altım.” dedi. Ve böylece zarif şek=
ilde
yaptığı o yüce ağabeyliği gizlemeye
çalıştı.
Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte ergenlikle il=
gili
bir proje yaptık ve ben Ankara’da büyük bir bilimsel
topluluğa projeyi anlatıyorum. Sayın Milli Eğitim
Bakanı Metin BOSTANCIOĞLU açılış
konuşması yapacak. Mahalle arkadaşım. Çok samimi=
yiz
ve benden iki yaş küçük. Ben en şık
elbiselerimi giydim ve büyük bir gururla ordayım. Sayın
Bakanımız açılış konuşmasında ail=
em
ve benden söz ettikten sonra gerçek ağabeysiymişim gi=
bi
inanılmaz saygı gösterdi. Gururlandım, gözlerim
yaşlandı… Biz=
im
jenerasyonda insanlar yükseldikçe tevazuları artardı =
ve
asla kibirlenmezlerdi.
Bir gün İstanbul’da, ben doçent’im, ilko=
kul
arkadaşlarımdan biri bize kahvaltıya gelmişti.
Arkadaşım Basri LİVANELİ erkek berberi olmuştu ve
benden bir yaş kadar büyüktü. Evde elimi cebime atı=
;p,
onunla sohbet ederken annem göz atıp, elimi cebimden
çıkartmamı işaret etti. Sonra “Bak oğlum, o senin ağabeyin.=
Bir
daha büyüklerinin yanında yanlış yapma. Sen
Cumhurbaşkanı olsan, mahallede senden bir yaş büyük
ağabeyin Cumhurbaşkanlığında kapı görevl=
isi
olsa, onun görevi sana iş yerinde saygı göstermektir. A=
ma
soframda, o senin ağabeyin. O’nun yanında elini cebine
sokturmam.” dedi.
İbni-Batuta’nın Seyahatnamesini okursanız neden =
eski
Türk’lerin yiğit olduklarını anlarsınız=
. Bu
iş ne gende ne kanda. Sa=
dece
törede… Törelerimize sahip çıkalım. Ailesi=
ne,
yakın çevresine, komşularına, iş
arkadaşlarına ve kasabasına, iline ve vatanına herhangi=
bir
özveride bulunmamış bir kişinin vatanı için
fedakarlık yaparım palavrasına kim inanır. Bir toprak
eğer uğrunda ölen varsa o da vatandır ve birbirini seve=
n,
sayan, arkadaşlarının hakkını koruyan ve
arkadaşı için fedakarlık edebilen insanlar ise o
vatanın vatandaşlarıdır. Eğer bir gün uzaydan, bir
başka gezegenden dünya’ya saldırı olursa, tüm
dünyalılar olarak tek vücut olur, “Var mı dünyalılara yan bakan ? Biz dünyalı
insanlarız.” diye kanımızın son
damlasına kadar savaşırız. Dünya kardeşliği
için böyle bir musibet mi gerek ?...
064 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 420 30 MART - 05 NİSAN 2005
Ah Şu
Gençlik…
Kırıkkale’de üç gün önce
arkadaşı lise öğrencisi Mustafa
BÖLÜKBAŞI’nı öldüren sınıf
arkadaşı U.K.’nın itirafı: “Ben, ‘Kurtlar Vadisi’
dizisindeki Polat ALEMDAR olacağım. O’na özenip cinaye=
ti
işledim.”
Ergenlik ile ilgili yurtiçi ve yurtdışı
çalışmalarımızdan her gün yeni bir şey
öğreniyoruz. Çocukluktan erişkinliğe insan bir
günde geçmiyor. Yani, gece çocuk yatıp, sabah tamam=
en
yetişmiş bir kişi olunmuyor. Bu süreç on yı=
l ve
buna “Ergenlik Süreci=
”
deniliyor.
10 – 13 yaşları arası gen&ccedi=
l;
kendinde oluşan değişiklikleri fark ediyor. Tüm
endişesi, “Acaba norm=
al
miyim ? ” oluyor.
Saçına, boyuna, sivilcesine ve daha birçok ş=
eye
konsantre ve hep ayna karşısında… Tarak ve arkası
horozlu ayna bizim gençliğimizin en vazgeçilmez iki
aracı.
14 – 17 yaşları arası kendini f=
ark
etmeye başlıyor. Yani, “Ben
kimim ? ” devri…
Koyu Karadenizli, fanatik Beşiktaşlı, Militan
Müslüman, Hıristiyan vs. vs… Aksi halde bir insan nasıl ol=
ur da
maçta masum bir başka taraftarı öldürebilir ?
17 – 20 yaşları arası gelecek
kaygısı başlıyor. Yani, “Ne olacağım ? ” devresi.
Bu konulara çok büyük önem vermiş,
uluslararası düzeyde Sayın Prof. Dr. Atalay
YÖRÜKOĞLU, Sayın Prof. Dr. Ferhunde ÖKTEM, Say=
5;n
Prof. Dr. Ayşe AVCI gibi nice bilge kişiden çok şey
öğrendim. Ve yine bu
devrede 16 yaşındaki U.K. kendine böyle birini idol
seçip, Polat ALEMDAROĞLU olabiliyor… Peki ne yapmalı ? Bu tür dizileri mi
yayından kaldırmalı ?
Tabi ki hayır. Çünkü, o dizilerden de
öğreneceğimiz çok şey var. Ancak bilime biraz saygı
gösterip, gerçekten yetişmiş çocuk psikologu ve
psikiyatristlerden hatta kendini dünyada kanıtlamış
Sayın Prof. Dr. Şerif MARDİN ve Sayın Prof. Dr.
Çiğdem KAĞITCIBAŞI gibi sosyologlardan
görüş alınmalı.
Marlon BRANDO’nun meşhur “BABA” filmini hepimiz hatırlarız. Filmdeki =
Don
CORLEONE ailesine hayranlık duymamış hiç kimse yoktur=
ve
film dünya klasikleri içine girmiştir. Ama
hatırlarsınız ki filmin sonunda kişiler ne kadar
güçlü olursa olsun, kişiler ve tüm aile mahvolmu=
ştur.
Don CORLEONE’nın ağabeyi feci şekilde
öldürülmüş, öz kız kardeşinin
kocasını intikam için öldürtmüştü=
r. Eşinden ve
çocuklarından ayrılmış, en yakın
arkadaşlar birbirine düşmüş, hatta filmin sonunda
canı kadar sevdiği kızını sevgilisinden ayırm=
ış,
operanın sonunda kızının öldürülmesine e=
ngel
olamamış ve koskoca Don CORLEONE gözyaşlarına
boğulup aklını oynatmış, inzivaya çekilip s=
efil
bir şekilde ölmüştür.
Vaktiyle bir film seyretmiştim… Filmde inanılmaz cesur bir
kabadayı vardı. Öylesine mert ve yürekliydi ki, tüm
gençler ona hayrandı. Herkes onun gibi giyinip, onun gibi
konuşur, her konuda onu taklit edip, onun gibi olmak isterdi. Bu
delikanlının başına ne geldiyse mertlik belasından
geldi. Arkadaşlarını korumak uğruna cinayetler işl=
edi,
yanlış işlere bulaştı ve suçlu duruma
düştü. Yine kendi gibi delikanlı bir polis şefi, o=
nu
yakalamaya çalışıyordu ve polis şefi bir şey
biliyordu… O da bu
delikanlının çok iyi ve mangal yürekli
olduğuydu. Delikanlı=
;ya
saygı duyuyordu. Ancak olaylar ters gelişmişti. Sonunda polis şefi
delikanlıyı yakaladı ve delikanlı elektrikli sandalyeye
mahkum oldu. İdam sahnesi televizyondan canlı olarak verilecekti.
Delikanlı öylesine yiğit, öylesine pervasız ve etr=
afa
şakalar yapıp, gülücükler dağıtarak
elektrikli sandalyeye gidiyordu ki, seyreden tüm gençlerin
saygısı bir başka şekilde artmıştı. Bir =
an
kendini yakalayan polis şefi yanına yaklaşıp,
kulağına “Televi=
zyonda
tüm gençler seni seyrediyor. Sen bir delikanlısın.
Eğer 15 yaşında olsaydım, seni kendime örnek
seçerdim ve sonum senin gibi olurdu. Şimdi 15 ve civarı
yaşında milyonlarca kişi seni seyrediyor. Sonları senin
gibi olabilir ” dedi. Birbirlerine gülümseyip
ayrıldılar. Sonra m=
ahkum
gülerek ve neşeyle elektrikli sandalyeye oturdu. Cellat yavaş
yavaş elektrikli sandalyeyi hazırlarken, delikanlı biran
mahallesinde çok sevdiği küçük
çocukları düşündü. Tam elektrik verilmeye
başlamadan bir müddet önce, delikanlı yüzünde
sanki büyük bir korku varmış gibi, “İmdat ! Ne olur beni
kurtarın. Anneciğim
yalvarırım beni kurtar. ” diye bağırmaya
başladı. Televizyon başında kendisini seyreden binlerce
kişinin yüz ifadesi değişti ve gençlerin sevgisi=
o
an bitti. Ancak, polis ş=
efinin
gözlerinde iki damla yaş vardı ve saygısı bin kat =
daha
artmıştı.
Ben birçok kişinin saygı duyduğu, ancak
yasaların suçlu bulduğu öyle yürekli
delikanlılar tanıyorum ki, Türk gençliğinin hata=
ya
düşmemesi için, bu sözünü ettiğim
fedakarlığın nicelerini yaparlar. Yeter ki o kişilerin
sadece kötü yanlarını değil değil,
yapabileceğini kanıtlayan geçmiş fedakarlıklar=
305;nı
ve yüreklerini görebilsek ve istemeyi bilebilsek.
065 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 421 06 - 12 NİSAN 2005
Siyaset Nereye
Gidiyor ?…
Son günlerde Türk siyaseti yine milletvekili transferleriyle
hareketlendi. Sayın Erkan MUMCU’nun CHP’den AKP’ye
transferler konusunda ortaya attığı iddiaları
oldukça düşündürücü. Eğer bir
bildiği varsa mutlaka açıklamalı. Aksi takdirde toplu=
m,
transfer olan milletvekillerine iyi gözle bakmayacak ve belki de
haksız yere zan altında kalacaklar.
CHP’den SHP’ye geçen milletvekillerine gelince, ba=
na
göre haklılar. Örneğin Sayın Ahmet G. KETENCİ
partiden ihraç edilmişti ve mahkeme kararıyla geri
döndü. Bu bir onur meselesiydi. İstenmediği yerde kalma=
sı
zaten düşünülemezdi. Üstelik
döndüğü parti, zaten vaktiyle CHP ile birleşmi#=
1;
ve Sayın İNÖNÜ’nün büyük özve=
risi
ile ortanın solunu birleştirmek amacıyla yeni bir CHP
oluşmuştu. O günlerde güç ve oy SHP’nindi.
Daha sonra, eski SHP’liler teker teker ekarte edildi. Yani yayladaki
kulübeden gelenler bağdaki köşktekileri biryerde kovdu.=
Ben Sayın Ahmet G. KETENCİ’yi 1960’lı
yıllarda Erzurum Kongresinde, Milli Türk Talebe Federasyonu
Başkanı olduğu günden beri tanır ve izlerim.
Çizgisi pek değişmemiştir. Bizler onun günlerinde
Milli Türk Talebe Federasyonu’nda foklora başladık. O
günlerde o güzel oyunlarımızı tekdüze
oynardık. Doğu Bloku folklorcularının koreografik
oyunları bizleri çok etkiledi. İlk koreografik
çalışmalar Milli Türk Talebe Federasyonu’nda
başladı. O zamanlar folklor dairesini Sayın Ergül
yönetiyordu. Sayın Ali KIRCA’nın ağabeyi,
sınıf arkadaşım Sayın Üzeyir KIRCA’n=
05;n
kendiden geçerek Elazığ Halayı çekişi hala
gözümün önündedir. Sonra biz de oyunlarım=
5;zı
koreografik düzen içinde oynadık ve defalarca birincilik
aldık. Aynı yıllarda Milli Türk Talebe Birliği de
oldukça özverili çalışırdı. Baş=
ta
Sayın Prof. Dr. İbrahim ÖZTEK olmak üzere ilk judo ve
karate gibi Uzakdoğu sporları, onlarla başladı ve
Türkiye’de şampiyonlar yetişti. O günlerde Tı=
;p
Fakültesi öğrencisi olan İbrahim sonra profesör ol=
du
ve hatta uzun yıllar Judo Federasyonu Başkanlığı
yaptı. Yaşça benden küçük olmasına
rağmen onun öğrencisi olup kahverengi kuşağa kadar
çıkmıştım. Bu sözünü ettiğim
insanların ne kadar idealist olduklarını biliyorum. Asla yam=
uk
yapmazlar. Sayın KARAYALÇIN’da etik değerlere
saygılıdır. Bence sonuna kadar direnmişler ve
çaresiz kalınca yine aynı yuvanın bir başka
odasına geçmişlerdir. Umarım ortanın soluna
sağduyu hakim olur ve bir bilge büyüğün
toparlayıcılığı altında birleşirler.
Bilinçli ve yapıcı muhalefet yapıp Yüce Türk
Milletinin takdirini kazanırlar. İnanın bu millet en kı=
sa
zamanda sizi iktidar eder. Yeter ki ATATÜRK’ün hedeflerinden
şaşmayın ve halkın değer yargılarına
saygı gösterin.
066 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 422 13 – 19 NİSAN 2005
Kadın
Hastalıkları ve Doğum Kliniği…
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın
Hastalıkları ve Doğum Kliniği, Balcalı Hastanesinde
yeni yapılan bölüme taşındı. Başta
Sayın Rektörümüz Alper AKINOĞLU olmak üzere
tüm üst yönetime teşekkür ederiz. İmkanlar
dahilinde her isteğimiz yerine getiriliyor. Çok yakın bir
gelecekte araç-gereç parkını da
güncelleyeceğiz. Bunun da sözünü aldık.
Üniversite Kliniği olarak şimdi sıra bizde…=
Her
şeyden önce öğrencilerimize iyi bir eğitim vermek
–ki asıl işimiz bu.-, edindiğimiz deneyimleri
yurtiçi ve yurtdışı bilimsel ortamla paylaşmak,
hastalarımıza örnek bir davranışla, sağlı=
;k
sorununa bağlı yaşam kalitesini artırmak ve
araştırma yapmak.
Hekimlik bir hizmet sektörüdür ve tüm hekimler bu=
nun
bilincinde olarak büyük bir özveriyle
çalışır. Büyük bir
çoğunluğunun geliri de yoksulluk sınırına
yakındır. Ancak çeşitli nedenlerle ne toplum, hekim ve
hekimliğin sorunlarını tam olarak bilir ne de bizler
hekimliğin ve kurumumuzun neler yapabildiğini tam olarak topluma
anlatabiliriz.
Şimdi ben size birkaç yazı ile Çukurova
Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları=
ve
Doğum Kliniği’ni tanıtmak istiyorum…
Kliniğimiz 1974 yılında, şu anki Numune Hastanesi=
nin
olduğu binada bir uzman ve dört asistan ile kuruldu. Şu an
kliniğimiz yedi profesör, iki doçent, iki yardımc=
5;
doçent, bir uzman ve onaltı asistan ile hizmet vermektedir ve
birçok kere bağımsız kuruluşlar ve basın
tarafından Türkiye’nin ilk beş başarılı
kliniği içinde gösterilmiştir.
Kliniğimiz;
1- =
İnfertilite (Tüp Bebek),
2- =
Menopoz,
3- =
Adolesan ve Geriatrik Jinekoloji,
4- =
Perinatoloji,
5- =
Riski Yüksek Gebelikler,
6- =
Üro-Jinekoloji,
7- =
Onkoloji,
8- =
Terminal Hasta,
9- =
Kozmetik ve Rekonstrüktif Jinekolo=
ji,
10- Aile Planlaması.
alt
birimlerinden oluşmaktadır. Yakın bir gelecekte tüm bu
birimlerin nasıl çalıştığını
gösteren broşürler hazırlanacak ve yıllık
faaliyet raporları, yalnız üst yönetimle değil,
tüm toplumumuzla paylaşılacaktır. Ayrıca,
kliniğimizi halka tanıtan seminerler düzenlenecektir ve
hastaları eğitmek amacıyla, “Hasta Okulu” açılacaktır. Bu tip bir
okul Menopoz Kliniğimizde vardır. Çok yakında da
kliniğimizi tanıtan CD yaparak televizyonla herkese ulaşmak
istiyoruz. Kliniğimiz personeli ideal olmasa da, bana göre
ülkemizdeki en güler yüzlü ekip. Ana amacımız
sizin bizi tanımanızı sağlamak, güveninizi kazanma=
k,
size yardım etmek ve görevimizi tam yapmaktır. Sağl=
5;k
sektörü büyük bir rekabet içinde. Eğer
yanılmıyorsam, bu rekabet yakın bir gelecekte, her
açıdan kaliteyi de birlikte getirecek. Globalleşen dü=
nyamızda
bu şart. Aksi halde imkanı olanlar kolayca kaliteli hizmet
alabilecekleri ülkelere gidecek ve bu da çok büyük bir
ekonomik kayba neden olacaktır. Bizler tüm bunların
bilincindeyiz.
Yine yakın bir gelecekte hastanemizde hekimler performanslar=
5;na
göre değerlendirilecektir. Umarım performansta kullanıl=
an
kriterler, hastanelerin özelliklerine göre düzenlenir.
Örneğin, üniversite kliniklerinde yalnız hastaya verilen
hizmet değil, bilimsel katkı, eğitim, araştırma gi=
bi,
olmazsa olmaz hizmetler de göz önüne alınır ve
akılcı bir skorlamayla değerlendirme yapılır.
Kuruluşundan günümüze Çukurova
Üniversitesinin gelişmesini yakından takip eden bizler,
fakültemizin yalnız yurt içinde değil,
yurtdışındaki performansıyla da gurur duyuyoruz.
Üniversitemiz, Devletin ve Adana Halkının kendisine
cömertçe sunduğu imkanların bilincindedir ve buna
layık olacaktır.
10 Nisan 2005 Pazar günü Çukurova Üniversitesi
Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum
Anabilim Dalı ve Maternal-Fetal Tıp ve Perinatoloji Derneği,
Adana ve çevredeki hekimlerle birlikte muhteşem bir Obstetrik
Ultrasonografi kursu düzenledi. Yalnız üniversitemiz değ=
;il,
yakın çevremizde pratik yapan hekimlerin deneyimleriyle ve
katkılarıyla güzel bir ortam oluşturdu. O günk&uum=
l;
açılış konuşması sırasında Say=
05;n
Rektörümüzün şu sözünü klinik olarak
hiç unutmayacağız. “Üniversitemiz, Atatürk’ün Türk Ünive=
rsitelerine
layık gördüğü, batılı bilim
standardını mutlak yakalayacak, yalnız ülkemiz
üniversiteleriyle değil, tüm dünya üniversiteleriy=
le
yarışacaktır ve bu standarttan asla taviz verilmeyecektir.=
i>”
067 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 423 20 – 26 NİSAN 2005
Atina Kongres=
i…
14 – 17 Nisan 20= 05 tarihleri arasında Atina’daydım. Çok büyük= bir uluslararası kongre vardı. Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında süratli gelişmeye paralel olarak yeni yöntemler ortaya çıkıyor. Acaba bu yöntemle= rden hangisi daha doğru ?.. Bu kongrede bu konular üzerinde duruldu. Ancak neyin doğru olduğ= ;una kişilerin kanaatleri değil, bilimsel çalışmaların sonuçları karar veriyordu. Büyük bir gururla gördüm ki kongredeki en mükemmel konuşmalar Türk hekimleri tarafından yapıldı, en g= üçlü ve verimli oturumlar Türk hekimler tarafından yönetildi ve Türk araştırmacıların araştırmaları doğruların bulunmasına yön verdi. Hepimizin hocası Kanada’dan Sayın Prof. Dr. Victor GOMEL, YALE’den Sayı= ;n Prof. Dr. Aydın ARICI, CORNELL’den Sayın Prof. Dr. Kutluk OKTAY’ın çalışmaları ve GATA’dan Sayın Prof. Dr. Recai PABUÇCU ve Sayın Prof. Dr. Victor GOMEL’in birlikte yaptığı araştırma dünyanın en saygın kişileri tarafından, karar verm= eye yönelik en kapsamlı araştırmalar olarak irdelendi.
Konuşmacı ve= oturum başkanları için verilen özel resepsiyonda en ç= ok ilgiyi çekenler yine Türk hekimlerdi. Sayın Prof. Dr. Oya GÖKMEN’in zarafeti ve sevecenliği, Mayıs 2005’te İstanbul’da düzenlenecek “Dünya Tüp Bebek Kongresi”nin başkanı Sayın Prof. Dr. Timur GÜRGAN’ın karizması, Sayın Prof. Dr. Victor GOMEL’in bilgeliği ve bu arada da benim taşı gediğ= ;ine koyan esprilerim hemen herkesin, bizim gurubun etrafında kümelenmesine neden oldu. Ve bir şeye karar verdim… “Türk hekimleri, önüne imkanlar sunulursa çok şeyler başarır= .” Bu, Anadolu insanının doğasında var.
Türkiye’den Yunanistan’a göçmüş ve bizleri hep kardeş bilmiş Yunanlı meslektaşlarımız da bize katıldılar ve sahip çıktılar. Hepsine sonsuz sevgiler…
Kahramanmaraşl= 05; doğum hekimlerinden Sayın Prof. Dr. Gökhan KIRAN ve eşi, Adana’dan Sayın Prof. Dr. Turan ÇETİN ve eşi herkese Türk misafirperverliğinin cömert örneklerini gösterdi. Türkiye’nin her yerinden 60 kadar Türk delege vardı. Sorularını ve katkılarını görmeliydiniz. Bütün bu gençlerin eğitiminde katkısı olan bir kişi olarak bizim nesli geçeceklerini görmek emeklerimizin boşa gitmediğini gösterdi. Bir öğretim üyesi için bundan daha güzel ne olabilir ? Kongreye gitmeden önce Ankara’da doçentlik sınavında jüri üyesiyd= im. Adayların performansları da beni sonsuz etkiledi.
Tüm bunları yazmama neden, çok azınlık olan birkaç küçük provokatörün halklar arasındaki büyük Türk-Yunan dostluğuna gölge düşürmemesi ve konuyu bilmeyen birkaç kişinin, y= ok denecek kadar azınlık olan, birkaç kötü tıp mensubu dışında çok büyük bir atıl= 5;m içinde gördüğüm Türk Doğum Hekimliğini size, benim gördüğüm gözle göstermektir.
Tüm dünyada
büyük üne kavuşmuş, örneğin Sayın P=
rof.
Dr. Aydın ARICI (Amerika’da YALE Üniversitesi Endokronoloji
Anabilim Dalı Başkanı) ve tüm dünyadaki hocalar=
05;n
hocası Sayın Prof. =
Dr.
Victor GOMEL gibi büyük bilim adamlarının
araştırma ve öğrenci yetiştirme
dışında, ülkemizde aktif hekimlik yapmalarını=
da
sağlayabilirsek ne mutlu bize.
068 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 424 27 NİSAN – 03 MAYIS 2005
Rıza Efe=
ndi 2
Ekmek 1 Süt…
Fenerbahçe R= 11; Beşiktaş maçı…= Tribünde çok çirkin pankart :
“ RIZA EFENDİ 2 EKMEK 1 SÜT ”.
Aslında bu gizli olarak var olan ancak böyle bir belge ile ortaya çıktığı iç= ;in tepki uyandıran bir gerçek. Biz öyle bir dünyada yaşamalıyız ki, bu dünyada insanlar sosyal statülerine, ekonomik güçlerine göre değil de, yüreklerine göre sınıflanabilsin. İnsanların yaptıklarıyla söylemleri bir olsun. Ama çevrenize bir bakın, hiç de böyle olmadığını görürsünüz. Örneğin; söylemleriyle, ayırım yapmadığını söyleyen kişiler, kapıcı Mehmet Efendinin oğlu Robert Kolejinin sınavını kazandığında olayı hayretle size anlatırlar veya kendi oğlu gece bekçisi İsmail Efendi= nin kızıyla evlenmeye kalktığında tepki koyarlar. T= 05;p Fakültesinde oğlu okuyan öteki Türkiye’nin insanlarına sanki yabancı bir dünyanın insanıymış gibi ironik bir şefkatle yardım etmek isterler. Aynı insanlar çocuklarının okul taksidi, ev kirası, araba, vs. masrafı için, “3.000-YTL. İle nas= 5;l geçinilir ?” diye yakınırken, sekreteri 400-YTL.’lik maaşına 100-YTL. Zam istediğinde tepki koyarlar. Çünkü o insanların özel okulda çocuk okutmaya veya araba sahibi olmaya hakları yokmuş gibi gelir. Bu kişiler için İstanbul veya Büyükş= ehir vardır. Küçük kasaba ve köylerde görev yapm= ak, öteki Türkiye’nin insanları içindir. Beriki Türkiye’dekiler, Türkiye’yi batı ile kıyaslarken kendi sınıfı ile herhangi bir Avrupalıyı karşılaştırır, diğerleri= ni hep yok sayar. Oysa ki eskiden hiç böyle değildi. Köy’den Enderun’a gelen genç sonunda Sadrazam olabi= lir, esir pazarından alınan genç kız Haseki Sultan ve Vali= de Sultan olabilirdi… Peki ne oldu bize ? Baz= 05; kişilere “Efendi” dendiğinde kızar, “Kapıcılara da ‘Efendi’ denir.” diye. Oysaki eski İstanbul beyefend= ileri, efendi kelimesini gerçek anlamda kapıcılar için kullanmıştır. Çünkü kapıcılar meslekleri farklı da olsa işini bilinçle yapar, saygılıdır ve bu unvanı hak etmiştir.
Osmanlı döneminde Şehzadelere de efendi denilirdi. Abdülmecit Efendi, Yusuf İzzettin Efendi, Vahdettin Efendi gibi… Ve sonra bu kişiler padişah olurdu.
Türk Dil Kurumunun Türkçe sözlüğünde “EFENDİ” kelimesinin Yunanca’dan geldiği, eğitim görmü#= 1; kişilere özgü bir unvan olduğu yazılıdır. Buyruğu yürüyen, sözü geçen kimse, saygıdeğer, ince, çelebi, terbiyeli, kibar, ağırbaşlı gibi insanlığa özgü nice nitelikleri içerir EFENDİ lakabı. İşte Atatürk’ün, “Köylü memleketin efendisidir.” yüce sözüne bir örnek: Kapıcı Bektaş Efendinin oğlu tahsilini yarıda bırakmasına rağmen çok çalışmış, ülkemizi Milli forma dahil birçok şekilde temsil etmiş, bir Anadolu takımın= da teknik direktörlük yapıp kendini kabul ettirmiş ve yılların takımı, ülkenin gözbebeği Beşiktaş’a teknik direktör ve efendi olmuştur. Böyle kişilerin karşısında sadece şapka çıkarılır ve eğilinir.
Küçük
insanların beyninde beriki ve öteki olarak ayrılan Türk=
iye
aslında tek’tir ve bunun böyle olduğunu kanıtlaya=
n ve
tüm Türk gençlerine örnek bir yürek olan Say=
5;n
Rıza ÇALIMBAY’a sevgi ve saygılar. Nice iş&cced=
il;i
ve köylü çocuğu, ülkemiz sonsuza dek var
oldukça Cumhurbaşkanı bile olacak. Buna inanın.
Yürek hiç kimsenin tekelinde değil.
069 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 425 04 – 10 MAYIS 2005
Gerçek
Dostluk…
Yıl 1961… Tıp Fakültesinde talebeyiz. Henüz ikinci yılım= 5;z. Şu anda İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde Profesör olan, hayatımda tanıdığım en yiğit insanlardan biri ve Sayın Yaşar KEMAL’in oğlu kadar sevdiği Sayın Prof. Dr. Fevzi BATUR en yakın arkadaşım. Histoloji pratiğini ber= aber yapıyoruz. Histolojideki asistan ağabeyimiz bizi çok seviy= or. Aramızdaki yaş farkına rağmen o bizimle, biz de onunla sohbetten çok hoşlanıyoruz. Bir öğretim görevlisinin bize saygısı bizi onurlandırıyor ve o= na karşılık olarak ne yapacağımızı bilemiyo= ruz. Ancak sınıfta bazı öğrenciler bizi kıskan= 5;yor. Bir gün bu kıskanç öğrencilerden biri bize dönüp, güya yavaş ama asistan duyacak şekilde, = 220;Hocanın yüzüne gülüp arkasından dalga geçiyorsunuz.= ” demez mi ? Birden şaşırdık… Üstelik hoca da duydu. Bizim için durumu izah etmek o ka= dar zordu ki. Fevzi hem ço= k iri yarı hem de yürekli idi. Vücut geliştirme çalışmaları yapıyordu. Ders bittiğinde o riyakar arkadaşı iyice hırpaladı, elinden zor aldık. Bu olaydan sonra = ne asistan ağabeyimiz bizim yanımıza geldi ne de biz kendisine gerçeği anlatma fırsatı bulduk. Yıl sonu imtihanına Fevzi ile beraber girdik. Hocamız iki tane numune verd= i ve bizim tanı koymamızı istedi. Numuneler çok basitti, tanısını hemen koymuştuk. Ancak asistan ağabeyimiz yine de, belki bilemeyiz diye cevapları küçük bir kağıda yazmış ve çaktırmadan bize uzatmıştı. Ama biz Fevzi ile numuneleri alıp hocamızın yanına gittik, “Biz bu devre çalışmadık, imtihana ekimde geleceğiz.= 8221; dedik ve dışarı çıktık. Asistan ağabey= imiz arkamızdan koştu ve neden böyle yaptığımızı sordu. Gülerek ama gözlerimiz dolu, “Biz sizi çıkar için değil, sizden bir şeyler öğrendiğimiz ve yüreğiniz için sevdik. Ancak namert birinin oyunu bizi müşkül durumda bıraktı ve size gerçeği anlatmak çok zor geldi. Ama bugün gördük ki siz de bu namert oyuna gelmemişsini= z. Bizler çalışkan insanlarız, bütünlemede nasıl olsa geçeriz.” dedik. Ekimde de sınıfı geçtik… Asistan ağabeyimizle dostluğumuz güçlenerek sürdü.
Hayat bu tür oyunlarla doludur. Ama gerçek dostlar geçici yanlış anlamalara pek aldırmaz. Sakin kafayla düşündükler= inde gerçeği görürler. Nitekim uzun yıllar birbirimize destek olduğumuz stratejik ortağımız Amerika’da g= erçeği görmüştür. İlişkilerimizde bir yanlı#= 1; anlaşma sonucu olan soğukluk dar günlerimizde çaktırmadan birbirimize yaptığımız jestlerle ısınmaktadır.
1914’lü yıllarda İttihak ve Terakki Partisinin iyi niyetli ancak beceriks= iz yönetimi sonucu Osmanlı’da yalnız Ermeni’ler değil, Padişah dahil herkes çok sıkıntı çekmiştir. Sarıkamış’ta seksenbin Osmanl= 305; askeri, Çanakkale’de yüzbinlerce yiğit Türk gen= ci şehit olmuş ve aileleri de mağdur olmuştur. İttihatçıların birçoğu ya şehit olmuş, ya intihar etmiş, ya idam edilmiş ya da sürg&uum= l;ne gönderilmiş ve bazıları suikast sonucu yaşamını yitirmiştir. Diğer bir deyişle, Biri= nci Dünya Savaşı nedeniyle dünyada hemen herkes azap &ccedi= l;ekmiştir. Tüm bunların bilincinde olan Amerika Başkanı Sayın George W. BUSH tüm baskılara rağmen Ermenilerin çektiği sıkıntıyı kabul etmiş ama asla= bu olgu için SOYKIRIM terimi kullanmamıştır.
Amerika, dünyanın süper gücü… Bu tartışılamaz. Ayrıca istihbaratı müthiş. Dünyanın herhangi bir yerinde bir olay oluyor, anında CNN televizyonunda yerind= en tüm dünyaya canlı bağlantı ile olay aktarılıyor. Herkes yanılabilir ama Amerika bu olanaklarla e= n az yanılandır ve asla bir soykırıma hatır için soykırım değil demez.
Biz gerçekten
eskiden neler oldu tam olarak bilemiyoruz. Tarih intikam almak için
değil, ders almak içindir. Atatürk bize batıyı
işaret etmiş ve “Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sul=
h…”
demiştir. Gelibolu’da birbirlerini öldüren son
şövalyelerin torunları barış içinde
birbirlerini kucakladı. Biz de bundan sonra tüm
komşularımızla kucaklaşıp yepyeni bir sayfa
açalım. Kavga sadece silah tüccarlarına yarar. Gelin =
bu
parayı silaha değil de sevgi ve kardeşlik için
harcayalım.
070 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 426 11 – 17 MAYIS 2005
19 Mayıs=
…
XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra Osmanlı arka arkaya yaptığı savaşlarla iyice yıpranmış= ; ve Balkan Harbi son darbe olmuştur. Bir yandan batılılaşma hareketleri ve reformlar, diğer yandan yeniçeri ocağı kapatılıp yepyeni ve batılı ordu kurma çabaları, iç düşmanlar ve arka arkaya gelen yenilgiler… Bir de Avrupa’daki İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya gibi büyük devletlerin çıkar savaşı, zayıflamış Osmanlıyı iyice bunaltmış, za= man zaman Ruslarla dost olup İngilizlere, zaman zaman da İngilizlerle dost olup Ruslara karşı savaşmış. Osmanlı halkı her türlü sıkıntıya rağmen ordusunu güçlendirmek için her önlemi almış, en az askerlik süresi (Redif’ler için) 5 yıl olmuş. D= eniz kuvvetlerini güçlendirmek için İngiltere’ye o günün şartlarında en iyi savaş gemilerini ısmarlamış. (Sultan Osman, Reşadiye gemileri.) Ne yazık ki gemiler bittikten sonra İngilizler bu iki gemiyi kendi güvenlikleri için Osmanlıya satmayıp parasın= 5; iade etmiş. Tüm Osmanlı halkı çok üzülmüş, kendini arkadan vurulmuş ve malı gasp edilmiş durumuna düşmüş ve onuru zedelenmişti= r.
Gençler harçlıklarını= ;, memurlar maaşlarını, esnaf da gelirlerinin bir kısmını yeni gemilerin yapımı için devlete bağışlamıştır. Bu ümitsiz durumda ve Env= er Paşa’nın büyük etkisiyle Osmanlı Almanlara kapılarını açıp birlik olmuştur. İleri= yi gören birkaç bilge kişi dışında hiç kimse yaklaşan felaketi görmemiş ve bu dostluk yönetimi= ve askeri yüreklendirmiştir.
İşte bu anda= her şeye ve herkese rağmen Mustafa Kemal tüm üst yönet= imi şiddetle uyarmış, “Avrupa da devletler birbirine girerse = biz tarafsız kalıp ve bu arada çok çalışı= ;p son 50 yılda oluşan yaralarımızı saralım.= ” demiştir. Ve daha da ileri giderek, “Eğer savaşı Almanya kazanırsa Osmanlıyı kendine uydu devlet yapar, e= 7;er kaybederse Osmanlı da her şeyini kaybeder.” demiştir. Ama o günkü yönetim Cemal, Talat, Enver Paşalar Mustafa Kemal’i askeri ateşe olarak BulgaristanR= 17;a göndermiştir. Savaşa karar veren Osmanlı, kararını büyük bir yüreklilik ve iyi niyetle almıştır. Ancak Mustafa Kemal gibi ayrıca ileriyi görmek gerekir. Osmanlı savaşa girmiş ve her şeyini kaybetmiştir.
Birinci Dünya Sav= aşı bitmiş, merkezi güçler perişan olmuştur. Yine tüm bu yokluk içinde ileriyi çok iyi gören asker-si= vil bilge kişiler ölüyü diriltmeye yani yeniden doğmaya karar vermiştir.
Yıl 1919… M= ayıs ayının ilk günleri… Yeniden doğuş için ilk hazırlıkların yapıldığı süreç ve 19 Mayıs 1919. Tüm Türk Ulusunun Mustafa Kemal ile birlikte Samsun’dan bir güneş gibi yeniden doğuşu… Türk Ulusu kendini yeniden yapılandı= ran Mustafa Kemal’e bu nedenle “ATATÜRK” demiş= tir. Ve bu yeni devlet daha henüz çocukluk devrini yaşarken ATA= ’sını kaybetmiştir.
Şimdi düşünelim…
10 Kasım 1938’den günümüze bizler ne yaptık ?
Dünyada söz sahibi 5-6 ulusta= n biri iken, şimdi neredeyiz ? =
Kore gibi, Çin gibi, Yunanistan gibi ülkeler nerede ve biz neredeyiz ?
En az yılda bir d=
efa
ve Mayıs ayının 19’unda gelin
şapkalarımızı önümüze koyalım,
önce ne yaptığımızı sonra neler
yapmamızın gerektiğini düşünelim ve nasıl
yapacağımızı planlayalım. Mayıs ayı
ilkbahar’dır. Bu ayda tüm doğa uyanır, biz de
uyanalım. Nasıl bizler dedelerimizle övünüyorsak,
torunlarımız da bizlerle övünebilsinler. Bu millet
değil mi ki, öldü diye mirasını paylaşmaya
gelenlere ince bir ders vermiş, kin tutmamış ve aynı
acıları bir daha hiçbir ulus yaşamasın diye
ATA’sının “Yurtta Sulh, Cihazda sulh̶=
1;
sloganını benimsemiştir. O günkü şartlarda ne=
ler
yapılabileceğini atalarımız kanıtlamış. =
Biz
de neler yapılabileceğini gösterelim.
071 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 427 18 – 24 MAYIS 2005
Kahramanmara&=
#351;
Sütçü İmam Üniversitesi…
16 Mayıs 2005’te Ebe ve Hemşirelik Yüksek okulunda kurs vermek üzere Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’ne Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Eğitim ekibi olarak davet edildik. Başta Sayın Rektör Prof. Dr. A. Nafi BAYTORUN olmak üzere tüm ekibin misafirperverliği, öğrencilerin öğrenme heyecanı, üniversite kampusu bizi son derece etkiledi. Ancak bu satırları yazmaktaki ana amacım çok farklı. Kamp= usun düzeni, inşaat kalitesi ve ince detaylar tıpkı beş yıldızlı otel kalitesindeydi. Dershanelerin her biri son der= ece kaliteli koltuklarla döşenmiş, eğitim için t&uum= l;m teknoloji hazır ve konferans verenin tüm derse hakim olabilece= 87;i bir konumda düzenlenmişti ve interaktif ders anlatmaya yönelik küçük sınıflar halinde hazırlanmıştı. Kampusa girdikten hemen sonra öğretim üyesi ve öğrenci olarak size değer verildiğini kolayca anlıyordunuz. Öğrenciden Rektöre kadar hizmetin her dalında kalite aynıydı ve asla ayrıcalık yoktu. Kampusta dolaşırken ve konferansta öğrencilerin yüzlerinden bu mutluluk belirgin bir şekilde okunabiliyordu. Ben dünyanın en gelişmiş üniversitelerini biliyorum. Gördüklerimin hiçbirisinde böylesine öğrenci merkezli mimari görmedim. Her öğrenciye her imkan sanki bir prens veya prensese sunuluyormuş gibiydi.
Uzun zamandır dev= let yapılarının son derece kötü malzemeyle ve biraz da şişirilerek yapıldığına öylesine alışmıştık ki, taştan yapılmış binalar, granit yer döşemeleri, rahat koltuklar sanki devlet memurlarına layık görülmüyor imajı veriyordu. Çukurova Üniversitesine ilk geldiğim günleri hatırlıyorum ve şimdi bizim üniversitemiz de bu yü= ksek standardı yakalama azminde ve mükemmel gelişmeler var. Kısaca demem şu ki, üniversitelerimiz çok iyi yolda. Öğretim üyelerimizin kalitesi her geçen gün artıyor ve her yerde yüzümüzü ak edecek alt yapıya sahibiz. Bu imkanımızı tüm dünyaya açmalıyız ve eğitim kalitemizden herkes yararlanabilm= eli. Amerika Birleşik Devletleri eğitimi dünyaya açmakla h= em ülkesine milyarlarca dolar kazandırıyor hem de kültürünü her yere yayıyor. Böylece gelen par= ayla yeni yeni üniversiteler kuruluyor, akıllı araştırm= alar yapılıyor. Bilgiyi aktaran değil, bilgiyi üreten kuruml= ar oluyor. Ancak öğrenci çekebilmenin birinci şartı eğitimin İngilizce olmasıdır. Ülkemizde en yü= ksek puanı alan öğrenciler, yabancı dilde eğitim yapan kurumları seçiyor. Her üniversite, ya derslerin bir kısmını yabancı dilde verebilmeli ya da bazı üniversitelerde olduğu gibi ayrıca yabancı dilde eğitim veren fakülteler kurmalı. Hacettepe ve Cerrahpaşa Tıp Fakültelerinde hem Türkçe hem de İngilizce eğitim verilmektedir. Eğer biz de bu sistemi yaygınlaştırabilirsek, tüm dünyadan öğre= nci çekebiliriz. Örneğin benim çocuklarımdan bir tanesi Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversites= ini kazansaydı gönül rahatlığıyla gönderirdi= m. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi T= 5;p Fakültesi Kadın Doğum Kliniği öğretim üyelerini tanıdım. Bu tatlı ortamda, büyük bir şevkle çalıştıklarını ifade ettiler. Üniversitelerimizi ve öğretim üyelerimizin bilgi ve öğretme yeteneğini tüm topluma ve dünyaya açalım.
Büyük bir sevinç ve heyecanla sizinle bir başka şey paylaşmak istiyorum. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde anlatılan derslerin bir kısmının topluma ve o konuyla ilgilenen mesleklere açılması ve işlemin televizyon g= ibi kitle iletişim araçları ile yapılabilmesi için çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bilgi paylaşıldıkça büyür ve sonsuzdur. Ger&ccedi= l;ek bilgiyi deniz kabul edersek, hiç bilmeyen fincan, bilen sürahi kadar bilir. Fincandan bakınca sürahi çok büyüktür, denizden bakarsak bir hiç…
072 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 428 25 – 31 MAYIS 2005
Kıyafet
Devrimi…
Annem = daha doğduğum ilk günden, giyim kuşamıma özenirdi. İlkokuldayken bile, çok sevdiğim arkadaşım Güven TERZİOĞLU ile birlikte, bizleri tıpkı İngiliz çocukları gibi kravat, ceket ve kundura ile gezdir= irlerdi. Annemin en çok sevdiği sözlerden biri, “İnsanlar kıyafetleri ile karşılanır, akılları ve kişilikleri ile uğurlanırlar.” idi.
&n= bsp; Yıl 1950’ler, ve Bafra.. erkekler son derece şıktı. Hele Kör Sadi vardı ki, kolalı gömlekler, tozluklar... Köylülerin bile kıyafetleri doğudan ziyade batıl= 305; köylülere benzerdi. Kadınlarda rengarenk basma ve pazen elbiseler, kenarları oyalı başörtüleri. Kı= 51; günleri de yün şal örterlerdi. Kasabalı kadınların şıklığından ise söz etme= ye gerek yok. Mecmualardan modeller seçilir, terziler onları özenle dikerdi. Kıyafet devrimi benimsenmişti ve herkes bunu içten yapardı. Ben kasketsiz köylü bilmiyorum. Camiye gittiklerinde takke takmazlar, şapkalarını ters çevir= ip namaz kılarlardı. Çünkü hepsi Allah’ını çok sever, hiç yamuk yapmadığından Allah’ın da kendisini çok sevdiğine inanırdı.
&n= bsp; İlk bakışta insanların özgür oldukları ve diledik= leri gibi giyinebilecekleri doğrudur. Ancak 19. yüzyılda Batı uyanmaya başlamış, Osmanlı’nın bu devrimi yapamadığına, geri ve görgüsüz kaldı= 7;ına inanmıştır. Mustafa Kemal Trablus’a giderken gemi Sicilya’ya uğramış, ve bir arkadaşı ile lima= na çıkıp şehri gezmiştir. Yolda çocuklar kafalarındaki fesle alay etmişler ve limon fırlatmışlardır. Mustafa Kemal kızacak yerde, çocukların peşin fikirli olmadığına ve saf = bir gözle, kıyafetin o günkü felsefeye uymadığına karar vermiştir. Daha sonra Fransa’daki manevraları izlemek üzere gittiklerinde o ve arkadaşları= ; o günkü kurallara göre kalpak takmışlardır. Bu = kez de Fransa subayları karşısında komik duruma dü#= 1;müşlerdir. Fransızlar onları “Opera Buffo” oyuncusuna benzetmişlerdir. Bu yolculukta Belgrat’tan geçerken de Sırp çocukları fesleriyle alay etmiştir. O günle= rde doğululuk, yani Orientalizm dendiğinde, hayalperest, geri kafalı, gelişmelere ayak uyduramamış, kötü bir toplum akla gelirdi ve Doğulu kıyafeti gören herkeste, şartlı refleks olarak bu imaj uyanırdı. Paris’e r= esmi günler dışında giymek üzere modern olduğunu düşündüğü, Selanik’ten aldığı, bir elbise götürmüştü. Anca= k bu elbise biraz abartılıydı. Koyu yeşil renkli bir elbisey= di ve başında Tirol’lülerin giydiği bir şapka vardı. O gün Paris’ten kendine yeni bir kıyafet ald= 05; ve o günden sonra dünyanın en şık erkeği oldu= .
&n= bsp; Tarihi öğrendikçe, Atatürk’ün neden kıyafet devrimini yaptığını anladım ve anneme daha da hak verdim. İnsanlar istedikleri gibi giyinebilir ama giyim, biraz da düşüncelerin ve görüşlerin dışa yansımasıdır. İnsanlar ne giyimde geçmişe katıca bağlı olmalı, ne de mankenler gibi abartılı giyinmelidir.
Tüm bunları = niye yazdım biliyor musunuz? Ben, davranışları ve icraatından dolayı Sayın Başbakanımız Tayyip ERDOĞAN’ı çoğu kez beğeniyorum. Emine Hanım’ı da pek fazla tanımam. Sayın Başbakanımız beğendiğine göre muhakkak mükemmeldir. Ancak Şam’da işkadınları toplantısında Suriye ve diğer Müslüman ülkele= rin First Lady’leri ile çekilmiş resimdeki görünt&u= uml; beni üzdü. Suriye Cumhurbaşkanının hanımı= ;nın şıklığı ve zarafeti, batılı First Lady’lerde bile yoktu. Yorumu size bırakıyorum. Dünyada birçok kişi insanları kıyafetleri ile karşılıyor, hatta çoğu kez ilk karşılaşmada ciddiye almayıp konuşmuyor bile. Belki konuşsa kıyafetimizin Doğu’lu, ama görüş= ;ümüzün Batılı (!) olduğunu kanıtlayabiliriz.
073 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 429 01 – 07 HAZİRAN 2005
Altın Ko=
za
Festivalinde Buluşalım…
Fark ettiniz mi, bilmiyorum ? Adana Türkiye’de bilimsel ziraat’a ve sanayiye öncülük edip gerçek hak ettiği yere ulaşm= 305;ş olmasına rağmen, son on yılda büyük oranda kan kaybetmiş ve birçok ilimizin gerisinde kalmıştır. Ancak son birkaç yılda öylesine büyük bir aş= ;ama var ki, umarım yakında yine eski görkemli günlerine kavuşur. Başta Büyükşehir Belediyesi olmak üz= ere, görebildiğim kadarıyla tüm Belediyeler eski kıs= 05;r inatlaşmalardan sıyrılmış, uyum içinde çalışmaktadır. Ayrıca Demokratik Kitle Örgütleri ve Üniversite Adana için hizmet yarışına başlamıştır. Örneğin Üniversitemiz büyük bir teknopark projesi oluşturmu#= 1; ve görkemli bir kongre merkezi için tüm hazırlık aşamalarını tamamlamıştır. Adana Fuarı h= er geçen yıl gelişmekte ve Altın Koza Festivali daha bir görkemli hazırlanmaktadır. Ancak tüm bu iyi niyetli çabalar, halk desteği yoksa yarım kalır. Adanalı= lar için Adana’dan başka Adana yoktur. Hepimizi bunun bilinci= ne varıp, elimizden geleni yapmalıyız.
30 Mayıs 2005 tar= ihli Sabah Gazetesi Güney ek’inde, Rusya’nın ülkemizd= en yaş sebze ve meyve ithalatına sınırlama getireceği kararını okudum ve çok üzüldüm. Büy&uu= ml;k bir girdisi tarıma bağlı olan Adana, böyle bir karardan= en çok etkilenecek illerden biridir. Hep birlikte parlamenterler aracılığıyla çözüm bulması için Hükümete baskı yapmalıyız. Eğer k= usur bizde ise kendimize çeki-düzen verip, daha bilinçli üretime yönelmeliyiz. Büyük bir filozofun dediği g= ibi, çok uzak bir diyardaki kelebeğin kanat çırpması bir başka şeyi ve onlar da başka başka şeyleri etkileyerek büyük bir felaketin ilk nedeni olabilir. Birimizin de= rdi hepimizin olmalıdır. Zira batan bir geminin lüks kamaras= 5;nda olsak bile bu bizi kurtarmaz. Seçimlerden sonra yeni bir seçi= me kadar tüm partililer omuz omuza olmalıdır ve sadece Adana’yı düşünmelidir. Ben Sayın Mustafa TAŞAR’ı yakinen tanırım ve kardeşim kadar severim. Sayın Celal DOĞAN ile rakip partilerden olmalarına rağmen, seçimden sonra Sayın Celal DOĞAN’ın Belediyedeki başarısı için her türlü fedakarlığı yapmıştır ve Sayın Celal DOĞAN’da bunu her yerde açık yüreklilikle söylemiştir. Sonunda Gaziantep kazanmıştır. Zaten = her ikisinin yüreğinde de Gaziantep’e hizmet aşkı her şeyin önünde olmuştur. Şu anda Adana’da da bu tür gayretleri yakinen izliyorum. Kim ve nereli olursak olalım artık Adanalıyız ve Adana bizden hizmet bekliyor. Bu coşkumuzu Altın Koza Festivalinde gösterelim ve olası k= rize tedbir alınması için hep birlikte Çiftçiler Birliği Başkanı Sayın Cumali DOĞRU’ya destek olalım. Zaten Sayın DOĞRU, hep partiler üstü kalmıştır. Eğer Gaziantep birçok şeyi ba= 51;armışsa, biz de başarır hatta daha iyisini yaparız.
074 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 430 15 – 21 HAZİRAN 2005
Aldatırs=
a Beni
Karım…
Birinci Dünya
Harbinin sonu… Mustafa Kemal ve Alman Generali Von Sanders’in
yönettiği Osmanlı Ordusu Şam (Suriye)’dan
çekiliyor. İngiliz Albay meşhur Lawrence Şam’da.
Kendisinden iki gün sonra Emir Faysal zafer şenlikleri içi=
nde
Şam’a giriyor. Şam kadınları peçelerini
atmış, pencerelerden dışarı
çığlık çığlığa kahkahalar
savuruyor ve bu arada üstü açık Rolls-Royce’uyla
dolaşan Lawrence’nin üzerine esanslar serpiyorlar.
Yıl 1918…
ATATÜRK Pera Palas’ta. Dimdik ve kendine özgü muhte=
51;em
yürüyüşüyle salona girer, kıvrak bir hareketle
üzerindeki pelerini çıkarıp vestiyere yollar. Koyu
sarı saçları, mavi gözleri ve tertemiz
üniformasıyla oldukça yakışıklı ve
güçlü. Tüm kadınların gözleri
üzerinde. Masaların birinde oturan işgal kuvvetleri generall=
eri,
bu onurlu kişinin kim olduğunu merak ederler ve Çanakkale =
ve
Anafartalar Kahramanı olduğunu öğrenince, Mustafa Kemal
Paşa’yı masalarına davet ederler. Mustafa Kemal Pa#=
1;a
davetleri için teşekkür ettiğini, ancak
İstanbul’da ev sahibinin kendisi olduğunu ve kendilerinin
misafir olduğunu ifade ederek, kendi masasına davet eder. Her iki
taraf da yerlerinde kalırlar.
Yıl 1922… Sultan Vahideddin, oğlu
Ertuğrul, özel doktoru Reşat Paşa, kayınbiraderi
Kaymakam Zeki Bey ve diğer yardımcılarıyla birlikte,
“Malaya” adlı İngiliz zırhlısı=
;yla
memleketi terk eder. Yanında sadece 3000 altın vardır.
Beraberindekiler telaşa kapılır. Tütüncü
başı: “On kişilik kafile ve size bu para
nasıl yetecek ? Peki, Hz.
Osman’ın üzeri elmas, zümrüt ve yakutlarla
süslü kuran-ı kerim yanınızda mı ?=
221;
diye sorar. Sultan Vahideddin büyük bir öfkeyle: “O,
ecdadıma, hazineye aittir. Aynen, yazılı olarak
İstanbul’dan ayrılmazdan önce, Topkapı Sarayı=
;na
iade ettim.” der. Sultan Vahideddin para
sıkıntısı çekmektedir. Bu arada Hicaz Kralı
kendini Halife olarak kabul ettiği Sultan Vahideddin’i
Mekke’ye davet eder. Hz. Muhammed’in soyundan olan Kral
Hüseyin büyük bir hürmet ve muhteşem bir merasimle
Sultan Vahideddin’i karşılar. Ancak altındaki ama&cced=
il;,
hilafet yetkisini koparmaktır. Tüm sıkıntılara
rağmen o, bu yetkiyi vermez.
Yıl 1923… Sultan Vahideddin San
Remo’da… İta=
lyan
Kralı Vittorio-Emanuele. Kral 1900 yılında veliaht iken
İstanbul’a gelmiş. Sultan Abdülhamid kendisini
muhteşem bir şekilde karşılamış ve
ağırlamış. Değerli hediyeler vermiş. Sultan
Vahideddin bu sürede veliaht’a rehberlik etmiş, hatta
Truva’ya birlikte gitmişler.
Bir gün Kral
Vittorio-Emanuele’nin baş yaveri Sultan Vahideddin’e
kralın mesajını getirir. Kendisinin İtalya
Kralının şeref misafiri olduğunu, İtalya’da =
Krala
ait istediği sarayda oturabileceğini, arabalarının ve
tüm personelinin emrinde olduğunu bildirir. Sultan
Vahideddin’in tüm etrafı bu habere çok sevinir,
parasızlık sıkıntısının sona erdiği=
ni
düşünür. Oysaki Sultan Vahideddin her türlü
sıkıntıya rağmen, Kralın bu ince
davranışına teşekkür etmiş, konumunun
Müslümanların ruhani reisi olması nedeniyle bir baş=
;ka
dinden kişinin yardımını kabul edemeyeceğini
bildirmiştir.
Yıl 1925… Sultan Vahideddin’in torunu
Hümeyra çok sevdiği bir şarkıyı
söylüyor…
“Çok yaşa çok yaşa
Mustafa Kemal Pa#=
1;a
Kahrolsun
düşmanların
Cümlesi baş=
;tan
başa”
Hizmetçilerden biri Hümeyra’y=
305;
uyarır: “Çok yaşa çok yaşa değil, kahrolsun Mus=
tafa
Kemal Paşa diyeceksin. Yoksa Şah dedeniz kızar.̶=
1;
deyince Hümeyra’da şarkıyı bu şekilde
söyler. Şarkıy=
ı
duyan Vahideddin sinirlenerek Hümeyra’yı
çağırır ve “Mustafa Kemal Paşa büyü=
k bir
Türk askeridir… Ülkemizden düşmanları
kovmuştur… Böyle bir Paşa’ya ‘Kahrolsun=
217;
diyemezsiniz !.. Bunu size öğreten aptal ve cahil kadınlar=
8230;
Bir daha ağzınızdan böyle bir söz duymayayım.=
”
der. Hümeyra başı eğik Sultan Vahideddin’in
yanından ayrılır.
Yıl 2005… Ülkemizde birçok ̶=
0;Entel
!”, tarihi ve
Dışişleri Bakanlığının arşivini
bilmeksizin hatta kendi gerçek mesleklerindeki başarılar d=
ahi
şüpheliyken,
Şam’a destek ziyareti…
Biz tüm
komşularımızı seviyoruz. Tarihi birlikteliğimiz va=
r.
Örneğin, ilk Ürdün Kralı Emir Abdullah Osmanlı
Milletvekiliydi. İstanbul’u çok sever ve çok
güzel Türkçe konuşurdu. Uzun yıllar İstanbul
Ortaköy’deki Şifa Yurdu’nda yattı ve hayata
gözlerini orada kapadı. Halklar kardeştir ama zaman zaman
hükümetler yanlışlıklar yapabilirler.
Suriye’ninde Batı ile sorunları vardır. Oysaki ayn=
5;
Suriye bir yanda Lawrence ve Arap Şeyhleri ve İngilizler diğ=
er
yanda onurlu ve gururlu ATATÜRK varken, Lawrence’ı
alkışlamış, Sultan Vahideddin dahi her türlü
maddi sıkıntıya karşın ödün vermemiş=
; ve
ülke çıkarları için ATATÜRK
karşısında saygıyla eğilmiştir.
Bırakalım bu tip sorunları Batı ve Suriye kendi
aralarında çözsün. Lüküs Hayat Operetinden
şu şarkı duruma =
216;çuk’
diye oturur.
“Aldatırsa beni karım
Ben ona bir iş
yaparım
Aşığıyla yakalatıp hemen bir nikah
kıyarım
Beni aldatan kar=
5; onu
da aldatır elbet”
075 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 431 24 – 28 HAZİRAN 2005
Emaneti
Bırakanlar ve Biz…
Erzurum, 1919 … =
Kazım Karabekir
Paşa Kolordu komutanı. Halk fakir. Yiyecek olarak yumurta ve kara
ekmek’ten başka bir şey yok. Erzurumlu için simge olan çay dahi,
şişeler ortadan kırılarak oluşturulmuş
bardaklarda içiliyor. Anadolu düşman tehdidinde. Kazım
Karabekir Paşa binden fazla 4 – 14 yaş arası yetim
çocuğu evlat edinmiş. Çocukları eğitmek
amacıyla okullar kurdurmuş. Çocuklara üniformaya benz=
er
elbiseler diktirmiş ve subayları görevlendirerek bu okullarda
askeri eğitim de verdiriyor. Kazım Karabekir Paşa sanata ve
özellikle edebiyat ve müziğe meraklı. Keman
çalıyor. İzmir’in işgalini duyunca acıkl=
305;
bir tiyatro eseri yazmıştı ve hatta bu eseri öğret=
men,
subay ve halktan kurulu amatör oyuncu kadrosuyla Erzurum’da sahn=
eye
koydu ve halka gösterdi. Okullarda çocuklara güzel sanatla=
rın
tümü ve ayrıca elişi gibi zanaatlar de
öğretiliyordu. Çocuklara hiç ceza vermemesine
rağmen hiçbiri şımarıklık yapmaz, hemen hep=
si
ve tüm Erzurum halkı kendisini baba gibi severdi. Klasik
müziğe düşkünlüğü nedeniyle zaman z=
aman
Erzurum’da opera, bale ve klasik müzik konserleri verdirirdi. Bi=
raz
da şakayla karışık şöyle bir hikaye
anlatılır:
Bir gün
Bayburt’ta klasik müzik konseri verilir. Kazım Karabekir
Paşa, Belediye Reisi gibi devlet erkanı ve halk… Konserden
sonra Paşa, Reise sorar: “Nasıl halk konserden memnun mu ?<=
/i>”
Reis biraz da gülerek cevap verir: “Paşam, Bayburt Bayburt
olalı halk böyle zulüm görmedi.” Paşa
hayretle: “Neden ?” diye sorduğunda, Reis: “Paşam
fark etmediniz mi ? İkinci keman konserin birinci
bölümünde, LA
İtilaf devletleri
Rawlinson adlı bir Albay’ı denetim ve gizli faaliyetler
için Erzurum’a göndermiştir. Rawlinson, Kazım
Karabekir Paşa’nın kültür,
zeka,dürüstlük ve mesleki bilgisine öylesine hayran
kalmıştı ki, yazdığı raporda aynen
şöyle demiştir: “Karabekir Paşa’nın
yaptığı çalışmalar tüm ülkede dev=
am
ediyorsa, zaten doğuştan yürekli ve dayanıklı olan
Türkler, yalnız doğu’da değil batı’da =
da
büyük bir güç haline geleceklerdir.”
Mustafa Kemal tüm
askeri görevlerinden istifa ettiğinde tamamen sivil olmuştu =
ve
askerin kendisine eskisi gibi itaat etmeyeceğini ve eski
gücünün kalmayacağını
düşünüyordu. Rauf Bey böyle
olmadığını, kendisinin ve birçok arkadaş=
05;nın
“Hilafet ve Saltanatın Güvenliği”
sağlanana kadar onun emrinde olduğunu söylüyordu. Bir
gün Mustafa Kemal, Rauf Bey ve Kurmay Başkanı Albay Kazı=
;m
Bey’le birlikte otururken çalışma bitmiş, Musta=
fa
Kemal Kazım Bey’e giderken kahve ısmarlamasını ri=
ca
etmiştir. Albay Kazım Bey’de ayağa kalkarak: “Paşam,
ordudan istifa etmiş bulunuyorsunuz, artık sizin yanını=
zda
göreve devam edemem. İzninizle, Kazım Karabekir
Paşa’ya, bana başka bir askeri görev vermesini rica
edeceğim. Bu kağıtları kime devredebilirim ?=
221;
der. Mustafa Kemal’in yüzü bembeyaz olmuştur. Kazı=
;m
Beyin bu davranışı onu öyle bir sarsmıştı
ki: “Öyle mi, Beyefendi ! Pekala, evrakı Hüsrev Bey’=
;e
devrettikten sonra çıkıp gidebilirsin.”
diyebildi. Sonra Rauf Bey’e dönerek: “Hakkım yok muymuş,
mevki ve rütbe sahibi olmak meğer ne kadar önemliymiş.<=
/i>”
dedi.
Kısa bir süre
sonra yaveri içeri girerek Kazım Karabekir Paşa’n=
05;n
kendisini görmek istediğini söyledi. Mustafa Kemal’in
gözlerinde endişeli bir bakış belirdi. Harbiye Nezareti=
nin
kendinden boşalan yeri Kazım Paşa’ya teklif etmiş
olduğunu biliyor ve şimdi bunu kabul etmiş olmasından
çekiniyordu. Acı acı gülümseyerek Rauf Bey’=
;e:
“Görüyor musun, hakkım varmış.̶=
1;
dedi. Yavere de, Paşayı içeri almasını söyl=
edi.
Kazım Karabekir,
odaya üstünün karşısına çıkan bir
subay tavrıyla girdi. Mustafa Kemal’i hazırol vaziyeti alar=
ak,
resmi şekilde selamladı. Sonra: “Size maiyetimizdeki subay ve
erlerin saygılarını iletmeye geldim. Geçmişte olduğu g=
ibi,
şimdi de saygıdeğer komutanımızsınız. Si=
ze
makam arabanızı ve süvari mahafız kıtanız=
5;
getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz, Paşam !” dedi.
Atatürk’ün bu yiğit Paşanın
davranışı karşısında gözleri doldu.
Kazım Karabekir
Paşa her gün eratla birlikte karavana yer ve masası en
süslü olan erlerle otururdu.
Bu ülke bir harabe
halindeyken, bu kültür, bu zarafet, bu yiğitlik, özveri=
ve
vefa ile birlikte çok çalışmakla bir noktaya getiri=
ldi.
Peki sonra ne oldu da bu hale geldik ? Açlık
sınırında milyonlarca kişi… Opera ve tiyatro sade=
ce
elit zümrenin… Hele bir de
mevkiinizi kaybetmeye görün. Başbakanlık
yapmış kişiler dahi birbirini yolsuzlukla suçluyor.
Artık silkinip kendimize gelmenin zamanı gelmedi mi ? Hiç yoktan aşır=
305;
zengin olmuş bir kişi, servetinin kaynağı sorulduğ=
unda
kaynak, ya annesinin altınları ya düğün hediyesi y=
a da
ince bir gülümsemedir.
Tanrım, halk bu kadar mı bön görünüyor
? Bari üstümüze
silmeseler.
076 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 432 04 – 10 TEMMUZ 2005
Öğr=
encilerin
Önünü Açalım…
19 Haziran 2005…
Aşağı yukarı 1 milyon 900 bin lise mezunu üniversi=
te
kapısında ter döktü ve onlardan sadece şanslı=
bir
grup, yüksek eğitim yapabilecek. Ne acı değil mi ? Cahil, eğitim ve kült&uu=
ml;re
uzak, sigara içeceğine kitap okusun denen ve kız
çocuklarını okula göndermemekle suçlanan insan=
lar,
-“Tüm bunlara yeterince imkan sağlamışız da,
sanki insanlar kullanmamış. Örneğin köylerde,
küçük çocukları evden alıp okula
götüren ve getiren servisler mi sağlamışız ?<=
/i>”-
büyük bir ülkede, her yıl 2 milyon lise mezunu, diğ=
;er
bir deyişle belli bir yaş grubunun tamamı, bilgi
açlığı içinde ve yüksek eğitim
için hiçbir fedakarlıktan kaçmıyor.
Sınırlı gelir kaynağı olan anneler ve babalar
çocukları başarılı olsun diye boğazınd=
an
kısıp, adım başı rastladığımız
dershanelere para yetiştirmeye çalışıyor.
Üniversiteden ümidini kesmişlerin kimi özel dil kursund=
a,
kimi sekreterlik, kimi bilgisayar kurslarında bir şeyler
öğrenmeye çalışıyor. Bu kurslardan medet um=
an
genç kızlar ve erkeklerin heyecanını yakından
izleyin…
Şimdi birde
çevrenize bakın !
Hiç yakınında yurtdışında eğitim
gören bir değil, en az birkaç arkadaşı olmayan v=
ar
mı ? Ne kadar
öğrenci yurtdışında eğitim görüyor ?
Bunu tahmin etmek zor. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı
biliyordur. Sadece Başbakanımızın üç
çocuğu… Eski Başbakanlarımızın
çocukları… =
Ve
imkanı olanlara bakın, üniversite imtihanını
kazanamayan çocukları ne yapıyor ?
Torunları ve
çocukları üniversite çağına gelmiş,
Atatürk devrimlerinden sonraki ikinci jenerasyon, yani bizler, bu soru=
na
çözüm bulamadığımız için
utanmalıyız. Hemen herkes kendinden bir önceki nesli
suçluyor. Böyle giderse suçlu Adem ile Havva olacak. Hem
kültür devriminden söz edeceksin hem de sadece belli
şanslı bir gruba bu imkanı tanıyacaksın. Oysaki
gelişmiş ülkelerde, örneğin Amerika’da hangi
yaştan olursan ol, üniversiteye gitmek isteyip de gidemeyen yok.
Üniversiteler paralı. Ancak öylesine burs imkanları var=
ki,
eğer çalışkansan veya ayrı bir meziyetin varsa
bütün kapılar açık. Bu imkanlar sadece kendi
vatandaşı için değil tüm dünya için
geçerli. Ben çevremde
eğitim
başarısı ve spor bursuyla yurtdışında eğ=
itim
gören o kadar çok öğrenci tanıyorum ki…
Örneğin benim kızım Washington DC’de Amerikan
Üniversitesinde öğrenim başarısı bursuyla
eğitimini tamamladı ve bursu Amerikan Üniversitesi verdi. Bi=
zler
ağlama duvarı değiliz. Öğretim üyeleri olarak
çözüm üretmeliyiz.
Peki
çözüm ne olmalı ?&nb=
sp;
Bana göre çözüm çok basit… 1972’li yıllarda
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi bir avuç
idealist öğretim üyesi ile kuruldu. Örneğin Kad=
05;n
Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, bir öğre=
tim
üyesi ve dört uzmanlık öğrencisi ile başlad=
305;.
Bir doçent, iki uzman ile üstelik küçücük=
bir
hastanede tüm dersleri anlatarak, hatta ilave ek Fizyoloji ve Anatomi
derslerini de anlatarak, doktor ve uzman yetiştirdi. Ve tüm
çevredeki hastalara sağlık hizmeti ve tüm
çevredeki hekimlere danışmanlık hizmeti verdi.
Ogün’den bugüne uzman olan öğrencilerimiz
Adana’da büyük hizmetlere imza atıyor. Okul birincisi
olarak mezuniyet kütüğünde ilk plaketin sahibi Dr. Turan
ÇETİN şimdi kliniğimizde profesör ve muhteş=
em
bir Tüp Bebek Merkeziyle tüm çevreye hizmet veriyor.
Kısaca demem şu ki; şimdi aynı işi altısı
profesör, oniki öğretim üyesi yirmi küsür
uzmanlık öğrencisi ile yapıyoruz ve binamız ve
kampusumuz muhteşem. Seksen yatağımızın hepsi
dolu. Öyleyse neden
üniversitemiz yeni fakülteler doğurmuyor ? Mesela İngilizce eğitim =
veren
ikinci bir Tıp Fakültesi ve birçok başka fakülte=
ler
kurulabilir. Bunun örneği Cerrahpaşa’da,
Hacettepe’de, hatta Konya’da var. Binlerce öğrenci
yurtdışına gidiyor ve inanılmaz boyutta döviz
bırakıyor. Neden bize de yurtdışından öğ=
renci
gelmesin. En azından zorunlu olarak yurtdışına giden
öğrencileri kazanır ve bir kısım öğrenci=
için
harcadığımız dövizi yerine koyabiliriz.
Birçok kişi
adım başı üniversite
açıldığından söz ediyor. Bu doğal
değil mi ? mesela
ülkemizdeki üniversitelerin tamamı yüz’ü
geçmez. Nüfus 65 milyon. Yani 650 bin kişiye bir
üniversite düşüyor. Oysaki Amerika’da ü&cced=
il;
bin civarı üniversite var. Üniversiteler bizden 30 kat fazla.
Nüfusu ise bizden sadece 5 kat…=
150 bin nüfuslu Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bile =
birçok
üniversite var, ülkeye büyük bir gelir sağlıy=
or
ve birçok genç yetiştiriyor.
Özel kuruluş=
lara
üniversite açma kolaylaştırılmalı.
İnanın hem binlerce dershaneden daha az yer kaplayacak hem de
öğrenciye daha az mali külfet getirecek. Öğrencile=
rin
dershanelere harcadığı parayı bir
düşünün… Üstelik genç beyinlerin
amaç dışı boş ezberlerle uğraşıp,
ülkenin zeka ve düşünce potansiyeli boşa
harcanmamış olacak. Eğer öğretim üyesi
potansiyeli akılcı kullanılırsa, inanın hiç
kimse açıkta kalmaz. Üstelik rekabet üniversitelere
büyük bir dinamizm getirecektir.
Sayın Prof. Dr.
İhsan DOĞRAMACI,
60’lı yıllarda böyle
düşünmüş, boş bir tepeye dev Hacettepe
Üniversitesini kurmuştur. Sonra Hacettepe Üniversitesi,
Sayın Prof. Dr. İhsan DOĞRAMACI önderliğinde Erzur=
um,
Samsun, Trabzon, Kayseri, Sivas gibi birçok İl’de,
yetiştirdiği öğretim üyeleri ile yeni
üniversiteler kurmuş ve daha sonra “Bilkent Bilim
Yuvasını” hiç yoktan bugünkü hale
getirmiştir. Önümüzde yapılabilirliği
kanıtlanmış böyle örnekler var. Öğretim =
üyesi
var, öğrenci ve mekan da var. Mutlaka silkinmemiz, yasaları
kolaylaştırmamız lazım. Üniversiteler
açıp, iyi denetlemeli ve öğrenmek isteyen herkesin
önünü açmalıyız. Aksi halde bir sonraki nes=
il
mezarlarımızın üzerine çıkar ve boşa
harcadığımız zamanlar için bize lanet okur.
077 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 433 11 – 17 TEMMUZ 2005
Terör=
230;
07 Temmuz 2005…
Dünyanın merkezlerinden biri Londra… Peş peşe 4 ayrı yer=
de
bombalar patladı. Kesin =
55
ölü ve 700’e yakın yaralı… Ne yazık ki bu katliamın
İslam adına yapıldığına
inanılıyor. Annem,
“Allah’ın kendisine karşı işlenmiş her
suçu, tövbe edersen affedeceğini, ancak kul hakkı
için yetkisi olmadığını, bu suçu
kullarının affedeceğini” söyler ve “=
;Oğlum,
bu islamın en önemli kuralı.” derdi. Bu katlia=
ma
karar verenleri, katliamdan zarar görenler nasıl affedecekler ? Ölüler konuşm=
az ki
!.. Üstelik bu katliam, =
bir
gün önce 2012 Olimpiyatlarının yapılmasına ka=
rar
verilen Londra’da oluyor.
2012 yılına kadar sporcular dahil herkes endişeli
olacak. Olimpiyatlardan
vazgeçmekse asla düşünülemez. Bu teröre
verilmiş en büyük destek olur ve teröristleri
yüreklendirir. Ayrı=
ca bombalar,
dünyanın zengin ülkelerinin liderlerinin, fakir ülkeler=
in
borçlarını silmek üzere yaptıkları
toplantı sırasında patlıyor.
Yıl 1915… Avrupa’nın büy&uum=
l;k
devletleri; İngiltere, Fransa, Rusya ve Osmanlı
İmparatorluğu hep aynı masaya oturuyor, aynı
güçte ve eşit söz sahibi… Almanya ve İtalya yeni yeni
aralarına katılıyor.
Ne yazık ki o günlerde Osmanlı İmparatorluğu
yaralı… Dikkatinizi çekerim ! Osmanlı
İmparatorluğunun adı “Avrupa’nın Hasta Adamı=
”… Yani o günlerde, bu
yaralı haliyle bile Osmanlı Avrupalı kabul ediliyor.
Yıl 1918… Birinci Dünya
Savaşı bitmiş, Osmanlı İmparatorluğu
çökmüş ve onu Avrupalılar -aç kurt gibi-
aralarında paylaşıyorlar.&n=
bsp;
Balkanlar’da ve Ortadoğu’da hepimizin bildiği =
yeni
birçok devlet oluşuyor.
Bu sırada Abdülhamid, Beylerbeyi Sarayında gözaltında. Abdülhamid hayretle, “Balkanlar’da, üstelik Bulgaristan ve Yunanistan, Osmanlıya karşı birleşmiş, bu nasıl mümkün oldu= ? İki tarafın kiliseleri b= una imkan vermez.”diye soruyor ve “Efendim… İttihat ve Terakki bu iki kil= iseyi barıştırdı.” cevabını alıy= or.
O günlerde dedem, Osmanlı Paşası… Ayrıca Mülkiye’de müderris (profesör). Uluslararası İlişkiler konusu= nda dersler veriyor ve bu alanda birçok kitabı var. Bunlardan biri,= “Hukuk-u Düvel” (Uluslararası Hukuk). Kendisi, o günlerin en = iyi siyaset bilimcisi. Kitaplarından birinde aynen şöyle diyor: “Bu Avrupalılar çıldırmış olmalı… Balkanlar’da ve Ortadoğu’da bir sürü yeni devlet oluşturuyorlar. Osmanlı, yılların tecrübesiyle kendi için= de her toplumu belli bir denge içinde idare ediyordu ve sonra Avrupalılar tüm bu toplumlar adına karar veren Osmanlı = ile görüşüyordu. Yani Osmanlı, toptancı tüccar gibi… Şimdi Balkanlar ve Ortadoğu’da birçok küçük devlet olacak ve dünya bu devletlerle ayrı ayrı denge kuracak. Tıpkı bir fabrikat= örün, perakendeci tüccarla ayrı ayrı anlaşması gibi… Ve bu da ç= ok zor. Kısaca demem ş= u ki diyordu; Balkanlar ve Ortadoğu yüzlerce yıl dünyanı= ;n başına bela olacak… Hayret !.. Bunu Avrupalı diplomatlar nasıl göremiyorl= ar ?”
O günden bu g&uum= l;ne dikkat edin… Ne Balkanlar, ne Ortadoğu hiç rahat yüzü görmedi ve dünyaya sıkıntı vermeye devam ediyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Sir Lawr= ence aracılığıyla İngilizlerle el ele tutuşmuş= ;, Osmanlıya karşı ülkeler, bu beraberliğe bir as= 5;r bile dayanamadılar.
Tarih ders almak içindir. Terörizm= e ilk savaş açanlar, yani Türkiye ve Amerika’nın ne k= adar haklı olduğu ortada. İşte 11 Eylül, işte 07 Temmuz… Ve bu arada Madrid ve İstanbul… Hemen her ulus, terörizmle savaşta bu ülkelere sonsuz destek vermeli v= e bu savaşa aktif katılmalıdır. Aksi halde ne bizler, ne çocuklarımız, ne de torunlarımız güvence altında olacaklar. Say= 305;n Bush ve Amerikan politikasına acı çekmeyenlerin karşı olması bir yerde affedilebilir. Ancak teröristler= in dört uçak kaldırdığı, ikisiyle ikiz kuleler= i ve biriyle de Pentagon’u vurduğu ve tüm bunun acısını yüreğinde hissedenlerin, sorumlu Bush̵= 7;un terörizme ve onu destekleyenlere savaş açmasını nasıl kavrayamaz.
078 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 434 25 TEMMUZ – 01 AĞUSTOS 2005
Bakalım,
Görelim ve Kavrayalım…
Bakmak, görmek ve kavramak apayrı şeyler...
Çok sevdiğ= im bir arkadaşım vardı ve babaları çok erken ölmüş, aile mirası paylaşmıştı. Arkadaşıma da, İstanbul-İzmit arasında ve tam yol üstünde 100 dönüm kadar bir tarla düştü. Geçen zaman içerisinde bu tarla arsa oldu. Arkadaşımın ciddi bir geliri olmadığından kıt kanaat geçiniyordu. Bu arada her geçen gün arsanın değeri artıyordu. Bana gelip, “Oktayc= 05;ğım, arsaya 2 milyon dolar veriyorlar.” dediğinde, “= Sat...” derdim. O da bana “<= i>Deli misin ? 2,5 milyon dolar edec= ek.” Deyip, aradan biraz zaman geçince tekrar gelip, “Bak dem= edim mi ? 2,5 milyon dolar verdile= r.” derdi. Ben gene “= Sat...” derdim. Bir sene sonra yine b= ana gelip “Bak gördün mü ? İyi ki satmamış= 5;m. 4 milyon dolar verdiler. Bak sataydık 2 milyon dolar zarar edecektik.” derdi. Ama arkadaşı= m, arsasının değerli olmasına karşın, sabit geli= ri olmadığından sıkıntı çekerdi. Bu arada arsanın her yıl değeri artar, milyonlarca dolar kazanırdı. Arkadaşım 5 yıl kadar önce, yani arsası 11 milyon dolar ederken açlık ve sefalet içinde öldü. Bekardı... Ş= imdi arsa kimin bilmiyorum...
Şimdi Türkiye’ye bakalım... Değerli birçok arsalarımız, ormanlarım= 05;z var. Ayrıca milyarlarca dolar borç... Milli gelir de zor bela kişi başı 4 bin dolar civarı...&= nbsp; Güney Kıbrıs’ta bile 15 bin dolar... Birde gelir dağılımındaki adaletsizliği düşünürsek, vatandaşlarımızın ne durumda olduğu kolayca anlaşılır. Peki biz neden bu arsalarımızı akıllıca değerlendirip, geliriyle borcumuzu ödeyip yeniden borçsuz, faizsiz bir ülke yaratma= yalım ?
Antalya ya bakın... ÖZAL’dan önce Antalya sahillerinde birçok orm= an vardı ve çok az kişi kullanıyordu. ÖZAL’la birlikte şimdi o sahillerde yüzlerce tatil köyü oluştu. Bu arada yine aynı sahilde Tatil Köyü olmamış, eski halinde ormanlar var. Tatil Köyleri bakımlı... Her iste= yen gidebiliyor ve o yörede birçok insan iş buluyor. Turistler oluk gibi para bırakıyor. Aynı yöredeki el değmemiş kısımlara bakalım... Bakımsız, sık s= 5;k yangın çıkıyor, hiçbir gelir getirmiyor. Hatta insanlar güvenlik korku= suyla yararlanamıyor bile...
Şimdi, bu tür araziler, akılcı bir nazım plan içinde ikamete ve tur= izme açılsa, hatta yabancı sermayeye bu yörede fırsat verilse; devlete büyük bir gelir kazandırılır. Yin= e bu ülkenin vatandaşı o yörede rahat yaşar ve o yöreye giden kişilerin boşalttığı meskenler, meskensizlere mesken olur. Tıpkı Amerika’da Washington’daki gibi... Washington’da ulusal parklarda, ormanlarda malikaneler var. Bilinçli bir plan içinde halka açılmış.= Bu yeni meskenlerdeki insanlar, kurallar içinde oturdukları yerleri hem korur hem de güzelleştirir. Devletin borcu biter, yeni yatırımlar ve eğitim kurumları yapılır. İş, aş ve kültür... Ancak bu tür yaklaşı= ;m, akılcı ve bilimsel kurallar içinde olmalı. Yani yağmaya fırsat verilmemeli. Gerekirse hangi ülkeden olursa o= lsun akılcı şehircilere, mimarlara danışılmalı= ; ve halkımız, yani çok sevdiğimiz insanımız, ülke dışında, başka yerlerde başka ülken= in insanına hizmet ve kölelik etmekten kurtulmalı. Ormanlarımızı koruyalım gibi hamasi nutuklar, belli bir grubun lüksü, o kişilerin tuzu-kuru, Anadolu’da işsiz, aşsız ve evsiz, üstündeki yırtık elbise bile kendinin olmayan ve doğdukları yerde ölen, yine benim yurdumdan ve canımdan insanların sıkıntısına derman olmuyor. Boğazda yalı’da ot= urup, lüks bir gece kulübünün barında hamasi nutuk atmak= la, kışın ortasında ve üstelik can korkusuyla dağ= da koyun güden çobanın hayalleri aynı değil.
Yani arsası 11 mi= lyon dolar edip, sıkıntılar içinde yaşamını yitiren arkadaşım, arsasını akıllı bir işadamı ile değerlendirseydi, örneğin bir fabrika yapılsaydı veya bir mesken, birçok kişi iş ve aş temin edecekti. Oradan gelen gelirle, yeni yatırımlar yapılıp, ülkeye ve dünyaya hizmet edilecekti. Üretecek, geliriy= le çevresini güzelleştirecek ve yakın çevresinin görgü ve bilgisini artıracaktı. Oysa ki sıkıntılar içinde yaşamını yitirdi. O koca arsanın ne kendine, ne başkasına, ne de ülkeye bir yararı olmadı. Bizler = de eğer belli bir vizyonla değerlerimizi akılcı olarak kullanmazsak, yalnız kendimize değil, daha doğmamış= ; milyonlarca yurttaşımıza borç ve ızdıraptan başka = bir şey bırakmayız. Önümüzde ülke içinde ve dışında binlerce örnek var. “BAKALIM, GÖREL= 304;M ve KAVRAYALIM...” Doğmalardan kurtulup yaratıcı olalım.
079 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 437 15 – 21 AĞUSTOS 2005
Barı#=
1;a ve
Sevgiye Yardım Eden Herkese Destek Olalım…
Woltaire’in fels=
efe
sözlüğünde insan eğitimi için gerekli, son
derece güzel konular bilinçli bir şekilde
işlenmiştir. Önce oradan alıntı şu pasajı
okuyalım: “1725’te Mississipi’den
Fontainebleau’ya dört yabani getirmişlerdi, onlarla
görüşmek şerefine erdim; aralarında bir de oral=
05;
bir kadın vardı, ona hiç insan eti yiyip yemediğini
sordum; bana saf saf yediğini söyledi. Buna biraz canım
sıkılır gibi oldu, düşmanının
ölüsünü hayvanlara parçalatmaktansa yemenin daha=
iyi
olduğunu, üstün gelenlerin de bu kadarcık bir seç=
;me
hakları olduğunu söyleyerek özür diledi. Biz meydan
savaşında, yahut başka savaşlarda
komşularımızı öldürüyoruz, bu
davranışımızın en çirkin armağanı=
da
onları kurtlara, kuşlara yem etmek. İşin en
acıklı yönü, asıl cinayet bu; insan öldü=
kten
sonra ölüsünü ha bir düşman askeri yemiş=
, ha
bir karga veya köpek, ne önemi var? ”
Biz üniversite
yıllarında bir grup arkadaş öylesine dosttuk ki, bir
insanın bir başka insana zarar verebileceği hiç
aklımıza gelmez, herkesi kendimiz gibi bilirdik. Bizler yani bu
arkadaş grubu bir başkasına nasıl yardım edebiliriz
diye düşünürdük. Bu duygu bugüne kadar da
hiç değişmedi. Mesela bir gün çok sevdiği=
m,
bu gruptan bir arkadaşım, Prof. Dr. Fevzi BATUR’un
İstanbul’da muayenehanesine uğradım. Benden habersiz,
tüm diğer arkadaşları organize etmiş. Akşam
yemeğe gidiyoruz. Elimde iki ağır bavul, bir de çanta
var. Fevzi, adaleli ve neredeyse benim iki katım. Bana, “Sen biraz yorgun
görünüyorsun.” diyerek hem iki bavulumu hem de
sırtımdaki çantayı elimden aldı ve arabanın
yanına kadar, aşağı yukarı bir kilometre
taşıdı. Tüm ısrarıma rağmen
küçük çantayı bile vermedi. Fevzi, İstanb=
ul
Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde Anabilim Dal=
05;
Başkanı ve İstanbul’da çok tanınan bir
kişi. İşte benim bu arkadaş grubum yalnız
aramızda değil, tüm insanları mutlu etmeye sonsuz ö=
;zen
gösterirdi. Çoğu kez yurtta kendi yataklarımız=
305;
dahi, ihtiyacı olan kişilere vermiş, sandalye üzerinde
uyumuşuzdur. Odamız, Site Talebe Yurdunda, 209 no’lu oda id=
i.
Her gece tıklım tıklım misafir ağırlardı=
k ve
bundan da sonsuz mutlu olurduk.
Bunu bizleri tanıyan herkes bilir.
İşte tü=
m bu
nedenlerle bir insanın diğer bir insana zarar verebileceği
hiç aklımıza gelmezdi. Ama gerçekleri
öğrendikçe hep şaşırıyorum. Zaman zaman
arkadaşlarımdan böyle gördüğüm iç=
in,
kötülük düşünmeyip, tedbirsiz yakalanıyo=
rum
ve canım yanıyor. . Canımız kadar sevdiğimiz,
ağabeyimiz büyük yazar Sayın Yaşar KEMAL hep bize
döner, “İşte sizin zenginliğiniz bu…
Kıskançlık duygusundan arınmış
dostlarınız …” der.
Bir gün
Tayland’ta, annesinin yanında üç-dört
yaşlarında bir çocuğa nazar boncuğu taktım.
Annesi, “Bu nedir ?” diye sordu. Bende töremizi
anlattım: “Kötü gözlerden ve
kötülüklerden koruyan nazar boncuğu…”=
b> dedim. Yüzüme hayretle baktı ve sanki ilk
duymuşçasına, “O daha çocuk !.. Niye kötülük
yapsınlar ki ?” dedi. Çünkü o
kültürde, korumasıza kötülük kavramı bile
yoktu. Kızılderili kültürü daha da öte
gitmişti. Onlar değil insana, hayvanlar ve bitkiler dahil hi&cced=
il;bir
şeye zarar vermek istemezlerdi. Kızılderili şefi
Seatle’ın topraklarını beyazlara devrederken
yaptığı konuşma çok anlamlıdır. (Uzun olduğu için bir g&uum=
l;n
yorumsuz olarak sadece bu konuşmayı sizler için tercü=
me
edeceğim.) Orada, =
8220;Kuşlar,
böcekler, ağaçlar kardeşlerimizdir. Bana söz ver=
in,
hiçbir şeye zarar vermeyeceksiniz.” anlamında
uzun bir konuşma yapmıştır ve hiçbir cümlesi
akıldan çıkarılmamalıdır. Amerika’da
Seatle adında çok güzel bir şehir vardır.
Bunları niye yazı=
yorum
?
Bu arkadaş grubum=
da
Kanadalı dahil (Victor GOMEL) birçok insan var. Hiç
birbirimizin etnik kökenini sormadık. Bir gün Kanadalı
arkadaşımız Victor GOMEL çok sevdiği,
saydığı ve hayranlık duyduğu Yaşar KEMAL̵=
7;i
tanımak istedi. Hemen kardeşimiz Burhan ORTAKLAR,
İstanbul’un en kaliteli lokantası “BORSA” da
mükemmel bir sofra hazırlatıp, en kaliteli şaraplar
eşliğinde, Yaşar ağabeyimiz de dahil, hepimizi davet
etti. Yüklü de hesap
ödedi. Victor GOMEL ile Yaşar KEMAL’in rahatça sohbet
edebilmeleri için, onları baş başa bırakıp,=
biz
aramızda fısıltı halinde saatlerce sohbet ettik. Victor
GOMEL, başta Burhan olmak üzere, bu soylu davranışı=
;n
öylesine etkisinde kalmıştı ki, her gelişinde ilk
işi Burhan’ı aramak olur ve en az ayda bir kere Burhan̵=
7;la
telefonla görüşür. Burhan için kendi
davranışı öylesine doğaldır ki, Victor
GOMEL’in kendisine karşı olan tutumunu, bu asil
davranıştan ötürü olduğunu hiçbir zaman
düşünmez. İşte gerçek sevgi ve dostları
kaynaştırmak budur. Zira Burhan, Victor GOMEL’i o gün =
yeni
tanımıştı.
Artık
ölülerin etini yemeyeceğimize göre, her gün
basında içimiz yanarak okuduğumuz kayıplar dursun. Barışa
ve sevgiye yardım eden herkese destek olalım. Eğer
havaya herkes kötülük atarsa, biri bize de çarpar.
İyilik atarsak, iyilik çarpar. Fena mı olur ?
Tü=
;m
insanların içinde sevgi ve coşku zaten vardır. Hangi
canavar, bebekken sıkıca bağrımızı
basacağımız kadar masum ve güzel değildir ?
* Victor GOMEL; dü=
nyanın
en saygın Kadın Hastalıkları ve Doğum Hekimlerinden
biridir. Tüm öğrencileri, dünyanın her yerinde
ülkelerinin en iyisidir. Türk hekimliğine çok
büyük katkısı olmuş gerçek bir Türk
vatandaşıdır. Kanada’da yaşar ve Atatürk
aşığıdır.
080 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 438 22 – 28 AĞUSTOS 2005
Etik ve Yasa&=
#8230;
Webster lugatına
baktığımızda ETİK kelimesinin
karşılığında şu cümleyi buluruz: ETİ=
;K;
doğrular ve yanlışların ahlaki değerlerimiz
açısından belli kurallar içinde
değerlendirilmesidir. Ancak doğrular ve yanlışlar zaman
dilimlerine göre değişebileceği gibi, yöreden
yöreye de değişir. Hatta aynı zaman diliminde aynı
olaya bazı kişiler doğru derken yine bazı kişiler
çok iyi niyetle tamamen yanlış diyebilirler. Daha da ö=
;te
aynı kişi, aynı olaya değişik açılardan
baktığında bazen doğru bazen de yanlış diyebi=
lir.
Örneğin, ben gebelik sonlandırılmasına son derece
karşı olan bazı arkadaşlarımın, olay kendi
başlarına geldiğinde tamamen farklı
yaklaştığını çok gördüm. Olay=
5;n
bir başka boyutu bir kişi aynı olaya, aynı zaman dilimi=
nde
hem doğru hem yanlış diyebilir. Örneğin
Türkiye’de bir kişi, bir Türk arkadaşı iki
eşli ise onu ayıplar da Suudi Arabistanlı dört eşli
arkadaşını anlayışla karşılar.
Çünkü o arkadaşını bu tip evliliklerin yasal
olduğu yöreye göre değerlendirir. Yine aynı ki#=
1;i,
aynı yörede 1910’lu yıllarda yaşamış,
dedesinin üç evliliğini yadırgamaz.
Çünkü o zaman diliminde bu tür evlilikler serbestti. =
Gerçekte yasala=
rla,
etik değerler birbiriyle çakışabilmeli veya en
azından aralarında büyük fark olmamalı. O zaman bu
tür sorunlar olmaz. Aksi halde toplumda ciddi sıkıntıla=
ra
yol açar.
Şimdi bir adam
düşünelim…
O kişi eşini=
ve
kızını para karşılığı cinsel
ilişki için pazarlıyor olsun... Bu kişiye yasaların
verdiği ceza ihmal edilecek kadar azdır. Ancak toplum bu
kişileri ağır cezalandırır, dışlar ve o
kişilerle görüşmekten bile çekinir. Diğer
taraftan bir adam eşiyle beraber kırda gezerken dört sap=
5;k
silahla saldırıp eşini elinden almak istese, ancak adam
yiğit çıkıp dördünü de perişan ed=
ene
kadar dövse, bir daha böyle bir suç işlemeye cesaret
edemeseler ve bu arada bir tanesi ölse, yasalar o adamı cinayetle
suçlayıp hapse mahkum eder. Ancak o delikanlı halkın
gözünde bir kahramandır.
13 Haziran 2005 tarihli
Hürriyet Gazetesinde bir yazı okudum. Bir kişi cinsel
sapıklık yapan ve bir genç kızı taciz eden bir
kişiyi cezalandırıyor, zira yeterli gücü olmayan
kızın babası yardım istemiştir. “Tabi
kural bunu kendinin cezalandırması değil, yasalara teslim
etmesidir.” Ancak o kişi, cezayı kendi verip, adama
zorla şunları söylettiriyor: “Namuslu
yaşayacağıma, bir daha böyle bir şey
yapmayacağıma ve bir daha senin karşına bu yüzle
gelmeyeceğime söz veriyorum.” Cezalandıran kişi, ̶=
0;Onurlu,
namuslu ve şerefli yaşayacağım” de, ̶=
0;Her
kızın namusunu kendi kızımın namusu kabul
edeceğim.” de, “Erzurum’a yakışır=
bir
adam olacağım.” de, “Erzurumlulara ihanet
etmeyeceğim, ırz düşmanı ve zındık
olmayacağım.” de. diye her defasında bu
kişiden söz alır ve sonra yanındakilere döner ve
“Yüzünü yıkayın, karnını iyice
doyurup, elbiselerini giydirin ve geri yollayın.” der.
Aslında inanın tüm Erzurumlular delikanlı kişilerd=
ir.
Ben hiç yamuk yapanını görmedim. Her Erzurumlu benim
gözümde bir Prof. Dr. Demir BUDAK veya bir Ergücan
BUDAK’tır. Zannederim o kişi bir gaflet anında boş
bulunmuş, zaaflarına yenilmiştir. Ancak çevremizde
öylesine sapık insanlar var ki, söyleyecek kelime
bulamıyorum. İzmir’de bir hırsız bir eve giriyor =
hem
evi soyuyor, hem de zorla evin
sahibi genç kıza tecavüz ediyor. Zavallı kız hem
işinden hem de yakında evleneceği nişanlısınd=
an
ayrılmak zorunda kalıyor. Herkes genç kızı
suçluyor. Bu tür ırza geçme vakalarının
cezası yaptığı tahribatla mukayese edilirse son derece =
az. Şimdi
bu genç kızımızın kayıplarını ne
ödeyebilir ? E=
287;er
cezalar caydırıcı olmazsa, birçok kişi James
CAGNEY’in “Kötüymüş Gibi
Görülen Melekler” adlı filminde olduğu gi=
bi,
kendini koruyamayan kişileri koruma altına alır ve o
kişilere cezaları kendileri vermeye kalkar. Meşhur Mario
PUZO’nun “BABA” adlı eserinde, cenaze işleri ya=
pan
Amerigo BONASERA’nın kızına çok zengin
şımarık iki genç tecavüz etmek ister. Kız
direnir… Kızı feci şekilde döverler ve
çenesini tamamen kırarlar. Kız daha hastanedeyken,
duruşma biter ve hakim bu gençlere ufak bir ceza verir. Sonra d=
aha
önce herhangi bir suç işlemediklerini göz ön&uum=
l;ne
alarak cezayı tecil eder. Bunu içine sindiremeyen Amerigo BONAS=
ERA,
baba’ya, yani Don CORLEONE’ya gider, durumu anlatır ve
öç almasını ister. Baba da gerekeni yapar…
Amerika’da bu
tür bir suç işlendiğinde o yöredeki oniki
saygın jüri üyesi tüm duruşmayı izler, empati
yapar ve bir an kendileri, “=
O durumda, biz olsaydık ne
yapardık ?” diye düşünürler ve sonun=
da
sanığa suçlu veya suçsuz diyerek karara bağlar=
lar.
Eğer çoğunluk suçsuz bulur ise dava düşer=
.
Şimdi bu
öyküyü küçük bir hikaye ile bitirelim:
Karadenizli Temel Amerika’da saygın bir kişi olur ve oniki
kişilik jüriye seçilir. Çok zengin bir mafya
babası kaçakçılıktan yargılanıyordur.
Duruşmaların seyri de pek iyi gitmez. Baba’nın
adamları Temel’i bir köşeye çekerler ve
Temel’e, “Jüriyi müebbet hapse ikna et=
, sana
bir milyon dolar verelim.” derler. Jüri bir odada
toplanır. Üç gün sonra kan ter içinde bitkin b=
ir
vaziyette çıkarlar. Jüri başkanı kararı oku=
r: Müebbet
hapis…
Baba’nın adamları Temel’e koşup tebrik
ederler, “Oh be, teşekkür ederiz. Ancak galiba senin için zor
oldu. Üç günde ikna edebildin.” deyince,
Temel’de, “Sormayın…
Eşekoğlueşekler beraat diye tutturdu. Müebbet’e i=
kna
edene kadar anam ağladı.”
081 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 439 05 – 11 EYLÜL 2005
Şef
Seatle…
Amerika’da
Kızılderililer uzun savaşlar sonunda iyice
yıpranmış, artık girdikleri her çatışm=
ada
yeniliyorlar. Bir son darbe Kızılderilileri yok edecek. Hem beyaz=
lar
hem Kızılderililer durumun bilincinde. Washington, daha fazla
tatsızlık olmasın diye Kızılderililere anlaşa=
rak
topraklarını satması önerisini getiriyor. Washington, bu
amaçla resmi bir yazı göndermiş ve Şef
Seatle’ın halkını bu satışa ikna etmesini is=
tiyor.
Şef Seatle 1854 yılında halkına tarihi bir konuşma
yapmıştır. Bu konuşmanın metni Amerika Birleş=
ik
Devletleri arşivinde aynen saklanmaktadır. Şef’in
konuşması filmlerde duyduğumuz gibi değişik bir
İngilizce ile yapılmıştır. Ben, aşağ=
5;da
tam anlamını bugünkü Türkçe ile yazmaya
çalışacağım.
‘Washington’da ki Büyük Şef
topraklarımızı satın almak istiyor. Bunun için
elçi yollamış. Aynı zamanda iyi niyetli
olduklarını ve bize dost olduklarını bildiriyor.
Teşekkür ederiz. Bu kibar bir jest. Zira onlar güçl&u=
uml;
ve kalabalık. Onların sevgisine pek karşılık
veremeyiz. Ve onların bizim dostluğumuza çok az ihtiyac=
05;
var. Ama biz mecburuz. Bu satış isteklerini
düşüneceğiz. Çünkü bizler biliyoruz ki
eğer satmazsak, beyaz adamlar silahlarıyla gelir ve
topraklarımızı elimizden alabilirler. Ama satış fi=
kri,
biz Kızılderililere biraz garip gelir. Gökyüzü,
toprağın ısısı, havanın tazeliği ve
suların pırıltısı bizim değil ki ve biz de
kendimize ait olmayan bir şeyi nasıl satacağız ? Bizler
hiçbir yere sahip değiliz ama, bizler için bu
dünyanın her parçası kutsaldır. Her
ışıldayan çam yaprağı, bütün kumlu
sahiller, karanlık ormandaki sis, her açık alan, her
böcek halkımın yaşamında ve anılarında
kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden akan sular
Kızılderili anılarıyla doludur.
Beyaz adamların ölüleri ölüp
gökyüzüne çıktıklarında,
doğdukları ülkeyi unuturlar. Oysa ki bizim ölülerimiz=
bu
dünyayı asla unutmaz. Çünkü bu dünya
Kızılderililerin anasıdır. Hem biz bu dünyanın
hem de bu dünya bizim parçamızdır. Güzel kokan
çiçekler bizim kız kardeşlerimiz, geyik, at, kartal=
ise
bizim erkek kardeşlerimizdir. Kayalıklar, çayırlardaki
nem, vücut ısısı, tüm bunlar aynı ailenin bir
parçasıdır. Yani Washington’da ki Büyük
Şef bizden toprağımızı satın almak isterken
aslında bizden çok şey istiyor. Washington’da ki
Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir
toprak parçası öneriyor. Yani, o bizim babamız biz de
onun çocukları olacağız. Başka çaremiz yo=
k.
Topraklarımızı satma teklifini düşüneceğ=
iz.
Ancak bu kolay olmayacak. Çünkü bu topraklar bizim i&ccedi=
l;in
çok kutsal. Dereler ve nehirlerden akan sular, basit bir su
akıntısı değil. O sular atalarımızın kan=
larıdır.
Eğer size, toprakları satma kararı verirsek onun kutsal
olduğunu hatırlamalısınız ve bunu tüm
çocuklarınıza öğretmelisiniz. Göl suyundaki=
her
ışık yansıması halkımın yaşamı=
ndan
anılar ve olaylar anlatır. Suyun şırıltıs=
5;
dedemin sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizidir. Susuzluğumuzu
giderir, çocuklarımızı besler ve
kanolarımızı taşırlar. Eğer size,
topraklarımızı satarsak nehirlerin sizin de, bizim de
kardeşlerimiz olduğunu çocuklarınıza
öğretmelisiniz ve nehirlere kardeşlerinize
gösterdiğiniz saygı ve zarafeti göstermelisiniz.
Biz Kızılderililer, bizi mağlup eden beyaz adam
önünde geri çekildik. Tıpkı dağdaki
sis’in sabah güneşi önünden geri çekili=
51;i
gibi. Ama bu topraklar babalarımızın mezarlarını ve
küllerini bizler için muhafaza eder. Bu tepeler, bu
ağaçlar yani dünyanın bu küçük
bölümü aslında bize verilmiştir. Beyaz adam bizi
anlamaz. Onun için toprağın her parçası
aynıdır. Beyaz adam gece gelir, topraktan istediklerini alır=
ve
gider. Ve o toprak hem beyaz adama yabancıdır hem de beyaz adam
toprağa. Dünya beyaz
adamın kardeşi değil, düşmanıdır. Belli =
bir
yeri zorla alır, sonra devam eder. Hatta bir daha geri dönmez.
Babalarının bile mezarlarını geride bırakır ve
bunun için kaygılanmaz. Çocuklarından bile
dünyayı kaçırır. Hem babalarının, hem =
de
çocuklarının haklarına saygılı değildi=
r.
Dünyayı annesi ve göğü kardeşi gibi görm=
ez.
Koyunlar ve parlak boncuklar gibi dünya ve gökyüzü beyaz
adam için koyunlar ve parlak boncuklar gibi alınıp,
satılacak veya yağma edilecek bir nesnedir. Beyaz adamın
iştahı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geride
sadece bir çöl bırakacaktır. Biz Kızılderil=
ilerin
hayata bakışı sizden farklı. Bu nedenle sizin şehi=
rlerinizin
görünümü bizlere acı veriyor. Belki siz
haklısınız. Biz Kızılderililer vahşi
olduğumuzdan anlamıyor olabiliriz. Beyaz adamların
şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda çiçeklerin ve
yaprakların açılışını, böceklerin
kanat çırpışını duyamazlar. Onlar medeni,
oysaki ben vahşiyim. Belki bu nedenle bu gürültüyü
anlamıyorum. Ama bana göre gürültü, sadece kulakla=
ra
zarar verir. Hayatın anlamı nedir ? Ben vahşiyim, Kızıl=
derililiyim
ve anlamam. Biz Kızılderililer için su birikintisi
üzerinden rüzgarın tatlı sesi, yağmurun temizli=
87;i
ve çam’ın kokusu tüm bu karmaşadan daha
önemlidir.
Hava Kızılderililer için çok önemlidir.
Çünkü herkes aynı havayı solur. İnsanlar,
hayvanlar ve bitkiler. Hep aynı havayı alır veririz. Ve hava=
bir
gün bana, bir gün ağaca can verir. Ama beyaz adam bunu
anlamıyor ve havayı yok sayıyor. Eğer
topraklarımızı size satarsak, havanın bizim için
değerli olduğunu hatırlamalı ve ona saygı
duymalısınız. Çünkü hava yaşam
sağladığı her canlıyla aynı ruhu taş=
5;r.
Aynı hava hem büyükbabalarımıza hem de
çocuklarımıza yaşam sağlayan ilk nefesi vermi=
51;
ve büyükbabalarımızdan ve çocuklarımız=
dan
çıkan nefesi geri almış, yani artık birbirlerinin
olmuştur. Eğer biz topraklarımızı satarsak havay=
305;
bizim gibi kutsal tutun. Çünkü çayırın
çiçekleriyle, kokusu ve tadı değişen hava sizi=
nle
de bütünleşecek ve hepimizin kardeş olmasına yol
açacaktır.
Topraklarımızı satın alma teklifinizi
düşüneceğiz.
Eğer kabul edersek, bir şart daha koşacağız.
Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi
davranacak. Ben vahşiyim… Belki sizler gibi
düşünemiyorum. Ancak çayırlarda binlerce
çürüyen bufalo ölüsü gördüm, Beyaz
adamın hızla geçen treni öldürmüş. Biz
bufaloları sadece canlı kalmak için avlıyoruz ve heps=
ine
saygı duyuyoruz. Ben belki vahşi olduğum için
anlamıyorum. Ama dumanlı demir bize hayat veren bufalodan nas=
5;l
daha önemli olabilir ?
İnsanlar, hayvanlar olmadan nedir ki ? Eğer bütün hayvanlar
bitse, insan yalnızlığa düşerdi. Hayvanlara ne olu=
rsa,
kısa süre sonra insanlara da olur. Çünkü her
şey birbirine bağlıdır.
Çocuklarınıza, bastıkları toprağ=
05;n
altında, bizim büyükbabalarımızın külleri
olduğunu öğretmelisiniz. Bu topraklar
akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu.
Çocuklarınıza, bizim çocuklarımıza
öğrettiklerimizi öğretin. Böylece toprağa
saygı duysunlar. Dünyaya ne olursa, dünyanın
oğullarına, yani bizlere de aynısı olur. Dünya ins=
ana
ait değildir. Biz dünyaya aitiz. Bunu biz Kızılderililer
biliyoruz. Dünyada görülen her şey aileyi bağlayan=
kan
gibi, her şeyi birbirine bağlar. Dünyaya ne olursa onun
oğullarına da aynısı olacaktır. Hayat
ağını insan örmedi. O hayat ağı içinde
küçük bir nokta, ve insan ne yaparsa kendine yapar.
Halkımız için ayrılan bölgeyi ve o
bölgeye gitme teklifinizi düşüneceğiz. Bunu
barış için yapıp, barış içinde
yaşayacağız. Aslında geri kalan günlerimizi nerede
geçireceğimiz pek de önemli değil. Başım=
05;z
eğik. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle
aşağılandığını gördüler. Sava&=
#351;çılarımız
utanç içinde, toplum içine çıkamıyorl=
ar.
Zamanlarını aylaklık etmek, yemekler yemek, sert içki=
ler
içmek, yani vücutlarını kirletmek için
harcıyorlar. Birkaç saat, birkaç mevsim veya uzun zamanl=
ar
bu dünyada yaşamış büyük kavimler veya şu
anda burada olan toplulukların da çocukları kalmayacak. Bir
zamanlar sizin gibi güçlü olan, nice kavimler ve insanlar =
yok
oldu. Bu nedenle bende halkımın geçip gitmesi için =
yas
tutmuyorum. İnsanlar denizin dalgaları gibi gelir ve gider.
Tanrısıyla arkadaş gibi konuşan beyaz adamın bile =
sonu
aynı olacaktır.
Aslında hepimiz kardeş olabiliriz. Bunu göreceğ=
iz.
Beyaz adamın bilmediği ama benim bildiğim bir şey var. =
Ve
belki bir gün beyaz adam bunu keşfeder. Tanrımız ayn=
05;
Tanrı’dır. Bizim topraklarımıza sahip olmak
istediğiniz gibi, ona da sahip olmak isteyebilirsiniz. Ama
olamazsınız. O tüm insanların
Tanrı’sıdır. Sevgi ve şefkati beyaz adam iç=
;in
de Kızılderililer için de aynıdır. Bu
dünyayı o yarattı ve onun eseri. Bu esere zarar vermek,
yaratıcısına yani Tanrı’ya saygısızl=
05;k
ve onu küçümsemektir. Beyazlar da geçip gidecek.
Eğer beyaz adam yatağına pislik yığmaya devam eder=
se,
sonunda kendi pisliği içinde boğulur ve belki de tüm
diğer kavimlerden önce yok olur. Bugün Tanrı seni bu
topraklara getirdi ve sana bizim topraklarımız ve bizler
üzerinde hakimiyet kurma gücü verdi. Eğer adil
olmazsanız bu güç bir gün sizi de yok edebilir. Sonun=
ne olacağını
bilmiyoruz.
Bufalolar katledildiğinde, vahşi atlar ehlileştirild=
iğinde,
ormanlar insan kokusu ile dolduğunda ve tepeler konuşan tellerle
lekelendiğinde biz burada olmayacağız. Çünkü
biz vaat ettiğiniz topraklarda olacağız ve bu nedenle de tek=
lifinizi
düşüneceğiz.
Orada belki de, geri kalan yaşam süremizi dilediğimiz=
ce
yaşayabiliriz. Bu dünyada en son Kızılderili de yok
olduğunda, çayırlar, bulutlar, sahiller ve ormanlar
halkımın ruhunu tertemiz muhafaza edecek. Çünkü =
biz
Kızılderililer, bu dünyayı ve doğayı yeni
doğan bir bebeğin annesinin yürek atışını
sevdiği gibi severiz.
Eğer topraklarımızı satarsak söz verin, siz=
de
doğayı bizim sevdiğimiz gibi sevin. Ona bizim
gösterdiğimiz gibi özen gösterin ve bu yörenin
anısını tüm yaşamınız boyunca saklay=
5;n.
Tüm gücünüzle, aklınızla ve kalbinizle
tıpkı, Tanrı’nın sizi sevdiği gibi sevin ve
çocuklarınız için koruyup, gelecek nesillere tertem=
iz
teslim edin.
Kesinlikle bildiğimiz bir şey var. Tanrı’m=
5;z
aynı Tanrı. O’=
;na
saygılıyız. Dünya ve her şey onun eseri ve her ese=
ri
Tanrı için çok değerli. Bunun bilincinde olalı=
m.
Her şey ortak kadere bağlı. Beyaz adam da
ayrıcalıklı değil. Biz hazırız. Tüm bu
acı günlerden sonra, eğer akıllı davranırsak =
ve
davranırsanız sizlerle kardeş olabiliriz. Bu sizin tutumunuza
bağlı; göreceğiz.’
082 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 440 12 – 18 EYLÜL 2005
Hast=
ane
Kapılarında…
Hemen herkes hasta veya
ziyaretçi olarak birkaç kere hastaneye gitmiştir. &Ccedi=
l;ok
özel şartlarda, hastaneye giden mutlu azınlık
dışında büyük bir çoğunluk, hastane ka=
pısında
gerçekten ızdırab çeker.
Sıkıntıların nelerden kaynaklandığın=
5;
anlamak için, şöyle birazcık düşünerek
bakmak yeterli. Çok bilge bir filozof şöyle demiş:
“Bir hekim, hastasının mide ülserini tedavi ederken,
hasta yakınlarında stres ülseri yaratmamalı.=
221; Ne demek istediğimi hasta sah=
ipleri
çok iyi anlıyordur ve kainatta hasta sahibi olmamış
kişi yoktur. Ben hem Türkiye’de, hem Almanya’da hasta
olarak ve yine ben hem Türkiye’de, hem Amerika’da hasta sa=
hibi
olarak olayı gözlemledim.
Fark, uçurumdan da öte…
Çok kısa süre önce, yani 18 Ağustos 2005 tarihinde Amerika’da b= ir hastanede ‘DEDE’ oldum. Bir gün size ayrı ayrı, Türkiye’de, Almanya’da ve Amerika’da hasta ve hasta sahibi olmaktan uzun uzun söz edeceğim. Ayrıca ben, hem Amer= ikan Hava Kuvvetleri hastanesi, hem de Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde Anabilim Dalı Başkanıyım ve yine ben sizlere sırasıyla neler yapılması gerektiğini, nel= erin hangi şartlarda yapılıp, yapılamayacağını= ; ve bir ekip işi olan “Hasta Dostu Yaklaşım= ” da nelerin düzelmesi ger= ektiğinden söz edeceğim. Ancak bu hafta sadece Kurtuluş Savaşından hemen sonra hastaneye düşmüş bir kahramanın başından geçenleri ve hastanede olanlar= 05;, Nazım HİKMET’in muhteşem kaleminden sunmak istiyorum.<= o:p>
Durumu tam olarak
kavrayabilmek için, aynı kişileri yine Nazım
HİKMET’in “Kuva-i
Milliye” kitabından izlemek, sonra da “Memleketimden
İnsan Manzaraları” kitabını okumak
lazım. Kurtuluş Savaşı sıralarında ülke
fakir ve harap, her yer işgal altında. Herkes, her şeyi
paylaşıyor; ekmeğini, gücünü, hatta coşk=
u ve
acısını bile… Yardıma muhtaç bir kişi=
ye
yardım öylesine olağan ki, böyle bir erdem için
insanlar canını bile veriyor ve teşekkür edildiğin=
de
de, ne için teşekkür edildiğini anlamakta
güçlük çekiyor. Çünkü bu tutum
doğal. O günlerde böylesine bir duyguyla Kurtuluş
Savaşından sağ kalabilmiş bir Mehmetçik veznedar
olur. Arkadaşı paraya sıkışmıştır ve
doğal olarak kasadan para verir.
Mehmetçiği hapse atarlar, zimmetine para geçirdi
diye. Ama canım Mehmet’im hala neden hapse
atıldığını anlamaz. Bir gün gözü
rahatsızlanır ve hapishaneden üç jandarmayla, hastane=
ye
sevk edilir. Nazım HİKMET o muhteşem gözlemi kıvrak
kalemiyle şöyle anlatır:
.
.
Hastane şehrin dışında, kırın
ortasındaydı.
Civarda bir karıştan boylu nebat yoktu
bir ahlat ağacından baş=
ka.
Yüksek yeşillikler, uzakta bir dağın
-bir acayip dağın-
kaybolurdu arkasında
dağa tırmanmadan
yerde yürüyüp döne=
rek.
Yapı tek katlı, betondu, kübikti.
Ve bir tarihte yapılan bütün beton binalar gibi
çatlamıştı duvar=
lar
ve parça parça
ıslaktı
Geniş taş merdivenler kapısının
önünde.
Faik Bey Halil’e şöyle demişti bu merdivenler
için:
“-İyi ki bu taşlar böyle geniş ve rahat.<= o:p>
Hastane
hükümet kapısıdır bizim köylüye gör=
e,
ve hükümet kapısın=
da
duvar diplerine çömelirler,
burda taş merdivenlere otururlar
hiç olmazsa.”
.
.
Dümelli’nin karısı
ameliyat olacak.
Doktorla Dümelli konuşuyorlar:
“-Bağırsağı düğümlenmi#=
1;
karnını
yaracağız.”
“-Ölürmü ki?”
“-Karnını yarmazsak ölür mutlaka,
karnın=
05;
yararsak belki kurtulur.”
“-İki bebesi var.”
“-Karnını yaracağız.”
“-Kurtulur mu ki?”
“-Karnını yararsak belki kurtulur.”
“-İki bebesi var.
Komşuya k=
oyup
geldik
Bir defa
öldü müydü…”
“-Karnını yarmazsak ölür mutlaka.”<= o:p>
“-Gece harman yerinde hani,
örtümüz neyimiz de yok.
Bebeler de
yanında.
Harman yerinde=
hani,
“Uy anam” dedi bağırdı
göbeğini bastırıp<= o:p>
bulaştı kıvranmaya.
Ölür mü ki?
Bir ilaç yazıversen.”
“-İlaç kar etmez.
Karnın=
05;
yaracağız.”
“-Sen bilirsin.
Gece harman ye=
rinde
çıplaktık hani.
Bir sarı =
hap
içirsen?”
“-Karnını yarmaktan başka çare yok.R=
21;
“-Kurtulur mu ki?”
“-Karnını yarmazsak ölür mutlaka.”<= o:p>
“-Bebeleri komşuya koyup geldik,
harman öy=
lece
durur.”
“-Babacığım, kardeşim,
karnında
barsağı düğümlenmiş.”
“-Çözülmez mi ki?”
“-Çözülmez kendiliğinden.
Açacağım karnını,
barsağ=
05;
çözeceğim.”
“-Ellerinle mi?”
“-Ellerimle.
Gürültüyü duyuyor musun?
Aletleri
kaynatıyorlar.
Tertemiz,
pırıl pırıl.”
“-Kurtulur mu ki?”
“-Karnını yarmazsak ölür mutlaka.”<= o:p>
“-Bir sarı hap?”
“-Olmaz.
İstersen
hastanı al, geri götür.
Senin iznin ol=
madan
açamayız karnını=
.
Sen izin verec=
eksin
ben bıçağı
çalacağım.
Kanun böy=
le
yazıyor.
Bir kaat
imzalarsın.”
“-Ne kaadı?”
“-Razıyım, diye.
Dolaş.
Düş&=
uuml;n
biraz.”
“-Ölür mü ki?”
“-Karnını açmak lazım.
Lakin mal seni=
n.
Kanun böy=
le
yazıyor.”
“-Kurtulur mu ki?”
“-Karnını yararsak belki kurtulur.
Karnın=
05;
yarmazsak ölür mutlaka.
Şu ahlat&=
#305;n
altına otur.
Düşün.
Sonra gel, kaa=
da bas
mührünü.”
“-Mührüm yok.”
“-Parmak basarsın.”
.
.
İçerlerden
stepten geldiğine eminim.
Step
damgasını vurur adama.
Beni hiç
sevmiyor.
Bana
düşman.
Ve ümitsi=
z.
Ben, bu
büyük yapıdaki efendiyim.
Sarı bir =
hap
verecek yerde
ona inadına kötülü=
k eden
insan.
Tapu katibi ve=
ben
ikimiz de bir.
Parmak basacak=
,
inandığı için değil,
ben emrettiğim için.
Ve şimdi
hiçbir şey düşünmüyor,
belki harman müstesna.
Elinden geleni
yaptı kendisi
karısı ölürse kaba=
hat
benim.
Ben,
ben, bu
büyük yapının efendisi
Beni sevmiyor<= o:p>
bana düşman.
Karısını gördünüz mü?
Bir toprak
parçası halinde,
bir avuç.
Hastalıkt=
an
değil,
senelerden beri.
Sonra gebe,
İki bebesi de var.
Demek ki hala =
su
ısıtıyor
hala giriliyor koynuna.
Kafa kaadı=
;na
baktım,
1321.
Bir
yaşında
bin yaşında olabilir
yaşamamış ki.
Mesela:
ne bileyim,
deniz hakkında fikri yoktur.
Mesela:
duymamıştır imambayıldının
adını.
Ve her seferin=
de
hayretle
bakmıştır
-eğer varsa-
kocası kurarken saatini.
Ve mesela:
düşünmemiştir bile=
mümkün olabildiğini
gün doğarken uyumanın.<= o:p>
.
.
Hasta bakıcı İsmet Hanım geldi.
İstanbulluydu.
Halil sordu İsmet Hanıma:
“-Başladımı ameliyat?”
“-Başladı.”
“-Kolay bayıldı mı bari?”
“-Çok kolay.”
.
.
Seslendi Hüseyin:
“-Karanlıkta biri var,
 =
; &n=
bsp; kim
oradaki?”
“-Benim, efendi ağa.”
Tanıdı İsmet Hanım:
“-Ameliyattaki kadının kocası, canım.
Ne
istiyorsun?”
“-Hiç.”
“-Bir şey mi diyecektin?”
halil çağırdı Dümelli Memet’i:
“-Gelsene.
Ameliyat bitme=
di
daha.”
“-Biter inşallah, efendi ağa.”
Askere talim öğretir gibi izahat verdi Refik
Onbaşı:
“-Ben seyrettim, hemşehri,
 =
; insan
eli değil,
 =
; &n=
bsp; kuş
kanadı doktor beyin elleri,
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; bir
o yana seğirtir, bir bu yana.
Öz anas=
305;
olsa böyle uğraşmaz herif.”
Halil yer gösterdi Dümelli Memet’e:
“-Otursana.”
“-Ayakta dinelirim.
Tez biter mi?&=
#8221;
“-Biraz daha sürer.”
“-Tez bitmez demek?”
“-Belli olmaz.
 =
; Ama
çoğu gitti, azı kaldı.”
“-Ben şehre varıp elma alayım.”
Yuvarlak omuzları sarsılarak güldü İsmet
Hanım:
“-İlahi, çok yaşa,
 =
; elmanın
sırası mı, canım?”
“-Bitenecek varıp gelirim.
Elmayı
sever.”
“-Sevse de yiyemez ki hemen.”
“-Sonra yer.
Tez varıp
gelirim.
Elma iyidir.
Çeyrek =
saat
sürer mi daha?
“-Evet.”
“-Tez varıp gelirim.
Elmayı
sever.”
Ve omuzlarını kısıp
kayboldu karanlıkta Dümelli =
Memet.
.
.
Halil karşıladı doktoru.
“-Geçmiş olsun, Faik Bey.
Kurtuldu mu?=
8221;
“-Belli değil henüz.
Operasyon kusu=
rsuz.
Fakat bu vakal=
arda
tehlike sonra başlar.”
“-Ümidiniz?”
“-Yüzde otuz.
Kocası
nerde?”
“-Şehre gitti elma almak için.”
“-Acele etmiş.”
“-Söyledik, dinlemedi.
Yoruldunuz.=
221;
“-Çok değil.”
“-Demek yüzde otuz?”
“-O kadar.
 =
; &n=
bsp; Hatta
daha da az.
Sustular.
.
.
Doktor cıgarasını attı,
yerde fosforlu bir böcek gibi yanmakta devam etti ateş.
Halil dizine vurup döktü külünü piposunun.=
Doktor sordu birdenbire:
“-Öleceğini ciddiyetle
düşündünüz mü hiç,
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; uzun
uzun,
 =
; &n=
bsp; bir
hesap meselesi düşünür gibi düşündü=
nüz
mü?
Ben, hep bunu
düşünüyorum bu son senelerde.
Gece, giriyorum
yatağa,
yumuyorum
gözlerimi
 =
; ısl=
5;kla
bir beste tutturuyorum dişlerimin arasından
 =
; &n=
bsp; her
seferinde kendi kendime uydurduğum,
 =
; &n=
bsp; bana
gayet hazin gelen bir şeyler
 =
; &n=
bsp; ve
öleceğimi düşünüyorum.
Kederli bir
yalnızlık doluyor içerime
 =
; ölü=
;münü
düşünen bir insanın yalnızlığı
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; sevgisiz
ve nefretsiz.
Kopuyor insanl=
arla
alakam
 =
; anlıyor=
um
ki ölümle bir başınayım.
Sonra hesap
ediyorum,
 =
; kırk
sekiz yaşındayım,
 =
; en
fazla yaşasam yetmiş beşine kadar
 =
; &n=
bsp; daha
yirmi yedi senem var demek.
Ölçüyorum geçen kırk sekizle kalan yirmi
yediyi
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; kepazelik.
 =
; &n=
bsp; en
fazla yirmi yedi sene
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; ve
bir avrmış bir yokmuş Doktor Faik Bey.”
Sustu.
Sonra, imdat arıyormuş gibi adeta yalvarıp sordu
Halil’e:
“-Kaç yaşındasınız?”
“-Otuz dokuz galiba.”
“-Galiba ne demek?”
“-Nüfus tezkereme göre otuz dokuz.
Ama annem,
éSeni bir yaş büyük yazdırdık,”
derdi”
Her nedense Halil’i tersleyerek konuştu Faik Bey:
“-Annenizi bırakın,
 =
; &n=
bsp; otuz
dokuz diyelim.”
Halil güldü:
“-Kırk da diyebilirsiniz.”
“-Hayır
 =
; cömertl=
iğe
lüzum yok,
 =
; &n=
bsp; bir
sene bir senedir.
Peki,
hesapladınız mı, Halil Bey?
“-Neyi?”
“-Ne kaldığını?”
“-Hayır.”
“-Hesaplamanız lazım.
Otuz altı
kalmış.
Benden dokuz f=
azla.
Artık bu
hesabı yapacak yaştanız,
 =
; &n=
bsp; çoğu
geçmiş elinizden.
Geçenle
kalanı kıyas edebilirsiniz.
Otuzuna kadar
seneler ve hatta ölüm bir nazariye,
 =
; &n=
bsp; sonra
hakikatlaşıyor.
.
.
Dümelli Memet belirdi ahlatın altından.
Halil gördü onu
Sevinçle kalktı yerinden.
“-Geliyor,” dedi. “Geldi işte...”
Dümelli’yi karşıladılar.
Ve kapıdan ve pencereden vuran sıcak sarı
ışıkta
 =
; durdular
konuşmadan
 =
; &n=
bsp; üç
ağaç gibi ayakta.
Kucağında dolu, kocaman bir kesekaadı
Dümelli’nin.
Düşürmekten korkuyormuş gibiydi bunu.
Kesekaatlarına alışkın olmadığı
belli.
“-Senden insana hayır gelmez,
 =
; ama
sen söyle yine,”
 =
; &n=
bsp; der
gibi bakıyordu doktorun yüzüne,
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; ağlıyordu
Dümelli.
“-Geçmiş olsun, gözün aydın
kardeşim,” dedi Halil.
Dümelli düşürdü kesekaadını
kucağından.
Toprakta dağıldı bir çocuk sevinciyle elmalar=
.
Halil’in yardımıyla Dümelli topladı
elmaları
 =
; &n=
bsp; koydu
kesekaadına tekrar
 =
; &n=
bsp; ve
bıraktı taş merdivenin üzerine.
Sonra iki elma aldı içinden
 =
; &n=
bsp; mintanının yeniyle sildi
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; ve
ikram etti Halil’le doktora.
Dişsiz ağzı yarı yerinden gülüyor
 =
; &n=
bsp; çipil
mavi gözleri hala ağlıyordu.
Karşılıklı bir itişip kakışmayla
doktorun elini öptü.
Saldırdı ellerine Halil’in.
Atik davrandı Halil, kucaklaştılar.
Ve Halil’in bağrındayken henüz
 =
; Dümelli
yeni bir sevinçle irkilip kulak kabarttı.
Sesler geliyordu,
 =
; şehrin
batısından yola çıkan kağnı sesleri.
Bir taş balta gibi işleyen
 =
; ve
ayın altında ağır pırıltılarla
genişleyen
 =
; &n=
bsp; alt
edilmemiş bozkırın
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; vahşi
şarkısıydı bu.
Halil de duydu.
Ve toprağa yenilmiş insanın karanlığı=
 =
; &n=
bsp; ve
kederi sevgili memleketinin
dolaştı ürpertilerle üzerinde etinin.
“-Bizimkiler,” dedi Dümelli Memet,
“ varıp durdurayım,
demin ben geli=
rkene
yola çıktılardı.
Kağnı=
;ya
bindiririz, yorulmaz.
(Doktora
döndü)
Efendi ağ=
a, sen
deyiver, hazırlansın.”
Ve davrandı kağnı seslerine koşmak için.=
Doktor tuttu kolundan
“-Dur,” dedi, “daha ayılmadı bile.̶=
1;
“-Ben varıp gelene dek ayılır.”
“-Belki ayılır ama, yola çıkamaz.”=
;
“-Kağnıya binecek,
yürü=
se
yürüse burdan oraya...”
“-Olmaz.”
“-Etme, efendi ağa,
 =
; iki
bebesi var.
Komşuya k=
oyup
geldik.
Harman öy=
lece
durur.”
“-Olmaz baba.”
“-Haydi, varsın yürümesin,
 =
; kağn=
05;yı
getiririz buraya dek.”
“-Yataktan çıkamaz.
En
aşağı on beş gün sırtüstü
yatacak.”
“-Evde yatar.”
“-Olmaz.”
“-İki bebesi var.”
“-Deli etme insanı, olmaz dedik ya.”
“-Parmak basarım.”
“-Ne diye?”
“-Mal senin demedin miydi?
Malım=
5; be
tamam aldım diye parmak basarım.”
“-Olmaz.”
“-Mühür?”
“-Hani mührün yoktu?”
“-Kulun olayım,
 =
; zevklenme
adamla,
 =
; &n=
bsp; ver
çocukların anasını gidelim,
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; harman
öylece durur.
(Ve Halil̵=
7;e
döndü Dümelli)
Efendi, sen de=
yiver
bari...”
Halil zor tutuyordu kendini göz yaşlarıyla
boşanmamak için.
“-İçeri girelim,” dedi, “hastanı
gör.
Kımıldanacak hali var mı, yok mu, bakarsın...=
221;
Dahiliye, hariciye, viladiye, emrazı sariye,
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; kadın,
erkek, çocuk,
 =
; &n=
bsp; elli
dokuz yataktı memleket hastanesi,
 =
; &n=
bsp; fakat
yetmiş ikiydi hasta sayısı.
 =
; &n=
bsp; Yerde
yatıyordu fazlalık
 =
; &n=
bsp;  =
; &n=
bsp; ve
ikişer hasta vardı bazı karyolalarda...
Dümelli karısını gördü.
Ayılmamıştı henüz.
Saçları tıraş edilmişti dibinden.
Yamru yumru, kabuklu patates gibi bir yüz.
Hastalıklı bir oğlan çocuğuna benziyordu=
.
Ve beyaz patiska nevresimin üzerinde
 =
; topraktan
fışkırmış iki kök gibi duruyordu elleri.
Dümelli bıraktı elmaları hastanın ayak ucu=
na.
Baktı uzun uzun
 =
; baktı
çipil mavi gözlerini kısarak.
“-Hayır kalmamış,” dedi,
“kötülemiş.
Benim ala
öküz de böyle olduydu bıldır,
 =
; &n=
bsp; yattı,
kalkmadı bir daha.
Elmaları =
verin
yesin.
Elmaları =
sever.
Sağolun e=
fendi
ağa...”
Ve çıktı dışarı Dümelli
ağlaya ağlaya.
Çıkış o çıkış,
 =
; onu
bir daha görmediler.
Ve üç gün sonra öldü kadın...
NAZIM
HİKMET
Şimdi, hastane kapısındaki merdivenlere ve duvar
diplerine bir bakın… Ne
değişti ?
N O T : &=
nbsp; Çukurova Üniversitesi T=
05;p
Fakültesi, başta Rektörümüz Sayın Alper AKINOĞLU olmak
üzere, bu soruna çözüm bulmak için süratle
yeni bir düzenleme yapıyor. Hastane yanında otopark olarak
yapılan yer, bu amaçla, parası olan ve olmayan herkese
göre düzenleniyor. Umarım sorunların büyük bir
kısmı çözümlenir.
083 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 441 26 EYLÜL – 02 EKİM 2005
Hayırsev=
erlik…
Bazı hayırseverlerde insan sevgisi ve düşküne yardım bilinci öylesine güçlüdür ki, o kişiler bu amaçla yalnız malını değil, canını gözünü kırpmadan feda ederler.
Müslümanl= 05;ğın ilk yıllarında birçok zengin kişi mal varlıkları, iyi amaçlar için kullanılsın = diye ya bir organizasyon kurmuş ya da kurulmuş bir organizasyona bağışlamıştır. Hepimizin bildiği gibi bu organizasyonlara “Vakıf= ” adı verilir ve vakıflar vakıf senedi yani vakfın anayasası gereğince idare edilir. Bu erdemli tutum günümüzde de geçerlidir ve birçok hayırse= ver mallarını bu kuruluşlara vakfeder. Toplum ve yasalar kar amaçlı olmayan bu organizasyonlara çok güvenir. Ülke kalkınmasında kilit görev üstlenmiş &oum= l;zel üniversitelerin açılma yetkisi sadece vakıflara verilmiştir.
Her kurumda olduğu gibi bazı kişil= er yasalardaki açıklıkları fırsat bilerek vakıfları istismar etmek isterler. Ancak istismarı önle= mek amacıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuş ve tüm bu vakıflar bir dereceye kadar denetlenebilir olmuştur. Ancak tüm ülke insanları amatör olarak bu vakıfları izlemeli ve hayırsever insanların iyi niyetin= in suiistimaline fırsat vermemelidir. Çevrenize bakarsanız görürsünüz… Aynı konumda iki iş yeri, eğer bir kişinin mülkü ise değerinde kiraya verilir. Ama mülk vakfı= nsa kira değeri kıyaslanmayacak kadar ucuzdur ve tabiri caizse ucuza kapatılmıştır.
Osmanlı yeni kurulduğunda, devlet yönetimi için yeterli eğitilmi= 351; insan gücü yoktu. Saray istikbal vadeden çocukları ailelerinden alır, devşirir ve daha sonra iyi bir eğitimden = geçirerek devletin kilit noktalarına yerleştirirdi ve bu kişilere R= 20;Kul” adı verilirdi. O günlerde kul, kamu ve devletin kölesi anlamı için kullanılırdı. Diğer bir deyişle bu kişiler Halk’a ve Sultan’a kul’du. Sultan’da Halk’= 305;n kölesiydi. Halk ise Sultan’nın teba’sıydı. Devşirilen bu gençler önce acemi oğlan olarak yetiştirilir ve başarılı olanlar, İbrahim Paşa Sarayı ve Topkapı Sarayı içindeki Enderun gibi ö= zel okullarda ileri eğitim görürlerdi. Bu özel okullardan y= ani Enderun’dan yetişen kişiler, ileride büyük mevkil= ere geldiklerinde, yani güçlü olduklarında, akrabalarını kayırıp devletin adalet duygusunu bozmasın diye ailelerinden ayırılmıştı. Yine = bu tip yüksek mevkideki kişiler, yetkilerini kötüye kullanıp büyük servet sahibi olabilirlerdi. O günkü kurallara göre görevini kötüye kullanan bir yetkili halk’tan biri yani teba ise yargılanırdı. Ama aynı suçu işleyen kul ise Şeyhülislam’dan fetva dahi almadan idam edilirdi. Ancak bütün bu önlemlere rağmen = yine de yasal olmayan yollarla, bu yüksek mevkideki kullar çok zengin olabilirdi. Osmanlı yönetimi bunun da tedbirini almıştı. Enderun’dan yetiştirip kul statüsünde büyük mevkilere gelmiş yöneticiler= in, mirasları öldüklerinde ailesine kalmaz, dış hazine= ye kalırdı. Yani bir yerde halk’tan yasal olmadan elde edilen haksız kazanç, yine halk’a dönerdi.
Kötü niyetli yöneticiler bir dereceye kadar buna da çare bulmuşlard= 5;. Ölümlerinden önce tüm mallarını kurduklar= 5; bir vakıfa bağışlar, yakınlarını yö= netime getirir ve istismara açık bir vakıf senedi düzenlerle= rdi. Böylece vakıfların yine kendi çıkarları için kullanımını bir süre daha güvence altına alırlardı.
Sevgili ağabeyim Sayın Ahmet SAPMAZ, Bekir Sapmaz Talebe Yurdunu kurmuş ve yurdun masraflarını karşılamak üzere, Atatürk Caddes= inde yani Adana’nın kalbinde bir bina yaptırmıştı= . Ölmezden önce Ahmet ağabey bana bu yurdun öyküsünü anlatmıştı. Bu yurttan yararlanıp büyük mevki= lere gelecek insanları düşünür, mutlu olurdu. Zaman zam= an bu binanın şu anki bakımsız halini görüyor ve üzülüyorum.
Toplum gerçek hizmet amacıyla kurulmuş vakıflara sahip çıkmalı ve amacına yönelik işlev yapıp yapmadığını denetlemelidir. Düşünün, babasız çocuklar okusun diye vakıf kurmuşsunuz… Üç nesil sonraki yöneticiler ulvi duygulardan dolayı, vakıflara verilmiş imtiyazlardan da yararlanıp, vur patlasın–çal oynasın…
Tabi bu tip tutum, yani vakıfların amacı saptırılarak kullanılmas= 5;, nice hayırseveri bağış yapmaktan vazgeçirmiş= ;tir ve olan yine ezilen ve güçsüz kişilere olmuştur.= Laf zı kelime oyunları ile değiştirilmiş bile olsa, vakıf kuruluşunun ruhu yargı tarafından göz önüne alınmalı ve vakıflar kuruluş amacı= na göre kullanılmalı ki vakfedenin kemikleri mezarında sızlamasın.
Lütfen
çevrenizdeki vakıflara bir de bu gözle bakın…
084 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 442 03– 09 EKİM 2005
Gerçek=
lerden
Korkmayalım…
Ü= lkemizin gözde iki üniversitesi birlikte bir konferans düzenliyor. Ko= nu tarihimizin acı bir sayfasını masaya yatırmak. O sayfa = ki acı çekmiş taraflar tamamen birbirine zıt görüşler içerisinde. O günleri yaşamamış bizler ise abartılı ve taraflı öykülerle şaşırmış durumdayız, doğrular nedir bilmiyoruz. Bugünkü iletişim çağında bile aynı olaya insanlar tamamen farklı bakıyor. Örneğin Amerika Irak’ta haklı mı değil mi? 21. yüzyılla birlikte globalleşen dünyada sınırlar kalkmış, herkes her yerde. Bir yanda koşu= lsuz insan sevgisi, bir yanda koşulsuz nefret. Bir gün mutlaka bu çalkantı durulacak, gerçekler ortaya çıkacak= ve herkes her şeyi öğrenecek. Bir şeyi asla unutmamalıyız; gerçekler ne olursa olsun hoşgörü ile karşılamalıyız. Tarih intikam almak için değil ders almak içindir ve affedici olmalıyız.
Televi= zyondaki “Yabancı Damat” dizisi son derece güzel kurgulanmış, üç nesil bir arada. Türk-Yunan düşmanlığının gittikçe kaybolduğu= nu görüyoruz ve 3. nesil nefret şöyle dursun, büy&uum= l;k bir aşkla birbirlerine bağlı ve bir bebek oluyor, ve o bebeğin genlerinin yarısı Türk, yarısı Yunanlı ve birbirlerine sevgi ile sarılmışlar. Gençliğimi hatırlıyorum. O günkü Ruslara ve Komünizme bakışımız ve şimdiki çocuklarımızın tutumu. Yüzlerce Türk-Rus evliliği. Herkes mutlu. Antalya Rus turist kaynıyor ve Türkl= er Rusya’da ve Ruslar Türkiye’de yatırımlar yapıyor.
Tarihin çelişkili öykülerle dolu sayfaları açılmalı ve bu konuda uzman tarihçiler önyargısız tartışmalı. Sadece olayları değil, nedenleri de masaya yatırılmalı ve sonuç = ne olursa olsun yeni nesil gerçeklerle sükunetle yüzleşm= eli ve ders almalı. Aptal insanlar, yaptıkları hatadan ders alma= z, akıllı insanlarsa ders alır. Zeki insanlar ise başkalarının hatalarından ders alarak dersi bedavaya getirir. Bizden önceki nesillerin hatalarından ders almalıyız.
Bir ko= nferansa başlamadan yasaklamak öyle yanlış ki, daha bir şey konuşulmamış. O zaman yasaklayanlar konuşmaktan ve gerçeklerden korkuyor anlamına gelir ve bu konferansın ale= yhe sonuçlanacağını peşin kabul etmektir. Oysaki kon= uyu tartışmaya açmak kendine güven ifadesidir. Yanlış yapmadım, alnım açık anlamına gelir. Biz de yaptıklarımızın yanlış olmadığına inanıyorsak, her şeyi açık&= ccedil;a masaya yatırıp tartışmalıyız. Aksi halde #= 1;u öyküdeki duruma düşeriz:
Adam S= ultana küfür eder, yakalayıp Kadı’nın karşısına çıkarırlar. Kadı, sen “= ;Sultanımıza küfür etmişsin.” der. Adam, “Ben bizim Sultan demedim, herhangi bir Sultan dedim.” der. Kad= 05;: “Sus biz hangi Sultana küfür edileceğini biliriz<= /b>.” der.
Ger&cc=
edil;eklerden
korkmayalım, ortaya çıksın, hepimiz bilelim. Hi&ccedi=
l;bir
şey tek taraflı olmamıştır ve başka
türlü olamadığı için öyle olmuştu=
r.
Ders alalım ve yeni bir sayfa açıp sıfırdan
başlayalım. İnsanlık bu dünyada sonsuza dek var
olacak. Gelecek nesillere çözümlenmemiş sorunlar,
kötülük ve kin bırakmayalım. Gerekirse ve son olac=
aksa
acıları biz çekelim ve çocuklarımıza
barış ve sevgi dolu bir dünya bırakalım.
085 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 443 10– 16 EKİM 2005
Hakemlik Kolay
Değil…
Konyas= por – Fenerbahçe futbol maçı;
Elle atılan bir gol ve inanılmaz kaos…
Ben as= la hakemin kasten gol verdiğine inanmıyorum. Görmemiştir d= iye düşünüyorum. Olanlara bir bakın !.. Üzgün binlerce Konyal= 05;, teknik direktörlüğü bırakan genç ve istikbal vaat eden bir spor adamı, zirvedeki yarışta haksız puan… Küme düşmede belki de büyük neden̷= 0; Fenerbahçe hak ederek şampiyon bile olsa, lekeli bir şampiyonluk. Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor’da isyan… Tüm küçük kulüplerde güven kaybı, hatta hakemin bile yakın çevresi içinde itibarı söz konusu ve daha neler neler…
Asl= 05;nda çözüm çok basit. Örneğin güreş sporunda olduğu gibi tartışmalı durumlar, bir hakem hey= eti tarafından anında videodan izlenirse ve gözlemci hakemler kurulunun kararına göre gereğinde karar değiştiril= irse birçok sorun çözülecek ve haksızlıklar ortadan kalkacak, hakemler üzerindeki baskıda böylece sona erecek ve insanların adalet duygusu zedelenmeyecektir.
&Ccedi= l;oğu kez hakemler çok kısa sürede karar vermek durumunda ve birçok olayı gözden kaçırabiliyorlar. Bizler televizyonlarımızda defalarca seyretmemize, hatta olayı yavaşlatarak izlememize rağmen karar veremiyoruz.
Hakeml=
ik kolay
değil. Yanlış karar riskini azaltmak için yeni
düzenlemelere gerek var. Umarım federasyon doğru bir
çözüm bulur. Bulacağı bu çözümd=
e de
asla geç kalmamalı, aksi halde hiçbir futbol severin
maçlar için eski heyecanı kalmaz. Belki de futbol biter.=
086 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 444 17– 23 EKİM 2005
Tarih 03 Ekim=
2005…
Sonun= da 3 Ekim geldi ve Avrupa Birliği kendi içinde küçük bir muhalefetten sonra, başta İngiltere olmak üzere tüm ülkelerin büyük desteği ile ülkemizle müzakerelere başladı. Artık geri dönüş y= ok. Er yada geç bizde Avrupa Birliği’nin bir parças= 05; olacağız. Sonsuza dek var olacak Türkiye için 3-4 sene gecikmenin de büyük bir önemi yok. Zaten Azrail amcamızın oğlu olsa, şu an var olan kişilerin hiçbiri 2110 yılında olmayacak. O günlerde birbiriyle tamamen kaynaşmış, bizim yaptığımız kavgalara gülen dünya vatandaşları olacak. Ancak benim anlamadığım, Cumhuriyet Halk Partisinin tutumu !.. Gerçi parti iç= inde Avrupa Birliği yolundaki gayretlere yürekten destek veren baş= ;ta Sayın Zeynep Damla GÜREL gibi birçok sağ duyulu milletvekili olduğunu biliyorum. Atatürk’ün kapısını açtığı ve hayal ettiği, Avrupa Birliği kuralları içinde kendi kimliğini koruy= an Türk insanının, Türkiye’nin de içinde olduğu Avrupa içindeki onurlu yeri. Ne gariptir ki bunu gerçekleştiren, Atatürk’ün kurduğu Cumhuri= yet Halk Partisi dışı siyasi oluşum…
Ben k= ariyerim nedeniyle konumla ilgili bilim adamlarının, tıpkı futbo= lcu transferi gibi, hiçbir sınırı kabul etmeyen dolaşımına ve transferlerine şahit oluyorum. Örneğin, bu yazıya başladığım anda Amerika’dan ülkemize büyük bir hevesle dönen, Dr. Mehmet GENÇ’in Amerika’daki Harward Üniversitesine = geri döneceğini öğrendim. Benim gibi sadece sözde özerk birçok Anabilim Dalı Başkanı bu tür y= etenekleri kliniğinde görmek ister. Ancak kurallar ve kadro sorunu nedeniyle göremez. İnanın çok büyük kayıp. Konus= unda üst-ihtisas yapmış, ülkemizdeki bir avuç hekimden biri… Benim hayal ettiğim, eğer Avrupa Birliğine girer= sek, kadrolara ahbap-çavuş ilişkisi yerine hak edenlerin girebileceği bir dünya. İşte o zaman yapan ile yapı= ;yor görünen, iş üreten ile laf üreten ortaya çıkacak. Tabii bu hak etmeden belli mevkilere gelmeyi düşünen ve gelmiş kişileri korkutuyor. O kişi= ler komplo teorileri kurup, laf üretiyorlar. Televizyondaki, konu ile ilgi= li, argümanları dinledikçe dehşete kapılıyorum = ve o konumdaki kişilerin söylediklerine, kendilerinin de inandığını zannetmiyorum. Batılılığ= ı, bir hanımı dansa kaldırmak ve horon tepmekle ölçmek… Bu = konuda haklı olduğumu kanıtlayacak binlerce kitap yazılabilir… Bir-iki örnek vereyim: Şu an Avrupa’da en az beş milyon Türk va= r. Bu canlarımız Avrupa Birliğinin parçası olmayan Türkiye’nin desteğinden uzak. Belki üç nesil sonra Türkçe bile bilmeyecekler. Bugün Avrupa Birliği i&cce= dil;inde kimliğimizi kaybedeceğimizden korkanlar, bu kişiler iç= ;in ne yaptı ? Oysaki örneğin Almanya ve Belçika, birinci nesilde vasıfs= 05;z işçi olarak aralarına aldığı bu kişile= rin tüm değerlerine saygı duydu. Hatta parlamentolarında hiç yadırgamadan milletvekili olarak bağrına bast= 5;. İçimizde parası olup ta yurtdışında mü= lk sahibi olmayan yok. Çünkü böyle bir engel yok. Bir ya= ndan artık vatandaşlarımızın Avrupa’da patron olduklarını ve yatırımlarında Avrupa vatandaşı istihdam ettirdikleri için gururlanırken, A= vrupalıların ülkemizde mülk alıp, yatırım yapmalarına set koymak neden ?
L&uum= l;tfen kanıta dayalı oluşturulmuş bilimsel gerçekler ışığında olaylara bakalım. Dört gün önce Pekin - Çin’deydim. Oradaki aşamaya inanamadım. Ve bu gelişme Mao’nun ölümünden sonraki son çeyrek yüzyılda gerçekleşti. Biz i= se hala konuşuyoruz. Anadolu’nun küçük bir köyünde, üstündeki çul’u bile kendinin olm= ayan ve doğduğu yerde ölecek milyonlarca vatandaşımızın gözüyle olaylara bakın ve birde onlara sorun. Ve insanlarımızın oyları ile olu= 51;muş hükümete güvenin. Eğer yanlış yaparsa bir dah= a oy vermeyin.
Muhal= efet, iktidarın her yaptığına karşı koymak ve ̶= 0;Hayır.” demek değildir. Gereğinde muhalefet, “Çok başarılıydınız. Ancak ben şöyle yaparak sizden daha başarılı olacağım.” diyebilmek ve halkın oyunu alabilmektir. Atatürk’ün partisine delikanlılık ve başarı yakışır. Ben 60’lı yaşlardayım. Sayın Deniz BAYKAL dahil, birçok CHP yöneticisini gençliğimden beri tanı= r ve saygı duyarım. Benim devrimde tüm gençlere örnek oldunuz. Ne olur muhalefet için muhalefet yapmayın. Başarılar düşmandan da gelse saygı duyun. Örneğin Murat HÜDAVENDİGAR ezeli rakibi Prens Lazar’ın Kosova’daki yiğitliği ve yüreğ= ;i karşısında nasıl saygı ile eğildiğini biliriz. Her ikisinin harpten sonraki ölümünden hemen sonra = I. Muradın oğlu Yıldırım BEYAZIT, Lazar’ın kızı Despina ile evlenmiştir. Lazar’ın oğlu Timur ile yaptığı Ankara Savaşında ordunun sağ tarafını yiğitçe korumuştur.
Rakip= lerimizin başarısı bizi ürkütmemeli, inadına daha çok çalışmaya özendirmelidir. Eğer başaramıyorsa da, canı kadar sevdiği ülkesini daha= iyi yapanların idaresine bırakmalıdır. Hani bir öyk&uu= ml; vardır… Padişahın iki eşi de doğan bebeğ= ;in kendisinin olduğunu iddia eder. Padişah, “Madem anlaşamıyor= sunuz, bebeği ikiye bölelim… Herkes birer yarısını alsın.” deyince üvey anne büyük bir heves= le kabul ederken, öz anne “Çocuk benim değil, onundur. Lütfen bebeği ikiye bölmeyin.” diyecek kadar fedakardır. Hiç merak etmeyin sonunda Padişah, yani halk h= er gerçeği görür. Hiç kimse aptal değildir ve hiç kimsenin bilgi, zeka ve yetisini küçümsemeyin.<= o:p>
087 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 445 24– 30 EKİM 2005
Yaralı A=
slan…
Osman= lı İmparatorluğu döneminde de, batılılar Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası olarak görür ve Avrupa’nın ‘Hasta Adamı’ ola= rak isimlendirirdi. Bununda birçok haklı nedeni vardı. Bu nedenlerin başında batılılaşma için gerekli devrimleri zamanında yapamamıştık. İlk batılılaşma hareketi III. Selim’le başladı. = Ancak Selim’in sonu felaket oldu. II. Mahmut batılaşma uğruna neredeyse yaşamını yitiriyordu. Alemdar Mustafa Paşa ge= lene kadar haremde saklanarak kurtuldu. Tüm dünyada özgürlük ve demokrasiyi halk istemiş, egemen güçler direnmiştir. Osmanlıda ise tam tersi olmuş= ;, saray devrimleri istemiş, cahil halk “İstemezük.” diye direnmiştir. Tam bu sırada Mustafa Kemal ATATÜRK kazandığı zaferin sarhoşluğu içinde olmak yerine devrimler yeni başlıyor diye düşünmü= 351; ve tüm topluma devrimleri kabul ettirmiştir. Victor HUGO’nun güzel bir sözü vardır: “Bir kişiyi eğitmek istiyorsan, eğitimine anneannesinden başla.”. ATATÜRK ile başlayan devrimler, üçüncü jenerasyon olan bugünkü toplumda birkaç küç&uu= ml;k çatlak olmasına karşın yerini bulmuştur. Hemen h= emen her kesimden ülkemiz insanı artık batılıdır. Bugün Avrupa Birliğine politik nedenlerle karşı görülenler dahi, ikili ve içten konuşmalarda Avrupalı olmaktan mutludurlar.
G&uum= l;nümüzde ATATÜRK devrimleri normal yaşam tarzımız oldu. Bir hayli geciktiğimiz için noksanlarımız var. Parlamento ve hükümet, Avrupa Birliğinin teşvikiyle bu noksanları= ;da tamamlayacak. Kendimize güvenelim. Başkalarının zorlaması ile değil de, batılı olmanın gereği olarak bu uyum sürecini, biraz sancılıda olsa hoşgörüyle karşılayalım. Tüm dünya, bizlerin onurumuza ne kad= ar düşkün olduğumuzu bilir. Anneannem, “Oğlum, biz eğilemeyiz. Eğilirsek kırılırız.&= #8221; derdi. Onurumuz doğruları kabul etmekle kırılmaz. İ= ;nat edip direnmekle küçük düşeriz. Bugün yaralı ve fakiriz. Tüm bu sıkıntıları aşacağız. Şuna yürekten inanıyorum ki, 2100 yılında torunlarımız tüm batılılarla eşit koşullarda olacak. Cyrano De Bergerac’ın ç= ok sevdiği arkadaşına söylediği gibi, dik duralı= m. Bizler 19. yüzyılın başından 20. yüzyılın ilk çeyreğine, aşağı yukarı 150 yıl durmadan en az 10 cephede savaş yaptık, nüfusumuzun yüzde yirmisini, hem de geleceğimiz olan gençlerimizi şehit verdik. Ama yinede dimdik ayaktayız. Bu= nu bilelim.
= &nb= sp; = CYRANO
=
&nb=
sp; =
Ya ne yapmak lâzımmış ?
Sağlam bir dayı bulup
çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini,
tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak m&=
#305;
?
Kudretle davranmayıp hileyle
tırmanmak mı ?
İstemem eksik olsun ! Herkes gibi, koşarak,
Yabanın zenginine methiyeler mi y=
azmak
?
Yoksa nazırın yüzü
gülecek diye bir an
Karşısında takla mı
atmak lâzım her zaman ?
İstemem eksik olsun ! Ricaya mı gitmeli ?
Kapı kapı dolaşıp
pabuç mu eskitmeli ?
Yoksa nasır mı tutsun
sürünmekten dizlerim ?
Yahut eğilmekten mi
ağrısın ötem berim ?
İstemem eksik olsun ! Tazıya tut, tavşana
Kaç mı demeli ? Belki kaz =
gelir
diye bana
Tavuk mu göndermeli ? Yoksa bir f=
ino
gibi
Susta durmak mıdır ki, acep =
en
münasibi ?
İstemem eksik olsun ! Bir kibar salonunda
Kucak kucak dolaşıp boy atma=
k ve
sonunda,
Marifet şi’re koyup kameri,
yıldızları,
Aşka getirmek midir, evde
kalmış kızları ?
İstemem eksik olsun ! Yahut şan olsun diye,
Meşhur bir kitapçıya
giderek, veresiye
Şiir mecmuası mı
bastırmalı ? İ=
stemem
Eksik olsun ! Acaba bulup bir alay sersem
Meyhane köşesinde dâhi=
olmak
mı hüner ?
İstemem eksik olsun ! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp da herkesten
alkış mı dilenmeli ?
İstemem eksik olsun ! Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek
göğe mi çıkarmalı ?
Yoksa ödüm mü kopsun bir
Allahın aptalı
Gazeteye bir tenkit yazacak diye her
gün ?
Yahut sayıklamak mı
lâzım: “Adım görünsün
Aman !” diye şu meşhur
Mercure ceridesinde ?
İstemem eksik olsun ! Ve tâ son nefesinde
Bile çekinmek, korkmak, benzi
sararmak, bitmek,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gi=
tmek,
Karşısında zoraki
sırıtmak her abusun.
Eksik olsun istemem, istemem eksik ols=
un !
Fakat, şarkı söylemek,
gülmek, dalmak hülyaya,
Yapayalnız, ama hür, seyahat=
etmek
aya,
Gören gözü,
çınlayan sesi olmak ve canı
İsteyince şapkayı ters
giymek, karışanı
Olmamak. Bir hiç için ya
kılıcına veya
Kalemine sarılmak ve ancak duya d=
uya
Yazmak, sonrada gayet tevazula kendine=
:
Çocuğum ! demek, bütün bunları
hoş gör yine,
Hoş gör bu
çiçekleri, hatta bu kuru dalı,
Bunlar yabanın değil, kendi
bahçenin malı !
Varsın, küçüc&uu=
ml;k
olsun fütuhatın, fakat bil,
Onu fetheden sensin, yoksa başkas=
ı
değil.
Ara hakkını hatta kendi nefs=
inden
bile.
Velhasıl bir tufeylî
sarmaşık zilletiyle
Tırmanma ! Varsın
boyun olmasın söğüt kadar,
Bulutlara
çıkmazsa yaprakların ne zarar ?
Kavaklar
sıra sıra dikilse de karşına
Boy
ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına !
-----------=
---------o--------------------
Avc=
05;lar
aslanı sıkıştırmış, kurşun
yağmuruna tutmuş, öldü diye bırakmış. As=
lan
yaralı ve zor yürüyor. Yanına bir Tilki
yaklaşmış ve ısrarla, “Bana seni bu hale getirenle=
ri
tarif et. İntikamını alayım.” diyormu#=
1;.
Aslan konuşamıyor ve zorla, “Teşekkür ederim, =
gerek
yok.” diyormuş. Ancak Tilki ısrarlı… Aslan zorlukla konuşarak, =
220;Bak
Tilki kardeş, bu kurşun yaralarından belki ölebilirim,
belki de kurtulurum. Bunu bilmiyorum. Ancak, senin bu lafların var ya,
beni mutlak öldürür.” demiş.
088 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 446 31 EKİM – 13 KASIM 2005
Yorumsuz̷=
0;
29 Ek= im 2005 Cumartesi… Cumhuriyetin= 82. yıldönümü.
H&uum= l;rriyet Gazetesinde manşet :
̶=
0;Çocuklar…
Onlar bizim geleceğimiz...”
=
&nb=
sp; =
&nb=
sp;
M. Kemal ATATÜRK.
Bu ha= berden hemen sonra, yine aynı sayfada, bakıcı ifadeleri, Malatya… “Çocukları kayısı dalıyla dövmüşler.”
İ= ;kinci sayfa… Yurtlarda büyüyen ünlüler anlattıR= 30; Örneğin sanatçı Doğuş: “Erkek olmama rağmen çok kötü şeyler yaşadım.= ”
Ve t&= uuml;m gazetelerde ve televizyonda, Gazinocular Kralı Fahrettin ASLAN’ın muhteşem cenaze töreni…
Ve ünlü sanatçılarımızdan (!) inciler… “Çok sertti, bizi döverdi ama bunu iyiliğimiz için yapardı.”
Ve ay= nı gün birçok köşe yazarı, Fahrettin ASLAN’ın dayak öykülerini anlatıyor. Demek ki day= ak yerine göre tatlı bir anı olarak da hatırlanabiliyor.= p>
H&uum= l;rriyetin spor sayfası, “Filede müthiş iddia…= i>” Voleybol milli takımı es= ki hocası, “Başkan emir verdi, yenildik.”
Ve so= n bir aydır yazılı ve sözlü basının gündeminden düşmeyen Gamze ÖZÇELİK ve Gökhan DEMİRKOL skandalı… Ve gazetede büyük puntolarla bir haber: “Savcı, tanıda yardımc= 305; olmak amacıyla Gökhan DEMİRKOL’un cinsel organının fotografını istemesi. Ancak avukatın= 5;n insan haklarına aykırı diye itirazı ve sadece slip ile fotoğrafının çekilebilmesi.” Yine ayn= 305; gazetede 3,5 yıl önce R.D. adlı zanlının cinsel organının zorla fotoğrafının çekilmesi, anc= ak fotoğrafa bakılarak yapılan yanlış tanı neden= iyle 82 gün haksız yer cezaevinde yatışı…
Ve bir Rektöre kelepçe vuruluşu… Aynı gün Sabah Gazetesi: Rektörü şikayet eden bir başka profesör… Ve bir başka ifadeye göre, rektörün diğer profesörleri gizlice izlettirmesi ve profesörler için tuttuğu gizli dosyalar…
Ve ga= zetenin küçücük bir köşesi: “PROF. ÖZGÜÇ VEFAT ETTİ”
Eski = Ankara Üniversite Rektörü Profesör Tahsin ÖZGÜ&Ccedi= l;. Dünyanın pek çok üniversitesinde konferans veren ÖZGÜÇ, Princeton, Saarlandes ve Münih üniversitelerinin yanı sıra Metropolitan Museum of Art’= ;ta misafir ve araştırmacı profesör olarak görev aldı. Yurtiçi ve yurtdışında çok sayı= ;da bilim kurulunda üyelikleri bulunan ÖZGÜÇ’e yurtdışındaki pek çok üniversite tarafından onur doktorası verilmişti.
Yorum= u size bırakıyorum... Sanatçılardaki ve profesörlerdeki dayanışma farkı... Ben bir sanatçıyı uçakta, ekonomi sınıfında uçarken görmedim. Ve bilir misiniz ki,= bir başka şehre görevle giden öğretim üyesinin görevlendirilmesi, otobüsle gidiş-gelişe göre hesap edilir. Örneğin, Ankara’ya görevlendirilen bir profesörün yol parası ve kalışı için takdir edilen para, sadece 200-YTL.’dir. Ve öğretim üyeli= 87;i bu kadar ucuz olmamalı. Her şeyden önce üniversiteler k= endi öğretim üyelerine sahip çıkmalı ve hak ettikleri saygınlığı lafla değil, eylemleri ile göstermeli.
Say= 305;n Fahrettin ASLAN’ı yakın arkadaşı, çok sevdiğim kardeşim Burhan ORTAK’tan dinledim. Muhteşem = bir insanmış. Burhan’ın notu kıttır, kolay kolay= bu kelimeyi kullanmaz. Ama sertmiş. Ve cenazesinde tüm sanatçılar omuz omuza ve hepsi birbirine sahip. Acaba üniversitelerde de kişiler omuz omuza mı ? Küçük yanlışlıkları kendi araları= nda çözüyorlar mı ? Ve bir öğretim üyesi haksızlığa uğradığında, tıpkı Van’da olduğu gibi sahip çıkıyorlar mı ?= p>
&Cced= il;ok sevdiğim arkadaşım Sayın Tayfun GÜNGÖR’= den bir Sufi deyişi: “Onlar ki düşmanların= 05;n şerrinden korkup, dostlarını ihmal ettiler ve yaranmak için düşmanlarına yalakalık ettiler. Ama düşmanları dost olmadı. Ne yazık ki dostları = da zayıfladı ve kendilerine yardım edecek güçleri kalmadı. Sonunda kendileri de mahvoldu…”
089 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 447 14 – 20 KASIM 2005
Eğitimin
Milliyeti Yoktur…
Bilgi= nerede üretilirse üretilsin ve nerede uygulamaya girerse girsin, baz= 5; küçük istisnalar hariç, sonunda tüm insanlığın hizmetine sunulmuştur. Çevrenize bakın, binlerce teknoloji harikası var ve hemen hemen hiçbirinin patenti ülkemize ait değil. Bu nedenle hepimiz bilgi üretenlere ve üretilen bilgiyi doğru olarak aktaranlara yardım etmeliyiz. Ben Tıp Fakültesine 1960 yılında başladım. O yıllarda Atatürk’ün öncülüğünü yaptığı, birç= ;ok batılı bilim adamının ülkemiz üniversitelerine kazandırılması dolayısıyla ben ve bizim jenerasyon= bu bilim adamlarından ders aldık. Ayrıca bizim sınıft= aki öğrencilerin neredeyse beşte biri yabancı uyruklu idi. İran, Irak, Suriye, Ürdün gibi birçok ülke öğrencisi ile beraber okudum. Ürdünlü bir arkadaşım sonradan ülkesinde Spor Bakanı oldu. Suriyeli= bir arkadaşım Profesör oldu ve her bir diğer arkadaşım ülkelerinde çok önemli noktalara geldi= ler. Davranışlarında kültürümüzün etkisi belirgindi. Çoğu Türkiye’yi ikinci vatanı olarak görüyordu.
Bu arkadaşlarımdan biri İranlı, Owrang DJAHANBAKHCH’tı. 1967 İstanbul Üniversitesi Mezunlar Albümünde Owrang hakkında yazılan notlara baktım. Eğitimine İngiltere’de devam etmek istediğini, insanlığa yalnız hizmet etmek değil, ayrıca onların sevgi zinciri ile bağlanmasına yardım edeceğini ve kendini bilime adayacağını yazıyordu.=
Yıllar sonra Owrang’ı İngiltere’de gördüm. İnanılmaz derecede çalışıyordu. İngiltere’de bir yabancı akademisyen olarak kendinizi kabul ettirmek istiyorsanız, İngiliz meslektaşınızdan en= az beş kat daha fazla çalışmanız gerekir. Arkadaşım böyle yaptı ve kendini akademisyen olarak kab= ul ettirdi. O günlerde tüp bebek yöntemi ile çalışıyordu ve bu yöntem dünyada çok yeniydi. Tüm bilgisini bizlerle paylaştı. Örneğin, Prof. Dr. Timur GÜRGAN ilk bilgileri Prof. Dr. Owrang DJAHANBAKHCH’dan aldı. Prof. Dr. Timur GÜRGAN daha sonra yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada konusun= un yıldızları arasına karıştı ve 2005 yılında dünya tüp bebek kongresinin başkanı olarak, kongreyi ve binlerce bilim adamını Türkiye’de ağırladı. 1980’li yıllarda ilk tüp bebek mer= kezi sadece Ege Üniversitesinde kurulmuştu ve Prof. Dr. Erol TAVMERGEN= ve ekibi ilk Türk Tüp Bebeğini gerçekleştirdi. İkinci merkez İstanbul’da kuruldu. Ancak henüz bu konu= daki bilgi birikimi yeterli değildi. Prof. Dr. Owrang DJAHANBAKHCH İstanbul’a davet edildi ve her ay bir hafta ekibiyle birlikte gelerek, Prof. Dr. Teksen ÇAMLIBEL ile birlikte bu merkezde hem hastalara hizmet etti, hem de ben dahil birçok bilim adamın= 5;n eğitimine katkıda bulundu. İstanbul’da kaldığı sürece hakkına düşen kazancı= ;, Londra’da çalıştığı üniversitenin araştırma fonuna bağışladı. Yani yıllığımızda yazıldığı gibi, emeğini esirgemeksizin, hem ikinci vatanına hizmet etti, hem de gelirini araştırma fonuna bağışlayarak bilime ve insanlığa katkıda bulundu. Her davet ettiğimizde Adana’ya geldi. Kendisini 20-22 Mart 2003 tarihinde Adana’da düzenlediğimiz 3. Uluslararası Genel Tıp Öğre= nci Kongresine (TurkMSIC) davet ettik. Yol parası dahil, tüm masraf= 305; kendisi ödedi ve kendisine masrafları için ayırdığımız bedeli öğrenciler için kullanmamızı istedi.
T&uum= l;rkiye’ye her gelişinde mutlaka birkaç defa et haşlama, karnıyarık ve ciğer sarması yemek için, öğrencilik günlerinde gittiği lokantaya gider. Türkiye’den ayrılmadan bir gün önce de Çiçek Pasajı’na gider, köy yumurtası, kaz eti ve taze sebze alır. Hatta bir gün gümrükte, memur kendisine bunlar İngiltere’de yok mu dediğinde, “Sen bunları bir kere tat, ömür boyu özlersin.” demiştir.
Bug&u= uml;nlerde kliniğimizde Tüp Bebek Merkezini yeniden açıyoruz. Kendisinin ve kliniğinin bizimle beraber olacağını söyledi. Bu da bize büyük cesaret verdi.
L&uum= l;tfen üniversitelerimizin kapısını tüm dünya bilim adamları ve öğrencilerine açalım. Eğitimin = asla milliyeti yoktur. İnsanlar eğitildikleri kurumu ikinci yuvası olarak kabul eder. Okuduğu liseyle, mezun olduğu üniversitey= le gururlanmayan kimse yoktur. İngiltere’nin en saygın bilim adamlarının yeni yayınladığı, “Kadı= ;n Hastalıkları ve Doğum” ile ilgili kitapta Prof. Dr. Ow= rang DJAHANBAKHCH’ı editör olarak gördüğümde, kendim, üniversitem, hatta ülkem adına çok sevindim. Bilir misiniz ki, at yarışlarında kazanan at’ın sahibine, jokeyine ödül verirler. Ve bir başka ödü= l de at’ın yetiştirildiği, hara ve yetiştiricisine verilir.
Ü= ;niversitelerin başarısı, eğittikleri öğrencilerin başarılarıyla değerlendirilmelidir ve bunu değerlendiren bağımsız kuruluşlar olmalıd= 5;r. Günümüzde bu tip kurumlar vardır ve her yıl dü= ;nya üniversitelerini belli bir sıraya sokarlar ve üniversiteleri= miz ilk sıralarda yer almak için yarışmalıdır. Nasıl uluslararası düzeyde başarılı olmak için, futbol kulüpleri hiçbir konuda milliyet ve sınır tanımıyorsa, bilim yuvaları da bunu yapmalıdır. Shalke 04- Fenerbahçe maçında, Fenerbahçe’nin Alman olan teknik direktörü Daum’un, bir Alman takımı ile mücadele eden Fenerbahçe ile nasıl bütünleştiğini ve yenildiğimizde mimiklerini gördük. Fenerbahçelilik kimliği, Alman kimliğinin önüne geçmişti. B= iz de dünyada birçok kişiye değişik üniversitelerimizin kimliğini verelim.
090 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 448 21 – 27 KASIM 2005
Atlar ve
Balkaroğlu…
Bu ha= fta at’lardan söz etmek istiyorum… Adana hipodromu neşelendi. Hepimizin at yetiştiricilerini ve at sahiplerini desteklememiz laz= 5;m. Adana bu konuda Türkiye’nin öncülerinden ve Türki= ye Jokey Kulübünde ağırlığı olan bir il. = p>
Bilin= diği gibi dünyanın en iyi atları ‘Arap’ ve ‘Türkmen’ atlarıdır. Ve at bizler için kutsaldır. “At, Avrat, Silah…”= Peki bu İngiliz atlar= 305; nereden çıktı ? &nbs= p; Aslında ‘İngiliz Atı’ diye bir at yok. Bu tür atların asıl adı, “Through Breed”. Haçlı Seferleri sırasında Anadolu’da yenilip, perişan halde geriye dönen Haçlılar, yenilgilerinin nedeninde yöre atlarını sorumlu tutmuşlardır. Haçlılar= 5;n atları güçlü ama hantaldı. Zira zırh ve ağır silahlara bürünmüş Haçlılar&= #305; ancak bu tür atlar taşıyabiliyordu. Arap ve Türkmen atları daha kıvrak olduğundan, süvarileri daha rahat ha= reket ediyor ve kolayca vurup kaçabiliyordu. Bunun üzerine İngilizler kıvrak at yetiştirme kararı aldılar ve = iyi at yetiştiricilerine ödüller verdiler. Bu amaçla Arap= ve Türkmen atlarından oluşan belli sayıda aygır ve kaliteli kısrakları çiftleştirdiler. Bugün İngiliz atı adı verilen tüm safkan atların orijinl= eri, yani anne ve babaları bu atlardan birisidir.
&Cced= il;ok sevdiğim ağabeyim Sayın Sadık ELİYEŞİL, = bir gün bana bu atlarla ilgili şöyle bir öykü anlatmıştı: ‘At yetiştiricisi bir İngiliz Kont’u, Paris’te eşiyle birlikte faytona biner. Eşi faytondaki at= 305; çok beğenir ve kocasına atı satın almasın= 305; söyler. Kocası güler ve “Bu araba atı, bizde ne= ler var.” der. Karısının ısrarına dayanamayan Kont, atı satın alır ve “Deneme Aygırı= ” *** olarak kullanm= aya karar verir. ***DENEME AYGIRI= NIN HARADAKİ GÖREVİ ŞUDUR : Kısraklar sadece yumurtlama zamanı çiftleşir. Kısrak sahibi, atının çiftleşeceği aygıra para öder. Bir çiftleşmesi 1.000.000-$ eden atlar vardır. Bu nedenle kısrağın çiftleşme zamanında olduğunu anlamak için, seyis kısrağın yanına deneme aygırını getirir. Eğer dişi at arzuluyorsa, seyis deneme aygırını çeker ve yerine gerçek pahal= 305; aygırı getirir. Hep deneme aygırı olarak kullanılan kontesin atı, bir gün bu haksız tutuma isyan eder, seyisin elinden kurtulur ve kısrakla çiftleşir. Seyis neredeyse hırsından atın pipisini kesecekken eline yapışırlar, “= Aman o kontesin kıymetli atı= .” diyerek zorla yatıştırırlar. Bu kısraktan, bu ilişki sonucu öyle bir tay doğar ki, bugüne kadar hiçbir at, o atın rekorunu kıramamıştır ve İngiltere’de o atın heykeli dikilmiştir. Daha sonra araştırırlar, aygırın İspanyol Kralın= 05;n Fransa Kralına hediye ettiği iyi cins bir at olduğu ve belli yaşa geldiği için satılıp bir faytoncunun eline düştüğü öğrenilir.’
Sad= 305;k ağabeyden dinlediğim bu tatlı öyküler, zaten içimde var olan at sevgimi daha da artırdı. Ve 1980’= li yıllarda kardeşim Sayın Demir KARAHAN’la (GÖRGÜN) ortak bir at aldık. İsmi “Blue Star” dı ve bir de yarış kazandık. Secere= si çok iyi olan bu atın anne olmasını istedik. Sadık ağabey ücretsiz, önce “Karayel” sonr= a da “Toraman” ile çiftleştirdi. Onbir ay bekledikten sonra taylarımız oldu. Ancak ikisini de doğumdan hemen sonra kaybettik.
Evim = atla ilgili her türlü kıymetli aksesuar ve tablolarla süslü. Bir gün sevgili kardeşim Sayın Nusret BALKAROĞLU’ndan, şampiyon atlarından birisinin resmini= ve şampiyon olduğunda kullandığı herhangi bir aksesuarını istedim. Ertesi sabah beni Adana Atlı Spor Kulübünden aradılar. Sevgili Kardeşim Nusret BALKAROĞLU bana en sevdiği atı “Çerkezbey= 221;i hediye olarak göndermişti.
At se= vgisi başka bir şey. Nusret, ne zaman bir sıkıntısı olsa ata biner ve sıkıntıları hemen dağıl= 5;r. At, üstüne binen kişiyle bütünleşir. Bu neden= le, “At sahibine göre kişner.”, “At binenin, kılıç kuşananındır.” gibi deyimler, at için tam yerine oturur. Ve at bizler için, tüm= tarih boyu her şey olmuştur. Tabi şimdi lüks arabalar atı= ;n yerini aldı. Ama bu deyim sadece yolculuk için. Atın kalbi= mizdeki yerini hiçbir şey dolduramaz.
Bir g=
ün
Nusret’e, “Peki Toyota da mı dolduramaz ?”
dedim. Nusret Türkiye’deki en güçlü Toyotasa
Bayilerinden biri. Bana, “Abi, değil Toyota bayiliği, =
Toyota
fabrikasını bağışlasalar, atın yerini doldurm=
az.”
dedi.
091 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 449 28 KASIM – 04 ARALIK 2005
Teşekk&u=
uml;r
Sayın Aytaç DURAK…
18 = 211; 20 Kasım 2005...
“I. ÇUKUROVA BÖLGESİ Ü=
;REME
ENDOKRİNOLOJİSİ ENDOSKOPİ ve ADÖLESAN
KONGRESİ”
Ülkemizin konularında en büyük kadın
doğum uzmanları ve ayrıca Yale Üniversitesinden (Amerik=
a)
Prof. Dr. Aydın ARICI ve dünyada yepyeni bir cerrahi
akımının öncüsü ve başkanı Prof. Dr.
Michael STARK (Berlin) Adana’da… Muhteşem bir kongre oldu. Prof. Dr. Michael STARK, başta
Rektörümüz Sayın Prof. Dr. Alper AKINOĞLU, Dekan
Vekilimiz Sayın Prof. Dr. Figen DORAN ve Uluslararası
İlişkiler Başkanı Sayın Prof. Dr. Erbuğ
KESKİN’in yaklaşımı olmak üzere, Üniver=
site
Kampüsü ve Balcalı Hastanesinin etkisinde kaldı. Daha s=
onra
kongrede Türk Hekimlerinin konularına hakimiyeti, performanslar=
305;
ve katılımcıların ilgisini gördükten sonra,
kibarca yanıma geldi ve bizden yeni Avrupa Cerrahi Akademisinin
eğitim hastanelerinden biri olmamızı önermedi (!) ve büyük bir heyeca=
nla,
“Kabul etmemizi…” istedi. Ben de kendisine,
ülkemizde en az bir bu kadar daha mükemmel hekim olduğunu, a=
ncak
okul mevsimi ve yıl sonu nedeniyle davet edemediğimizi söyle=
dim.
Buradan konuşmacılara ve katılımcılara sonsuz
teşekkür ederim. Ayrıca kongreyi düzenleyen kurum ö=
;yle
bir performans gösterdi ki yine Prof. Dr. Michael STARK, Avrupa’=
dan
çok daha ileride olduğumuzu ifade etti ve birincisi Ocak
2006’da Berlin’de yapılacak olan “Dünya
Kongresinin” ikincisinin 2007 yılında ülkemizde
yapılmasına karar verdi. Bu şu demek, en az 5 ile 7 bin
arasında, dünyanın her yerinden hekim ülkemize gelecek.
Bunun ülkemiz için ne anlama geleceğinin takdirini size
bırakıyorum. Üniversitemle ve Adana’da kongrenin
yapıldığı kurumla gururlandım.
21 Kasım 2005, Pazartesi…
Kongrenin bitiminden 14 saat sonra…
Belediye Başkanımız Sayın Aytaç
DURAK’tan bir telefon aldım. Rektörümüzün,
kongrenin başarısını kendisine
anlattığını, Adana adına çok mutlu
olduğunu söyleyip, teşekkür etti. Ne kadar mutlu
olduğumu anlatacak kelime bulamıyorum. Daha 10 dakika
geçmeden, bu kez Sayın Cavit KAVAK ve sayamayacağım k=
adar
kişi, hatta bu muhteşem doktorların geldiğini duyup,
kongreye doktor gibi yavaşca katılıp etkilenen hastalar bile
aradı.
Kliniğimizdeki tüm öğretim üyeleri, asista=
ndan
sekretere kadar, önlerinde saygı ile eğildiğim
kliniğimiz ekibi, çok çalıştı. Kadın
Hastalıkları ve Doğum Kliniği büyük bir
heyecanla, en az özel hastanelerde göreceğiniz ihtimamla ve
muhteşem bilgi birikimiyle sizlere hizmet vermeye devam edecek ve
günümüzdeki kurumlar arası hizmet yarışı=
nda
en ön sıraya geçecek. =
Buna inanın… Ekip ruhumuz, hizmeti bir lütuf
olarak değil, kadınların hak ettiğinin bilincinde,
görev olarak yapacak. Yenilenen kliniğimiz, içindeki t&uum=
l;m
branşlarda, güler yüzlü sekreter ve hemşireleriyle
hizmetinizde olacak. Bize güvenin…
Bunları neden yazdım ?
Ülkemizin potansiyeli çok güçlü. Bu
organizasyonda da görüldüğü gibi kurumlar aras=
5;
iyi ilişki, başarının sırrı. Bir Belediye
Reisinin takdiri, seçilmiş bir kişi olduğundan, benim
gözümde Adana Halkının düşüncesidir ve bu
hizmet bilincimizi, ummadığınız kadar
güçlendirmiştir. Gözlerinizi kapatıp
düşünün… Herhangi birinizin
çalışmasının, tüm Adana Halkınca
beğenilmesi ne anlama gelir ? &n=
bsp;
Kliniğimiz ekibinde de aynı anlama geldi.
Ç.Ü.T.F.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Böl=
ümleri
Perinatoloji
Jinekolojik Onkoloji
Genel Jinekoloji
Ürojinekoloji
Menopoz
Geriatrik Jinekoloji
Adolesan Jinekoloji
Tüp Bebek Merkezi
Rekonstrüktif Jinekoloji
Terminal Kanser Hastasına Yaklaşım
Ç.Ü.T.F.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Kurslar&=
#305;
Menopoz Hasta Okulu
Lamaze Yöntemi ile Doğuma Hazırlık ve Doğu=
m
Ç.Ü.T.F.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Personel=
i
Prof. Dr. Oktay KADAYIFÇI
Prof. Dr. İsmet KÖKER
Prof. Dr. Mehmet Turan ÇETİN
Prof. Dr. Fatma Tuncay ÖZGÜNEN
Prof. Dr. Aytekin ALTINTAŞ
Prof. Dr. Mehmet Ali VARDAR
Prof. Dr. İ. Cüneyt EVRÜKE
Doç. Dr. Yılmaz ATAY
Doç. Dr. S. Cansun DEMİR
Yrd. Doç. Dr. Levent TOKSÖZ
Yrd. Doç. Dr. İbrahim Ferhat ÜRÜNSAK
Uzm. Dr. Barış GÜZEL
Öğr. Gör. Dr. Selim BÜYÜKKURT
Dr. Handan Özge (GÜZEL) AĞAR
Dr. Sedat KIZILTEPE
Dr. Etibar EMİNOV
Dr. Svetlena KULİYEVA
Dr. Ramazan Ali KILINÇ
Dr. Ebru ÜNAL
Dr. Necdet ÖZBİLEN
Dr. Hale ERBAŞ
Dr. Meliz ONBAŞIOĞLU
Dr. Burcu ÖZBAKIR
Dr. Mete SUCU
Dr. Çiğdem AĞCABAY
Dr. Eren DOĞAN
Uzm. Bio. Safiye TAĞA
Uzm. Bio Hülya LAVENTERLER
Hem. Melek TEMİZ
Hem. Handan ERKOVAN
Hem. İrcihan NALBANT
Hem. Nilgün YALIN
Hem. Süreyya ADSON
Hem. Nuran KÖKMEN
Hem. Serpil ÖZEL
Hem. Ebru GÖZÜYEŞİL
Hem. Zübeyde KARA
Hem. Ayşe ERCAN
Hem. Emine AKDAY
Hem. Nilgün YILDIZ
Hem. Hasibe YILDIZ
Hem. Zeliha ERDOĞAN
Hem. Sevca KOPARAN
Hem. Nurhan YILDIZ
Hem. Dilek ANER
Hem. Hülya KILIÇ
Hem. Suna BOZKURTÜ
Hem. Hatice DURGUN
Hem. Hüsne KELEŞ
Hem. Emek KIROĞLU
Hem. Sultan ÖZEN
Hem. Arzu KÜLTÜR
Hem. Evren ASLANER
Hem. Selen SOYDAN
Hem. Nuran YÜCEL
Hem. Aynur BEKİROĞLU
Hem. Zeycan KANDİL
Hem. Şengül POLAT
Skr. Ümray ÇAKIT
Skr. Nurcan CANIHOŞ
Skr. Beklem ÖZSİPAHİ
Skr. Oya IŞIKTAN
Skr. Gülay Zeliha KOLAŞIN
Skr. Semra AYDIN
Skr. Hürü KAZAN
Skr. Ülkü AYDIN
Skr. Hatice ÖYLÜ
Skr. Şenay KUZKAYA
Pers. Elif ÖZDER
Pers. Zeynep ÖZCAN
Pers. Canan ARSLAN
Pers. Baniye POMAK
Pers. Rahime TAPAN
Pers. Nihal YÜZER
Pers. Meryem SAKARKAYA
Pers. Hatice ÇİÇEK
Pers. Gülcan KÜNGÜR
Pers. Ganimet KIVRAK
Pers. Tenzile KARATAŞ
Pers. Sultan ATICI
Pers. Remziye DAĞ
Pers. Aytül ORUÇ
Pers. Süleyman GÜDEL
Pers. Sibel ÇULLU
Pers. Tevfik BAŞPINAR
Pers. Hülya KOÇER
Pers. Sevgi ALTAN
Pers. Elif DEMİR
Pers. Emine AĞCA
Pers. Elif DOĞAN
Pers. Esma ALICI
Pers. Aylin ÖZDEMİR
Pers. Özlem KILINÇ
Pers. Şahsenem BEZE
Pers. Yurdagül PEHLİVAN
Pers. Ümmühan ÇALIK
Pers.Rahime ÇETİN
Pers. Miyase AKÇADAĞ
092 SES GAZET=
ESİ
YIL 10 SAYI 450 05 – 11 ARALIK 2005
Bakan Eşi
Olmak…
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Bildiğiniz
gibi ben doktorum. Eğer kliniğimiz polikliniğine gelirseniz,
kadınlarımızın hemen hemen tamamının, Say=
5;n
Bakanımız Binali YILDIRIM’ın eşi Semiha YILDIRIM =
gibi
giyindiğini görürsünüz. Yalnız giyinmek
değil, yüz ifadeleri de aşağı-yukarı
aynıdır ve bu tür kadınlarımızın oran=
05;
toplumumuzun en az % 80’idir. Toplumun diğer kesimi bu
kadınlara değişmez sınırlar getirmiştir.
Örneğin, böyle bir kişinin kızı Galatasaray
Lisesi’ni kazandığında veya oğlu, öteki kesi=
mden
birinin kızıyla evlendiğinde veya bakan karısı
olduğunda dehşete düşerler. Bu kadınlar
hanımefendilerin günlük konuşmalarının ana
konusudur. Üstelik bu sohbetler her iki durumda da paparazilerin
gözbebeği mekanlardan ! birinde yapılır. Bu kişiler
bir resimden o tarz bir kadının tüm hayatını okuya=
bilirler.
Aslında resim olmasa bile okurlar. Çünkü bu tür
kadınlarımıza yakıştırılmış, d=
ogma
bir statü vardır ve hiçbir şekilde bu statüy&uum=
l;
aşmalarını hoşgörü ile karşılanmaz.
Onlar hayal kuramaz, aşık bile olamazlar. Resimdeki gibi kıy=
afet
içinde bakan karısı gördüklerinde gülerler =
de.
Aynı kadını resimdeki böyle bir kıyafet içi=
nde
cepheye, kucaklarındaki kundak içinde bebek yerine cephane
taşırken gördüklerinde, şiirler yazarlar.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Herhangi
bir bakanımız, Anadolu’nun küçük bir
kasabasından çıkmış, eğitimini tamamlad=
5;ktan
sonra, o devirde çoğu kişinin yaptığı gibi
görücü usulü, ailesinin istediği bir
öğretmen kızla evlenmiş olsaydı ve geçen
süre içerisinde para kazanıp, yavaş yavaş ö=
teki
Türkiye’nin kapısını aralayıp içeriye
girseydi ve o sosyetik mekanlarda ! tanıdığı
batılı ! bir genç hanımla tanışsaydı,
sonra karısını boşayıp onunla evlense ve sonra bak=
an
olsaydı, hiç kimse ilk karısı için böyle
hüzün duymaz, hatta “Ehhh, O’da
değişeydi.” diye kusur bile bulurlar. Parlementomuz
böyle örneklerle doludur. Sayın eski Başbakanım=
05;z
rahmetli Turgut ÖZAL bile böyle bir evlilik yapmışt=
5;
ve bunu kimse yadırgamamıştı. Eğer Sayın Semi=
ha
YILDIRIM, o günkü kısa toplantıda eşiyle beraber
olsaydı, politik konuşmalara aktif olarak katılsaydı ve
gereğinde itiraz, gereğinde de önerilerde bulunsaydı, bu
kez de bakanlık iki başlı, bizi bakan mı yoksa
karısı mi yönetiyor diye yakınırdık. Sayı=
;n
Semiha YILDIRIM’ın resmi şöyle de okunabilir. “Hanım
hanımcık bir köşeye oturmuş, eşini ve eş=
inin
arkadaşlarının rahat hareket etmeleri için serbest
bırakmış… Ne anlayışlı kadın…=
;”
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Zira
törelerimizde kadın, bir sürü erkek arasında tek
başına oturuyorsa, erkekler huzursuz olur ve ne
yapacaklarını şaşırır, konuşurken bile
kelime bulmakta güçlük çekerler. Güya Sayı=
;n
Semiha Hanım ve onun gibi kadınlarımıza, arkasında
olduğumuzu göstermek için, yaptığımız
acımasızca yargısız infazı
düşünün…
Zannederim ki Semiha Hanım ilk günden günümü=
;ze
uyku uyumuyordur. Üzülüyor, ağlıyordur…
Muhtemelen bakan eşi olarak
yakıştırılmadığından depresyondadır.
Resimdeki başörtüsü türban değil. Annelerimiz=
in
ki gibi…
Başörtüsünü çıkarsa, biraz maky=
aj
yapsa ve Paris’ten şöööylee bir giyinse, bu kez d=
e bu
hanımefendiyi, giysilerini üzerinde taşıyamıyor di=
ye
tii’ye alırdı öteki Türkiye’nin
hanımefendileri.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Sayın
Binali YILDIRIM’ın çocukları var mı, bilmiyorum
? Eğer var ise onlar=
5;
izleyin. Bugün modern kıyafetli kişilerin çoğunun
annesini düşünün… Çocuklarını
Atatürkçü yetiştiriyorsa, abartısız
gerçek batılı gibi davranıyor ve giyiniyorsa ve
birkaç zamandır hakkında yazılanları
hoşgörü ile karşılayıp, yeise
kapılmıyor ve küçük dersler alıyorsa takdir
edin. Eğer aksi ise a zaman yeise kapılın ve tenkit edin.
T=
ürk
halkı, bir kişinin yanında eşi varsa rahat hareket etme=
z.
Bafra’lı, babamın arkadaşı gerçek bir
delikanlı vardı. Gazibey’li Bekir… Ondan duyduğum
bir öyküyü anlatacağım.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Bir
gün kuş dilinden anlayan Hazreti Süleyman, tüm
hayvanların liderlerini sarayına çağırır.
Bütün hayvanların kralları gelir, karıncaların
kralı gelmez. Sadrazamını çağırır ve
karıncaların kralının neden gelmediğini sorar.
Sadrazamda, “Efendim… Karıncaların kralına gittiğimizd=
e,
birden kükredi… Süleyman’da kim oluyormuş beni
ayağına çağırır ? Bir diyeceği varsa, kendi
gelsin…” dedi der. Hazreti Süleyman, “Bunları
söylerken karısı yanında mıydı ?̶=
1; diye
sorar. Sadrazam, “Evet. Nereden bildiniz ?”
der. Hazreti Süleyman ye=
rinden
kalkar, “Öyleyse gideceğiz.” der.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Gazibey’li
Bekir bu hikayeyi anlattıktan sonra bana döndü ve “Gerçek
bir delikanlı, hiçbir erkeğin fiyakasını eş=
inin
yanında bozmaz.” dedi.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Belki
de Sayın Semiha Hanım eşini herkesle eşit şartta
konuşsun diye serbest bırakmıştır.
093 SES GAZET=
ESİ
YIL 11 SAYI 451 19 – 25 ARALIK 2005
G. W. F. HEGE=
L…
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; İnsanlar
ne kadar bilge olursa olsun, eğer bilgi deniz ise en çok bilen =
bir
kova kadar bilir. Birkaç konuda otorite olan kişilerin dahi
bilgileri, zamana dayanabildiği sürece doğrudur. Bu söz
büyük filozof G. W. F. HEGEL’e aittir. Ve yine aynı
kişilerin bir konuda söyledikleri doğru ise, diğer
konularda da söyledikleri doğrudur diye
düşünülemez. 18. yüzyılın ikinci
yarısında yaşamış G. W. F. HEGEL’in bazı
konular hariç, örneğin kadınlar konusundaki
düşüncesi, diğer düşüncelerine büy&=
uuml;k
bir oranda katılırım. Bu düşüncelerden biri d=
e,
belki de en önemlisi, dialektik’dir. Hegel’e göre bir
bilginin üç aşaması vardır; tez, antitez,
sentez. Sonra yine senteze
karşı antitez gelişir ve bu böyle sürer gider.
Düşünün, herhangi bir kimse bir konuda fikir yür&u=
uml;ttüğünde,
çevresindeki kişilerin tamamında bu
görüşün tam aksi bir düşünce doğar.
Sonunda ortada bir yerde birleşilir.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Hegel’in
düşüncesine göre, kadınlarla erkekler arasınd=
a,
bitkilerle hayvanlar arasındaki kadar büyük fark vardır.
Yine Hegel’e göre, eğer devleti kadınlar yönetirs=
e,
devlet batar. Çünkü, kadınlar evrensel doğrulara
göre değil, o günkü eğilim ve görüş=
lere
göre karar verirler. Bir çok sosyal bilimci ve filozof’a
göre Hegel’in bu görüşü büyük tepki
toplamış ve kadın hakları için ciddi çal&=
#305;şmalar
başlatmıştır. Ve belki de kadın-erkek
eşitliği gerçeği bu iki zıt görüş
arasındaki gerilim sonucudur.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Bunları
niye yazdım biliyor musunuz ?
Ben ortaokul ve lisede öğrenci iken hemen herkes kravat ta=
kar,
gençler dahi okula şapkalı ve bir çeşit
üniforma ile giderdik. Hemen herkes bakımlı ve
abartısızdı. O günlerde ben Bafra’da olmama
karşın, türbanlı ve çarşaflı kimseye
rastlamazdım. Sadece tütünde çalışmaya giden
kadınlar, kış günleri başlarına yünden
yapılmış bir şal örterdi. O günlerde ‘Pazar’
adlı magazin dergisi hariç, yazılı basında da
hanımlar bu günkü kadar dekolte değildi. Hiç
unutmam, İstanbul Dolmabahçe stadyumunda oturulacak yerler
taştı ve satıcılar eski ‘Pazar’ dergilerini
seyirciler otursun diye satar ve şöyle
bağırırlardı: “Hem oku, hem altına ser abi…=
;”
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Bugün
hangi gazete ve dergiyi alırsak alalım, hanımları
çok dekolte giysi ve pozlar içinde görüyoruz. Bunu
yadırgamıyorum.
Hegel’e göre, şimdiki zamanın doğrusu bu.
Ancak merak ettiğim, aşırı kapanan kadınların=
bir
kısmı simge olarak türban takıyor ve bir kısmı=
; da
bu açıklığa tepki, yani antitez olarak mı bir
içgüdüyle kapanıyor ? Bunu bilemiyorum. Tabii psikolog ve sosyologlar bunun
cevabını çok daha akıllıca verecektir. Ben sadece
olaya dialektik açıdan baktım. Bunun doğrusunu
bulabilecek bilgi birikiminde değilim.
<= span style=3D'mso-tab-count:1'> &= nbsp; Bu ülke ve ülke insanlarını seven bir kişi olarak tüm dileğim, bu tez ve antitez arasındaki gerilim, ça= buk dengelensin ve hepimiz tekrar orta yolda kucaklaşalım. Örtünmek de açılmak da tıpkı ibadet gibi gi= zli olsun. Gösteriş için değil, inanıldığ&= #305; için yapılsın.
<= o:p>
094 SES GAZET=
ESİ
YIL 11 SAYI 452 26 ARALIK 2005 – 01 OCAK 2006
Sayın A&=
#286;AR,
Gümbür Gümbür Geliyor …
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Teksas’da,
bir çiftçinin eşi hamile… Doktora şart
koşar: “Doğacak çocuk hem erkek olsun hem de çiftç=
;i
olsun.” Doğ=
;um
olur, çiftçi doktora, “Ne oldu ?” diye sorar. Doktor, “Gözün aydın&=
#8230;
Oğlun oldu.” der. Çiftçi, “Peki,
çiftçi de oldu mu ?” diye sorunca, doktor, “Daha sonra söylerim.=
i>”
der. Ve ertesi gün doktor, babaya, “Gözün aydın,
çiftçi de oldu.” Ebe merak içinde doktora, &=
#8220;Hadi
erkek olduğunu anlamak kolay. Çiftçi olduğunu
nasıl anladınız ?” diye sorunca, “Doğduğundan
beri ağlıyor. Başka ne olabilir ki ?”
cevabını alır.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Çiftçilik
gerçekten zor. Hep eli yüreğinde, doğal koşullara
bağlı olmak bir dereceye kadar kabul edilebilir ama,
hükümet politikasının çiftçiye
karşı kaygısızlığını kabul etmek
çok zor ve çiftçi hep ihmal edildi. Örneğin,=
bir
önceki sezon, çiftçi hemen her mahsulde zarar etti ve bu
sene de ne yapacağını şaşırmış duru=
mda.
‘Pamuk’ ve ‘Mısır’da daha prim
miktarları açıklanmadı. Oysaki çiftçinin
ekeceği ürüne göre tarlasını
hazırlaması, tohum ve gübresini temin etmesi gerek. Hemen he=
men
tüm ülkelerde devlet, çok önceden tarım
politikasını belirler ve çiftçi ona göre tedbir
alır. Kısacası, bu sene çiftçi ağlayam=
05;yor
bile. Yani ağlamaya ne gücü kaldı ne de ağlamayla =
elde
edecek ümidi.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Adana
ülkemizde çiftçiliği en bilinçli yapan
yörelerden biri ve çiftçi perişan.
Geçmişten bu güne kendisine sadece bugün Doğru Y=
ol
Partisinin geçmişini oluşturan siyasi kuruluşlar d=
05;şında
yardım eden olmamış. Ve hangi çiftçi ile
konuştuysam, ümidini Sayın Mehmet AĞAR’a
bağlamış. Tabi eğer DYP iktidar olana kadar ölmez
sağ kalırsa. Başka sektörleri bilmiyorum, ama
köylü ve çiftçinin hakim olduğu yörelerde=
DYP
gümbür gümbür geliyor. Umarım DYP, tabanından
tavanına, kendinden önce halka hizmeti yaşam tarzı kabul
etmiş ve konusuna hakim bilge kişileri aday gösterir de,
Adanalının hayali gerçek olur.
<=
span
style=3D'mso-tab-count:1'> &=
nbsp; Çiftçi
sorunlarına bilimsel ve iyi niyetle eğilen bir de Sayın Murat
KARAYALÇIN’ı gördüm. Ekibiyle Adana
Çiftçiler Birliğine gelip, sorunları tek tek
değerlendirip, akılcı çözüm yolları &o=
uml;nermişti.
Atatürk, “Köylü, milletin efendisidir&=
#8230;”
demişti. Eğer partiler,
Atatürkçülüğünü kanıtlamak istiyo=
rsa,
boş lafları bıraksınlar, Atatürk’ün bu
görüşüne saygı duysunlar ve çiftçiyi
gözardı etmesinler.