Halil Dural'dan 19. yüzyıl Ege zeybeklerinin yaşamı
Bize Derler Çakırca
Bize Derler Çakırca, sosyal tarih, sözlü tarih, folklor ve etnografya konusuyla
ilgilenen okuyucuların mutlaka edinmeleri gereken bir çalışma. Bu değerli metni
çevirip yayıma hazırlayarak yazılışından yıllar sonra okuyucuyla buluşturdukları
için Sabri Yetkin'i ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları'nı kutlamak gerek.
LEYLA NEYZİ
Bize Derler Çakırca, emekli öğretmen Halil Dural'ın 1937-55 yılları arasında
yazdığı ve Sabri Yetkin'in tam 42 yıl sonra keşfederek yayıma hazırladığı
değerli bir çalışma. Halil Dural'ın ''Ödemiş Tarihinde Zeybek'' adını verdiği ve
eski Türkçe yazdığı metin, ağırlıklı olarak Kara Süleyman adında, II.
Abdülhamit döneminde ''zeybek yatağı'' olduğu gerekçesiyle sürülen bir
''çarıklı erkan-ı harp'' yaşlının anlatısına dayanarak Batı Anadolu'nun efsanevi
kahramanı Çakırcalı Mehmet Efe'nin (1872- 1911) yaşamöyküsünü anlatıyor.
Yerel tarih alanı
Sabri Yetkin, sunuş yazısında, profesyonel tarihçilerin rağbet etmediği yerel tarih
alanında amatör araştırıcıların önemli çalışmalar yaptığına değinirken,
Halil Dural'ın ''teorisiz, yöntemsiz'' araştırma yaparak çok önemli malzemeyi bir
araya getirdiğini söylüyor. Halil Dural'ın, kitabın ''asıl'' yazarının anlatıcı
Kara Süleyman olduğunu söylerken alçakgönüllü davrandığını da ekliyor. Emekli
öğretmen Dural'ın sosyal bilimlerin alışılmış kalıplarını ve terminolojisini
kullanmaması, bu anlatının zeybek/eşkıyalık konusuna ilişkin bir çözümlemeden
yoksun olduğunu düşündürmemeli. Çünkü bu metin, teorik çalışmalara bir kaynak
oluşturmanın ötesinde, kendi içinde tutarlı bir anlatı yapısı ve savı olan bir
araştırma. Halil Dural, kitabın asıl yazarının ''hayatta her şeyden mahrum kalmış
ve fakat bir hatıralar dünyası biriktirmiş'' (s.5) olan Kara Süleyman olduğunu
söylerken de, zamanının ötesinde bir anlayışla, hem sosyal bilimlerde günümüzde
hararetle tartışılan bir konuya -araştıranla araştırılan ilişkisine- değinmekte,
hem de sözlü geleneğin hâlâ yaşamakta olduğu Türkiye'de ''söz söyleyenin''
merkezi konumunu vurgulamakta. Kitabın sunuş yazısının sonunda da ''vatandaş bu
yazılardan eski günlerde hayatın ne suretle geçtiğini görsün ve okusun, ondan sonra
hükmünü yine kendi versin'' (s.6) diyen Halil Dural, sıradan insanı okuyucu olarak da
benimsediğini ve önemsediğini gösteriyor.
Çakırcalı Mehmet Efe'nin yaşamını bütün ayrıntılarıyla sürükleyici bir
roman tadında aktaran bu kitap, arı ve akıcı bir dille yazılmış. Yazar, yerel dili
kullandığı gibi, zaman zaman farklı kişileri konuşturarak zeybeklerin içinde
yaşadığı dünyayı bir tiyatro oyunu gibi canlandırmayı başarıyor. Yerel deyimler,
renkli betimlemeler, etnografik ayrıntılar ve zeybekler için yakılan (ve zaman zaman
hükümet tarafından yasaklanan) türküler, metni zenginleştiriyor. Örneğin Dural,
eski düğünleri anlatırken düğünlerde dağıtılan ve zeybeklerin feslerinin altına
sokarak taşıdıkları ''kemik kulak kaşıkları''ndan dem vuruyor, zeybeklerin
''yatak''larıyla iletişim kurmak için dağlardaki su yollarını nasıl bozduklarını
anlatıyor, bir roman veya film senaryosundan beklenebilecek tümcelerle metnin
sürükleyiciliğini arttırıyor: ''Vakit henüz kaba kuşluk idi. Kuvvetli çayının
kumsal yatağındaki parlak kumları çiğneyerek birisi geliyordu.'' (s.62)
Sabri Yetkin, belki de orijinal metin uzunca olduğundan, Çakırcalı'nın
yaşamöyküsüyle ilgili olmadığı gerekçesiyle bazı bölümleri kitaba almamış.
Konuları verilen ve etnografik açıdan hayli ilginç gözüken bu bölümlerin
yayımlanmamış olması, okuyucu açısından bir kayıp. Örneğin çevrilmeyen
bölümlerde pehlivanların piri Hz. Hamza'nın menkibeleri, zeybek giysilerinin
ayrıntıları, Çakırcalı Mehmet Efe'ye elçilik yapan Yörük Kıllı'nın tercüme-i
hali, Köseler köyündeki Gündüz Bey koşması gibi konular anlatılmakta.
Mesleki grupların konumları
Zeybek kurumunu anlamak için Osmanlı toplumsal yapısını, devlet-köylü
ilişkilerini, 19. yüzyılda Ege bölgesinin değişmekte olan sosyo- ekonomik
koşullarını, yabancı cemaatler ve Osmanlı tebası gayrimüslimlerle birlikte Yörük,
Tahtacı ve diğer etnik-dinsel-mesleki grupların konumlarını irdelemek gerek. 19.
yüzyılda Ege'de zeybeklik-eşkıyalığın artan önemi, geleneksel sosyal yapının
sürmesine rağmen bölgenin hızla ticarileşerek gayrimüslimler ve yabancı cemaatler
yoluyla dışa açılması, merkezileşme çabalarına rağmen devletin giderek
zayıflaması ve çeşitli nedenlerden dolayı işsiz gençlerin sayısının giderek
artmasıyla ilintili. Bu dönemde devlet veya zengin ''kapı''larında iş bulamayan
gençlerin kaçakçılığa ve zeybekliğe soyunduğunu görüyoruz. Aşağıda
vurgulayacağımız gibi, bu zeybeklerin zaman zaman ''eşkıya'', zaman zaman da devlete
''kır serdarı'' olmalarıysa, toplumsal ve kültürel yapı göz önüne
alındığında, şaşırtıcı değil.
Bize Derler Çakırca, bir toplumsal ve kültürel olgu olarak zeybeğin nasıl
oluştuğunu somut bir örnekten yola çıkarak anlatıyor. Çakırcalı Mehmet'in zeybek
oluşunun öyküsü, babası Çakır Ahmet'in yaşamöyküsüne başlıyor. Babası
çocukken öldürülen Mehmet, öc alma duygusuyla yetiştirilir. Zeybekliği, bir namus
cinayetiyle başlar. Devletten kaçan zeybek, bu dönemde ayrıcalıklı bir konuma sahip
olan ecnebilere ''kapılanmaktadır''. Mehmet de babası ölünce yabancı uyruklu bir
aile tarafından korunur. Kaçakçılık, zeybeklik için çıraklık gibidir. Mehmet de
zeybek olmadan tütün kaçakçılığı yapar. Bu gayrimüslim tüccarlarla ilişki
kurmasını sağlar: bir efe için kurduğu ilişkiler ağı her şeyidir, zeybeğin
''yatağı'' bol olmalıdır. Çakırcalı'nın birçok günü devlet erkânı ve
ağalarla ''kuzu dolması'' yiyerek geçer, ama yemek esnasında vurulmak da olasıdır!
Dağdaki zeybeği belirli dönemlerde affedip ''yüze çıkaran'' devlet, farklı
durumlarda aynı adamı dağa ''kaçırır''. Devletin efeleri af etme nedenleri arasında
yöneticilerin birbirleriyle rekabeti, mültezimlerin vergi toplamadaki güçlükleri ve
seferberlikler bulunmakta. Örneğin Çakırcalı, Rus savaşında affedilerek Osmanlı
için ''bayrak açar''. Bu anlatıda zeybek, çok karmaşık bir performans olarak
karşımıza çıkıyor. Dural, zeybekliğin silahlı çatışmadan çok politika yapmaya
dayandığını vurguluyor, gerçekten. Çakırcalı yaşamak için sürekli yer ve şekil
değiştirmekte, bir gün dağda, bir gün yüzde, bir gün eşkıya, bir gün kır
serdarı, bir gün derebeyi kılığında.
Sosyal haydut
Sosyal tarih alanındaki çalışmalar, devlet tarafından ''eşkıya'' olarak
adlandırılan kişilerin tarihçi Hobsbawn'un deyimiyle ''sosyal haydut'' veya Dural'a
göre ''Bıçağının ekmeğini yiyen şövalye'' (s.80) olduklarını ileri sürmekte.
Ama zeybeği anlamak, Anadolu toplumunun kültürel yapısını da çözümlemeyi
gerektiriyor. Eşkıya-devlet ilişkisini tamamen karşıtlık üzerinde kurmak, toplumda
farklı güce sahip bireylerin paylaştıkları değerleri gözardı etmemize neden
olabilir. Dural'ın metni, bu açıdan da değerli. Çünkü teorik çözümlemelerin
zaman- mekân bağlamından soyutlanmış genellemeler üzerine değil, tam tersine
anlatılar üzerine kurulmaları gerektiğine işaret ediyor. Dural'ın anlatısında
zeybek olgusunun Ege kültüründeki yeri hakkında ayrıntılı bilgi var. Dural, zeybek
kültürünün bir delikanlılık/erkeklik kültürü olarak da okunabileceğini
gösteriyor. Zeybeklik kurumunun ritüelleri özellikle ilginç. Bir eşkıyanın ''yüze
çıkması'' adeta bir düğün gibi kutlanıyor. Zeybeklerin kıyafetleri, hatta
pabuçları bile kendilerine özgü. Zeybeklerin ifadelerinde, bu kimliğin oluşumunda
delikanlılık, yiğitlik, şeref gibi kavramların vurgulandığını görüyoruz.
Zeybeklerde kızan (genç delikanlı) çırak, efe ise ustadır. Kızanlar ve efeler,
kendi yaşıtlarıyla hem rekabet, hem yarenlik ederken, erkeklere özgü alanlarda
atışırlar: pehlivanlık, ''zenparelik'', hovardalık gibi. Kendi yayan giderken
küçük oğlunu hayvana bindiren annesi, Çakırcalı için, ''O damızlıktır,
yorulmasın'' der! (s.59).
Bize Derler Çakırca ''dağa çıkmak'' ile ''yüze çıkmanın" aynı sistemin
iki yüzü olduğunu, güçlüler (devlet adamları) arasındaki rekabetin yapısal bir
paralelinin güçsüzler (zeybekler) arasında kurulduğunu ve bu iki sistem arasında da
dikey bağlar bulunduğunu gösteriyor. Bu bakımdan, her ne kadar zeybek, devlete karşı
eylemde bulunsa da, belli kültürel değerlerin paylaşıldığını görüyoruz. Bu
değerler sistemi, güçlünün güçsüzü, büyüğün küçüğü korumasına dayalı
hiyerarşik bir toplumsal yapının üzerine oturuyor. Bir baba-oğul veya usta-çırak
ilişkisini andıran efe-kızan ilişkisi, toplumsal yapının bir mikrokozmu. Bu yapıyı
ailede, aşiret düzeninde, zeybek çetesinde veya devletin örgütlenmesinde bulmak
olası. Bu yüzdendir ki ittihat ve terakkicilere karşı çıkan Çakırcalı, ''Padişah
peygamber vekilidir'' diyebilmekte.
Dural'ın metninde öne çıkan bir konu da farklı cemaatler arasındaki ilişkiler.
Bu dönemde merkeziyetçi Osmanlı devletinin yabancı ve gayrimüslimlerin artan ticari
gücüne karşın gitgide zayıfladığını görmekteyiz. Bu açıdan, zeybeklerin yakın
ilişkiler içinde olduğu İzmir'deki Vitel'ler (Whitall) gibi önemli ailelerin
tarihleri araştırılmayı bekliyor. Bu dönemde Dural'ın ''Türk- gayri Türk'' olarak
nitelediği ilişkiler, ilginç bir şekilde, ''Türk''lere karşıt olarak yalnızca
gayrimüslimleri (özellikle Rumları) değil, aynı zamanda Çerkez, Boşnak, Pomak,
Arnavut, Kürt ve Tahtacı'ları da kapsıyor. Bu dönemde saraya yakınlıkları ve
orduyla bağlantılarından dolayı Çerkez, Arnavut ve Boşnakların Anadolu'daki köylü
ve Yörüklerden daha ayrıcalıklı bir konumda olduklarını görüyoruz.
Tanıdık ilişkiler
Bu kitaptaki devlet-birey ilişkilerinin tasviri, bize birçok bakımdan hâlâ çok
tanıdık gelmekte. Sabri Yetkin'in aynı dönemi anlatan ve 1996'da Tarih Vakfı Yurt
Yayınları tarafından basılan Ege'de Eşkiyalar kitabından bazı alıntılar, bu hissi
pekiştiriyor. Örneğin Aydın vilayetinde eşkıya takibinde bulunduktan sonra
anılarını yazan Mustafa Dirim, şöyle der 1938'de: ''Yöredeki takip komutanları
meğerse asayişsizlik istiyorlarmış. Çünkü bunlardan kazançları varmış'' (s.81).
Çakırcalı'nın yakınları oldukları gerekçesiyle sürgüne yollanan kişilerse 1910
tarihinde yazdıkları bir belgede şöyle der: ''Dağ başındaki hangi köye bir çete
gelse, ihtiyacı olan her şeyi rahatlıkla alır, aksi halde korumasız köylü canını
yitirebilir. Bu olayı haber veren köylünün işi daha da zordur. Jandarma haberi
getirene yatak gözüyle bakar. İşte köylüler bu iki güç arasında ezildikçe
ezilmektedir'' (s.140).
Bize Derler Çakırca, sosyal tarih, sözlü tarih, folklor ve etnografya konusuyla
ilgilenen okuyucuların mutlaka edinmeleri gereken bir çalışma. Bu değerli metni
çevirip yayıma hazırlayarak yazılışından yıllar sonra okuyucuyla buluşturdukları
için Sabri Yetkin'i ve Tarih Vakfı Yurt Yayınları'nı kutlamak gerek. Türkiye'de ne
yazık ki sözlü tarih ve etnografya alanlarındaki araştırmalar henüz yetersiz, bu
çalışmaların önemli bir kaynağı olan yaşlılarsa her geçen gün kaybedilmekte.
Umarız bu örnek, hem yayımlanamamış çalışmaların gün ışığına çıkmasına
hem de Anadolu'nun farklı yörelerinde yeni araştırmaların ivedilikle yapılmasını
önayak olur.
( * ) Sabancı Üniversitesi
Bize Derler Çakırca: 19. ve 20. Yüzyılda Ege'de Efeler/ Halil Dural/ Yayıma
Hazırlayan: Sabri Yetkin/Tarih Vakfı Yurt Yayınları/Temmuz 1999/ 302 s.
|