![]() |
|
![]() |
|
|
ALİ AKBAŞ'TA SILA HASRETİ[1]
1. GİRİŞ
Ali Akbaş, Türkiye'de hayli zamandır işleyeduran entellektüelleştirme mekanizmasının -tepeden tırnağa- içinden geçtiği halde, Anadolu insanının sıcak, sade, yumuşak yönlerini mizâcının aslî unsurları olarak saklamayı becerebilen ma'rifet erbâbındandır. Şiirleri, iklîmimizden hicret etmemiş bir münevverin ince zevki ve yürek sancısının üzerine kurulmuştur. Bu yazının konusu, bu yürek sancısının sıla hasreti olarak yoğunlaşan tarafı olacak. Şairi sürekli kendine çeken bir yâr-ı dil-ârâ var; ona temayülünün, onu sürekli arayışının kaynaklarını tesbite çalışacağız. Sıla hasreti, şiirimizin en eski ve zengin temalarındandır. Gurbetimiz bitmedikçe dâüssılamız kanamaya devam edecekti: Dün Yemen vardı, her yıl biri kapanıp beşi açılan uzak-yakın cepheler vardı; bugün Almanyalar var... Biz hep göçen bir milletiz! Göçmek, daima gerilerde bir şeyler bırakmak ve ileride ne bulacağını bilememenin sızısını, endişesini çekmek demektir: Ev bark, çoluk çocuk, tarla tapan ve Leylâ geride kalır. Asırlar var ki buna alışmışız. Fakat çağdaş uygarlık düzeyine yaklaştıkça göç de değişti. Gidiyoruz, ruhumuz kalıyor; gidiyoruz, gurûrumuz kalıyor; idrâk-iman-iz'an-irfânımız kalıyor! Göçlerin en kasvetlisi... Bir gün dönecek miyiz; bıraktıklarımızı bulacak mıyız?! Bir tesellî vesilesi olabilir mi, bilemiyorum; bu göçün de bir edebiyatı olacaktı. Toplumu derinden sarsan olaylar, onun en hassas unsuru olan sanatkârı -ister istemez- etkiler. Böyle olmasaydı, millî destanlarımız, ayrı dayanacak özüm kalmadı diyen türkülerimiz meydana gelmezdi.
*** Masal Çağı'nda, bu kahredici göçün derin izleri vardır:
Biz hep atla geçtik Tuna'dan Böyle geçmedik Avrat uşak Biz hiç böyle göçmedik Beyler Utansın Sirkeci'den tren gider Varım yoğum törem gider[2] mısralarında verilen verilen perspektif, bu göçün bir edebiyatı olacaktı hükmümüzü doğrulayan, ihatalı bir kavrayışın eseridir. Burada, yumuşatılmış bir öfke ve teksif edilmiş bir düşünce var: "Tuna'dan böyle geçer, avrat-uşak böyle göçersek, gidenler geri gelmez!" Şair, hicretimizi ve onun eseri olan hicrânımızı veciz bir şekilde anlatmıştır. Gerçi bu şiiri okuyan her bey, kabahati başka beylere transfer edecek, bundan, başka türlü bir edebiyat da doğacaktır! Fakat bu vadide muhtac olduğumuz edebiyatın temeli, hâlisâne duyuş ve düşünüşe sahip bir aydın olan şairin hususî bir yorum ve ince bir zevkle ortaya koyduğu mâzî-hâl kompozisyonudur.
2. Sıla Hasretinin Kaynakları :
2.1. Şahsî / Hissî Sebepler:
Akbaş'ın hasret duyduğı sıla, ilk bakışta köydür: Şırıl şırıl çimdiği çay, çiğdem topladığı yayla, kekik kokulu tarlalar ve bütün güzel hatıralarıyla çocukluk yılları, ondaki köye hasretin muharrik unsurlarıdır. Bunlar köyün güzel yanları; o yılları sihirli bir huzme hâlinde şairin hayâline taşıyan kanatlar... Ağzından bal akan ninesi, erkeğin erkeği babası, özleyip özleyip alışan Elif'i, şimdi yaban olduğu evi-obası ise, bu hasreti katmerleştiren uzaklarda kalmış sevgililerdir; her biri, hemen her şiirinin bir yönünü besler. Köyün güzel hayatı ve çocukluk günlerinin efsanevî havası -ki şairin masal çağı dediği de budur- dışında, şehir hayatı, Anadolu'nun ihmal edilmişliği ve törelerin aşınmışlığı da şairdeki sıla temayülünü körükleyen kurucu unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle büyük şehir, rüyalarımıza bile gürültü, çılgın bir bencillik, bedbinlik karıştırmış, ruhlarımızı kıskaca almıştır:
Hiç sormayın nerde kaldım Her yıl bir diyarda kaldım Bir ifrit ağına düştüm Bir kuş gibi darda kaldım[3] diyen şair, bu kıskacın acısını derinden hissetmiştir. Çimento, harç, beton, demir, kömür.. bir medeniyet heyûlası hâlinde dikiliyor, çalkanıyor, beynimize oturuyor... Fakat büyük şehir, öyle filtrelerin, sun'î rüzgârların temizleyemeyeceği bir kirli havanın sembolüdür aynı zamanda. O hava, niyetlerde ve beyinlerde üreyip yüreğimize inen umumî çözülüşün büyük şehirde odaklanmasının sonucudur. Öyle bir çözülüş ki, adam ölecek, kapı bir komşusundan evvel Hakkâri'deki çocukluk arkadaşı duyacak; çok okutulmuş oğlu bir kenarda beklerken, üç beş saflık emekli cemaati namazını kılacak; ödünç Fâtiha'larla defnedilecek!... Aynı apartmanın aynı katında yıllarca oturdukları halde sevinçleri de, kederleri de dört duvar arasına sıkışan, televizyon ekranına serpiştirilmiş sayısız tanıdıklarıyla yeni bir dünya kuran, kendi kurduğu bu dünyaya mahkûm kalan müdhiş bir tip: Kendi bacağından asılmış bir koyun!... Yüreği yanında olanların bu hâle tahammüllleri ne kadar zor! Şairin yakındığı ifrit ağı, bu ve bunun sayısız uzantılarıdır. Nitekim şair, dört duvar arasından kurtulmak için, Yıkacağım evi-barkı diyor ve Kanat vermezse turnalar / Kolumu kanat ederim mısralarıyla da ifrit ağından kurtulma arzusunun şiddetini ortaya koyuyor. İnsana evini barkını gözden çıkarttıracak kadar bunaltıcı bir hava... Büyük şehirde milyonlar koşuşuyor, milyonlar konuşuyor, kaynaşıyor; buna rağmen insan yalnızdır:
Yalnız sanmayın o dağlı taşlı.. Biz yalnızız, Çoban bizden yoldaşlı![4] mısralarında, durmadan dönen merdivenlere sıkışmış şehir adamının dağa-taşa, kurda-kuşa, geniş ve sakin kırlara, tabiata özlemi anlatılmıştır. Baş döndürücü hengâmenin insan sesini boğmadığı, renk ve râyihayı silmediği bozkıra duyduğu özlem, şairi, zaman zaman, tatlı bir mübalağaya, sevimli bir heyecana da sürüklüyor:
Ah köyüm, baba ocağım Suyun zemzem, taşın elmas..
... Kuşlar geçer katar katar Katılır bende giderim. Kanat vermezse turnalar Kolumu kanat ederim.[5]
Fakat bu şairâne çözüme rağmen, vuslattan pek de ümitli değildir. Zaman hükmünü icra etmiş, köprünün altından nice sular akmıştır:
Ninem nerde, nerde masal, Ağzından bal akardı bal! Benim aslan çocukluğum Yollar ayrıldı hoşça kal![6] kıtası, buruk bir kabulü haber veriyor: Masal çağına giden yollar kapanmıştır. O güzellikler şairi hâlâ çağırıyor; fakat kocalar ölmüş, gençler ise onu tanımaz şimdi!.. Üstelik, yıllardır hasretini çekedurduğu toprağa, töreye yabancılaştığını -tabiî burada umumî bir aydın yabancılaşmasına işaret var- düşünüyor şair ve yıllardır koyup kaldıranlara şöyle sesleniyor:
Orak tutmak, at oynatmak nerede, Bir şeyler koydun, bir şeyler aldın. Kapımızda köpeğimiz tanımaz, Koşturamam kuzuları ardımdan, Dillerince anlaşamam... Yaban oldum artık eve obaya, Türkümü unutturdun!..[7]
Örneklerden de anlaşılacağı gibi, masal çağından bugüne uzanan hatıralar, o günlerin insanda, tabiatte ve beşeri münasebetlerde canlanan güzellikleri ve şimdi sürekli bir burukluk veren gurbet duygusu.. şairi sılaya bağlayan şahsî sebeplerdir. Fakat sanat eseri, yalnızca şahsî duygulardan beslenmez.
2.2. Umumî / Fikrî Sebepler :
Sanatçının duygu ve düşünce dünyasını birbirinden kesin çizgilerle ayıramayız. Özellikle şair, bunları seviyeli ve dengeli olarak birleştirir, kaynaştırı; sağlam bir sentez ortaya koyar. Burada iki ayrı madde hâlinde ele alınışı, değerlendirme kolaylığı sağlayışındandır. Yukarıya aldığımız son örnek, şairin, bütün rahatsızlığına rağmen, meseleye dışarıdan bakabildiğini, yani endazesiz bir direniş psikolojisine kapılmadığını gösteriyor. Aşağıdaki kıta, köyü ve köylüyü bilmeyen, bildiği halde unutan veya moda icabı sözünü etse bile, köyün de, köylünün de gerçek yüzünü tanımayanlara -özellikle diploma sahiplerine- hitap ediyor; onları, köyü tanımaya ve hiç almadan veren köylüyü anlamaya çağırıyor:
Orası sevgiye çorak Yüreğin yanında mı? Ha, ışığı unutma ha Ora gündüz de karanlık! Durma artık Köyümü gör.[8]
Evet, bu da sılaya dönüş arzusudur; fakat tek başına değil! Dönmesi beklenenlerin hepsi, yüreklerini de yanlarına alarak, ışığı unutmadan.. gündüzleri de karanlık olan köylere dönecekler; yıllardır unuttukları veya kendilerine unutturulan türküleri hatırlayacaklar... Şimdi, sıla genişleyip bütün Anadolu olmuş, fikrî muhteva ağırlık kazanmıştır. Fakat Yüreğin yanında mı? Suali o muhtevayı yumuşatıyor, sloganlaşmaktan kurtarıyor. Şairin bir mülâkata verdiği cevapta söylediği :"Dışardaki olaylar ve obje bir etkendir. Muharrik güçtür. Cemiyetiyle aynı havayı teneffüs eden şair bunları dile getirir. Ama konumuz şiirse nelerin anlatıldığından çok, nasıl anlatıldığı önemlidir."[9] sözleri, bu tutumun aynı zamanda bir tarz, bir tavır olarak seçildiğini gösteriyor. Cemiyetle aynı havayı teneffüs etmek... Bu şair için hem külfet, hem de nimettir. Çünkü o havadaki zehri en fazla ciğerlerine çeken de şairdir, birçoklarının devâ zannettiği bu zehri teşhis ve teşhir eden de... Yoksa şair, ihrâc ettiğimiz insanlara karşılık ithâle mecbur belânın derdine düşer de:
Burada ezan var, Orada çan. Her sabah çınlar tepemizde "Uyaaan Uyaan Uyan!" Sirkeci'den tren gider Bir yaldızlı Kur'an gider![10] diye feryad eder miydi? Mahzun hudutların ötesi ile berisi arasındaki keskin çizgiyi, zıtların savaşını görebilir miydi? Fakat zıtların savaşı yalnızca dışarıda değildir artık: Fertlerde davranış ortaklığını temin ve milletin yaşayış üslûbunu tayin eden törelerimiz günden güne aşınmış; zamâne, hayatımızın her safhasında kaba, sorumsuz, bencil, ukalâ.. tecessüm etmiş... Anne partide-çayda, bebekler besmelesiz, tedirgin, yaralı; gelinler yaşmaksız, halaylar durmuş...
Çocuklar sayıklıyor Anneleri çaydadır İffet dilber ninemin Ne olur bir besmele Partidedir çaydadır En kutlu armağanı Sessizlik bir velvele Çözün uçsun bebekler Zamâne gelinleri Sarar kulaklarını Çözün kundaklarını Netti yaşmaklarını[11]
3. Sonuç:
Geniş kadrosuyla mâzî ve özellikle çocukluk günlerinin hususî havası, Ali Akbaş'ın şiirini muhteva yönünden besleyen ana kaynak olarak karşımıza çıkıyor. "Gün olur bir iğde kokusu, dişleri kamaştıran mayhoş bir meyvanın buruk lezzeti bizi kırk yıl öteye götürür. Bütün rengi, kokusu, sevinci ya da hüznüyle tekmil bir an yeniden yaşanır. Geçmişe açılan bir penceredir bu. Bir ânınız gözünüzün önünden şimşek gibi çakar geçer. (...) Ya da tasarlanan yaşanmamış bir meçhulle köprü kurulur. Ad koymak, açıklamak zor ama, ilham da bu türden garip bir duyuş, bir seziş olmalı. İşte biz, yeniyi, hâli izahta, bu enstantanelerden faydalanırız."[12] sözleri, şairin bugünü idrâk ve izahta dünden gelen ihsasları anahtar olarak kullandığının ifadesidir. Ali Akbaş, mâzîyi komple bir o belde hâlinde idrâk etmekle beraber, onun insanımıza asıl şahsiyetini kazandıran duygu-inanç-gelenek örgüsüne daha çok itibar ediyor. Bu, günümüzü de aynı ölçülere göre şekillendirme arzusundan gelse gerektir. Sıla ise bu ölçülerin geçerliliğini kuvvetle sürdürdüğü âsûde ve mûnis bir yer olarak düşünülmüş, en azından öyle kabul edilmiş; bu da şairi, bugünün dağdağasına, karmaşa ve hengâmesine alternatif bulmuş olmak bakımından rahatlatmıştır. Ancak bu kabul, kuru bir nostaljinin eseri değildir. O şiirlerdeki rahat, sıcak ve külfetsiz söyleyişin arkasında, sağlam bir dünya görüşünün, mukayese şuûrunun ve estetik terbiyenin temel kurucu unsur olarak mevcut olduğunu görmek hiç de zor değildir.
[1] Bu yazının başlığı, "Masal Çağı'nda Sıla Hasreti" olarak değiştirilebilirdi. Fakat bu değerlendirme, şairin o tarihe göre ilk ve tek ilk şiir kitabı esas alınarak yapılmış ve Doğuş Edebiyat dergisinin Kasım 1986 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır. [2] Göç, Masal Çağı, Ocak Yayınları, Ankara- 1983, s.12 [3] Masal Çağı, Masal Çağı, s. 68 [4] Çoban Bizden Yoldaşlı; a.e., s.54 [5] Masal Çağı, a.e., s.67, 68 [6] a.ş., a.e., s. 68 [7] Sitem, a.e., s.33 [8] Yüreğin Yanında mı, a.e., s.63 [9] Şair Ali Akbaş'la Bir Sohbet, (Konuşan: Mehmet Naci), Hamle, 21 Mart 1983, Sayı: 11 [10] Göç, Masal Çağı, s.13 [11] Çocuklar Sayıklıyor, a.e., s.19 [12] Bk. 9 numaralı dipnot.
|
|